06 Aralık 2011

Klopp-tomani

via totallycoolpix

05 Aralık 2011

Bundesliga - Epiosode 4 - Title Race

2) Borussia Dortmund

Son şampiyon. Belki de Almanya futbolunu çok başka noktalara getirecek sistemin meyvelerini ilk toplayan takım konumunda. “70 milyon kişiden bir kişi çıkmaz Dortmund’un kadrosunu sayacak” diyenlere inat, “şampiyon” kadroyu şuraya yazalım...


Weidenfeller(c) –Schmelzer – Subotic - Hummels – Piszczek – Nuri – Bender – Götze – Kagawa – Grosskreutz – Barrios.
Yedekler: Lewandowski – Langarek(gk) – Kehl – Dede – Santana - Kuba – Zidan – Antonio Da Silva – Owomoyela
Teknik Direktör: Jurgen Klopp

Kusursuz bir 11. Takımın abisi konumundaki kaptan Weidenfeller ve yaş ortalaması 22 civarı gencecik bir takım. Sezonbaşından beri oynadıkları futbol ile Almanya’da şampiyonluğu hak eden başkakadro veya rakip çıkamazdı. Sezon bittiğinde gördük ki çıkamadı da.

Yaz sezonuna çok önemli bir oyuncu kaybı ile girdiler. Takımı size emanet etseler ve bu takımdan bir kişi hariç herkesi satabilirsin deseler, herkesin elde tutmak isteyeceğiniz ilk oyuncuyu Dortmund bu sezon elden çıkartmak zorunda kaldı. Takımın beyni ve herşeyi konumundaki Nuri Şahin, Real Madrid’in yolunu tuttu, Mesut’un ve Hamit’in arkasından. Yerine ise geçen sezonun bir başka süpriz takımı Nürnberg’in başarısının en önemli pay sahiplerinden İlkay Gundoğan ile doldurmaya karar verdi Jurgen Klopp.

Diğer hamleler ise Almanya’da transfer piyasasının geldiği noktayı özetler cinste. Yeni Nuri adaylarından 92 doğumlu Leitner, 89'lu sol bek Löwe ve yine 89'lu ileriye dönük orta saha Perisic, Dortmund’un bu yaz yaptığı en büyük transfer hamleleriydi. İşin ilginci Dortmund en doğru yerlere nokta atış transferleri yapmış durumda. Takımın ilk 11 dengesini bozmadan, yedek kulübesinin zenginleşmesi gerekiyordu ve gelen oyuncuların tamamı, Dortmund bench’inin kalitesini, geçen sezona nazaran bir sınıf atlatmış durumda.

2002’de gelen ve bütün şehrin “keşke olmasaydık” dediği o lanetli şampiyonluktan sonra iflasın eşiğine gelen Dortmund’u kurtaran hamle, mali açıdan yük getiren isimlerin ayrılması ve orta sıra takımı olmak pahasına geleceği kurmaktı. Yönetim, futbolculara ve teknik direktörlere fahiş paralar vermek yerine, çok daha az bir ücreti, dünya çapında gezinen scout’lara ve kendi araştırma ekiplerine ayırdı. Sadece 350 bin euro'ya Japonya ikinci liginden gelen Kagawa’yı hayran bir şekilde izleyip, “ulan bizim takımlar niye böyle davranmıyor” diye iç geçirmektir kendi ülkemizde bu yönetimsel hamlenin getirileri. Keza Kagawa gibi Lewandowski, Perisic, Leitner, Subotic gibi transferlerin yanına, altyapıdan çıkarn Götze, Grosskreutz gibi oyuncular, çok uzun süreli araştırmaların, incelemelerin, eğitimlerin sonuçları. Şahsi görüşüm önemli olanın 1-2 maç oynayıp, biraz birşey ortaya koyan genç oyuncuları transfer etmekten ziyade, transferlerinden sonra onlara gereken eğitimi ve güveni verebilmektir futbolda. Dortmund akademisinin en büyük başarısı olan ve gelecek dönemde Milli Takımın orta sahasını sırtlamasını istediğimiz Nuri, daha 16 yaşındayken Dortmund’ta forma savaşı veriyordu Bundesliga'da.

Çok fazla birşey yazmaya gerek yok Dortmund için. Sene sonu olmaları gereken yerde olacaklar çünkü son şampiyon en önemli silahını transfer sezonunda kaybettiyse de, omurgasını kaybetmemiş durumda ve arkadan gelen yepyeni isimlerle çok daha büyük yerlere gelmeleri kuvvetle muhtemel. En büyük avantajlarından biri ise diğer takımların yavaş yavaş Dortmund modeline doğru geçmeye başlaması ve bu yolda Dortmund’un o genç kadrosunun deneyim olarak rakiplerinden bir adım daha önde olması gösterilebilir. Ancak şampiyonluk yolunda bu sene bir tane engelleri olacak diye düşünüyorum ve onuda listenin en tepesine yazıyorum...

1)Bayern Münih

2002-03 sezonunda Louis Van Gaal Barcelona’nın kapısından içeri girdiğinde, Rexach yönetiminde bir türlü umduğunu bulamayan ve Rivaldo’nun son dakikada rovaşata ile Valencia’ya yazdığı gol ile Şampiyonlar Ligi biletini kaptığı bir takım bulmuştu. Takımdan ilk iş olarak verim alacağını düşünmediği isimleri göndermiş ve bu kararlarıyla daha ilk dakikadan tepkileri üzerine toplamıştı. Rivaldo, Guardiola, Reina, Arteta, Geovanni, Sergi, Luis Garcia ve Alfonso takımdan ayrılan oyuncular olurken, takıma katılan isimler altyapıdan; Valdes, Iniesta, Oleguer (şu an Ajax’ta oynuyor, Van Gaal’den bir sezon önce A takıma çıkmasına rağmen forma Van Gaal ile) ve Navarro (şu an Sevilla’da oynuyor); dış transfer olarak ise Mendieta, Riquelme, Enke ve Sorin idi. İleriye dönük orta saha görevindeki Xavi, günümüzdeki yerine çekilirken, takımdaki İspanyol oyuncu sayısında ciddi bir artış yaşanmıştı. Özellikle altyapıdan gelen oyuncular sayısında.

Şimdi ilk paragrafı tekrar yazıyorum...

2009-10 sezonunda Louis Van Gaal, Bayern Münih’in kapısından içeri girdiğinde, Jürgen Klinsmann yönetiminde ile bir türlü umduğunu bulamayan (Nisan ayına kadar dayandı Hoeness ve Klinsmann Nisan ayında kovuldu, yerine Heynckes son 6 maçta görev aldı) ve kalan son 5 maçta gelen 4 galibiyet ve 1 beraberlik ile ligi ikinci sırada bitiren bir takım bulmuştu. Takımdan ilk iş olarak verim alacağını düşünmediği isimleri göndermiş ve bu kararıyla daha ilk dakikadan tepkileri üzerine toplamıştı. Lucio - Borowski - Podolski - Hummels - Toni takımdan ayrılan oyuncular olurken, takıma katılan isimler altyapıdan, Contento, Alaba ve Mehmet Ekici; dış transfer olarak ise Gomez, Robben, Olic, Pranjic ve Tymoshchuk isimlerinden oluşmaktaydı. Hiç istemediği transfer Gomez yüzünden Hoeness ile ters düşecek, ileriye dönük orta saha oyuncusu Schweinsteiger’i Xavi pozisyonuna çekip, bir sonraki sezon önüne Kroos ve Müller’i ekleyecekti. Bunun sonucunda ise Bayern Münih’teki Alman oyuncu sayısında ciddi bir artış yaşanacaktı. Özellikle altyapı oyuncuları sayısında.

Van Gaal'in uyumsuz ve başına buyruk karakteri Barcelona gibi Bayern'de de sorun oldu. Hele kulübün patronu Hoeness gibi kült bir insansa bu sorunların ne kadar derin olabileceğinin göstergesi. Hoeness'in Van Gaal’den nefret ettiğini söyleyebiliriz. Bu konuşmalarından da anlaşılabilen birşey. Ancak mevzu bahis Bayern ise o nefret ettiği insanla bile çok rahat bir şekilde çalışabilen biri kendisi. Gomez yüzünden araları açılan ikili (ki neden çok belli, Van Gaal çok para verip transfer yapmayı seven biri değil. Altyapıdan gelen adamları takıma monte edip, geleceğin takımını planlamada ise deha. Gomez ise bonservis bedeli yüzünden Hoeness için büyük bir mesele. 30 milyon euro verilen adamı oynatmazsanız, dünyanın her yerinde tepki çekmeniz normaldir), ilk sene gelen şampiyonluğun havasını çok çabuk unutmuştu. Bunda Dünya Kupası'nın etkileri bir hayli fazla keza Robben ve Ribery’den neredeyse 1 sezon yararlanamadı Bayern. Ancak ne kadar Van Gaal ikinci sezonunda Bayern'e uzun süredir yaşamadığı kayıp bir sezon geçirtip, kovulduysa da, gelecek 5 sezonu onlara kazandıran takımın temelini de atmış oldu.

Sezona Van Gaal’in yerine Heynckes ile başladı Bayern. Aslında bu biraz vefa borcu Hoeness’in. Yıllar önce sezon içinde çok da parlak olmayan bir durumdayken Heynckes’i haksız yere kovmuş ve bu konudaki pişmanlığını birkaç kez konuşmalarında bahsetmiş biri. Van Gaal gibi transferi bloklayan biri de ortada olmayınca ve berbat ötesi geçen sezonu kapamak adına, Hoeness çek defterini açtı ve kapamadı diyebiliriz.

Van Gaal’in bıraktığı takımın en sıkıntılı yeri kaleci ve defans hattıydı. Kaleci konusunda hakkının yendiğini düşünsem de; Oliver Kahn’ın yıllarca koruduğu bir kaleyi Kraft ve Butt arasında değişmeli kullanmak Bayern taraftarının tarzına pek gitmedi. Bu yüzden Almanya’nın 1 numarası Neuer, bütün tepkilere göğüs gerip, hayatımda gördüğüm en saçma anlaşmayı da taraftarlarla imzalayınca, Bayern’in yeni kalecisi oldu. Yine savunmaya çok önemli 2 oyuncu, Rafinha ve Boateng katıldı, Bayern bir anda çok üst düzey bir savunmaya sahip olmuş oldu. Bundesliga 2’nin parlayan yıldızlarından Nielsen ise, Gomez ve Olic’i yedeklemek için takıma katılırken, Olic’in yedek kaldığı için çıkardığı arızalar yüzünden, bir anda kendisini ikinci forvet olarak buldu.

Galaksiler ötesi futbol oynadığı iddia edilen ve taraflı tarafsız herkesin hayranlığını gizleyemediği Barcelona’nın mimarının Rijkaard olduğunu düşünenleri bir tarafa koymanızı tavsiye ederim. İşin esas mimarı, iki sezon Bayern’de görev alarak, altyapının uzun süre sonra bu kadar verimli bir şekilde çalışmasını sağladı. Gelecek 5 sezona damga vurmasını beklediğim en büyük takımdır Bayern Münih. Bundesliga ile sınırlamıyorum bu başarıyı. Hemen hemen bütün arenalarda şampiyonluk hedefiyle yola çıktılar ve bu hedeflerine ulaşmaları için yeterli kadro yapısı ve usta bir teknik direktöre sahipler. Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yapacak stadının Allianz Arena olması da bu seneki hamlelerin nedeni hakkında ufak olsa da ipucu verebilir.


Genel hatları ile 18 takımın özeti bu şekilde benim için.Umarım maçları takip edenler için az da olsa bir kaynak olur bu yazı. Uzun ara için tekrar özür diler, sabrınız için teşekkür ederim.

03 Aralık 2011

Bundesliga - Episode 3 - Europe Race


Nerede Kalmıştık...
Öncelikle bu kadar uzun bir aradan sonra yazdığım için özür dilerim ama gerek tembellik gerekse iş yoğunluğundan bir türlü kafayı toparlayamamıştım. Sezonun ortası gelmiş sen hala top 5’i yazıyorsun tabeleya bakarak diye düşünebilirsin. İnanın bu forum üyeleri her hafta lafları birbir geçirdi bitir artık şu yazını diye. Sonunda kafayı topaladım ve sene başı ne düşünüyorsam şu an içinde geçerli olan ilk 5 analizimi topladım.

Avrupa Kupaları Mücadelesi

5) Wolfsburg

Bu yaz Wolfsburg takımının transfer hareketinin özeti şu şekildedir:

Belarussian midfielder Aleksandr Hleb on loan from Barcelona;
Brazilian defender Chris on a free transfer from Eintracht Frankfurt;
Swedish forward Rasmus Jonsson from Helsingborg for a fee of €3.4m;
Croatian defender Hrvoje Cale on a free transfer from Trabzonspor 
Greek defender Sotirios Kyrgiakos on a free transfer from Liverpool;
Midfielder Thomas Hitzlsperger on a free transfer from West Ham;
Midfielder Christian Trasch from Stuttgart for a fee of €10m;
Defender Marco Russ from Eintracht Frankfurt for a fee of €3m;
Bosnia-Herzegovnian midfielder Hasan Salihamidzic on a free transfer from Juventus;
Polish midfielder Mateusz Klich from Cracovia for a fee of €1.5m;
Midfielder Patrick Ochs from Eintracht Frankfurt for a fee of €3m;
Croatian forward Srdjan Lakic on a free transfer from Kaiserslautern

Totalde alınan oyuncu sayısı 12. 2 sezon önceki şampiyon takımın bir yaz sezonunda 12 transfer yapması pek normal bir durum olarak algılanmamalı. Keza bu takım transfer hareketina geçen sezon  başlamış ve o furyada 17 oyuncu ile anlaşmışlardı. Bir takımın bu kadar transfer çılgınlığı içinde olmasının hiç bir mantıklı açıklaması bulunmaz. Ancak kulübün arkasında Wolkswagen ve takımın başında Magath var ise, yukarıdaki tablonun daha da güzellerini bile görmek mümkün. Kredisi bol Wolfsburg’ta Magath’ın. Düşünsenize, Almanya’da “Magath transfer yapabilir, sadece canı istediği için” gibi cümlelerle eleştirilimekte kendisi. Yaklaşan devre arasında geniş bir operasyona imza atacağı dedikoduları da hafiften çıkmış durumda. Bekliyoruz heyecanla gelişmeleri.

Bütün bu espri ve transfer harcamalarına rağmen, yine bu sezon en büyük kozları Magath. Kurt hoca şampiyon yaptığı takıma geri döndü ve derhal yapılanma operasyonuna başladı. Öncelikle kendisini hem teknik direktör hemde sportif direktör konumuna getirerek; bir çok büyük kulüple anlaşamadığı tek noktada Wolfsburg’u kendini kabul ettirdi. Sonrası ise tabii ki yaptığı transfer hamleleri.

Magath takımda sistem olarak en iyi uyguladığı düzene ,yani daha önce Wolfsburg ile şampiyonluk yaşadığı 4-4-2 baklava’ya geçti. Bütün transfer hamleleri de  buna göre yapıldı bu yaz sezonunda. Türkiye’de de uygulamasını çok fazla gördüğümüz fakat günümüz futbolunda yavaş yavaş kaybolmaya başlamış bu sistemin işlemesindeki en önemli nokta, tüm ülkenin ezbere bildiği ve bir türlü bulunamayan 10 numara pozisyonu. Halbuki bu pozisyon için biçilmiş kaftan olan Diego dururken, güvenmedi Magath ona. Aslında hak vermek lazım keza Diego’da yeteneğinin yanında bonus olarak gelen disiplinsizliği ile bir çok teknik direktörün 10 yaş atmasına neden olmuş biri.  Kısaca güvenmedi Magath, belki de güvenemedi. Bu yüzden o pozisyon için hiç kimsenin aklında olmayan fakat kendisinin yıllarca birlikte çalıştığı biri için rotasını ispanya’ya kırdı. Stuttgart’ta Magath ile birlikte adını dünyaya duyuran, sonrası ise üst düzey kulüplerde yedek kulübesi ısıtmakla görevli Hleb’in imdadına yine Magath koştu. Forvet hattına geçen sezon Kaiserslautern’in herşeyi konumundaki Lakic’i geldi. Aslında bu transfer Magath’tan ziyade Steve McLaren’ın başarısıdır ancak ironiktir kendisi bu çok istediği oyuncu ile oynama şansını bulamadı. Orta sahadaki tecrübeli oyuncu açığını kapamak için ise  yine eski bir Stuttgart’lı Hitzlspberger’e evine döndürdü felix magath. Zaten ada’da ne iş yaptığı konusunda çeşitli araştırmalar yapılıyordu kendisi hakkında. En büyük sürprizlerden biri ise Trabzon’dan gönderilen Cale’yi almasıdır Wolfsburg’un ki, transferden sonra türk basınında çıkan Magath’ın Cale’ye olan aşkı yıllardır biliniyordu haberlerini huşu içinde izledim. (sezon başladığı için konuşalım 1 kere bile formayı vermedi daha)

Bu sezon hedefleri öncelikle takım olmak fakat daha da önemlisi Magath’ın tekrar kendini kanıtlama zamanı geldi Almanya’ya. Olaylı Schalke macerası ve ayrıldıktan sonra ortaya atılan transferlerden para alıyor dedikoduları özel hayatını bir hayli etkilemekte. Yine Schalke’den ayrıldıktan sonra Schalke’li oyuncuların basına verdiği “Magath ile hiç taktik çalışmıyorduk, tek yaptığımız şey güç ve kondisyon idmanları” serzenişleri de bir  taraftan yakasını bırakmamakta. Wolfsburg takımı, çok derin bir kadroya sahip ve bu kadroyu en iyi idare edecek  isim ise tabii ki Magath’ın kendisi. Wolfsburg’un şampiyonluk adaylığını çok zayıf bulmakla birlikte, tepeyi zorlamasına inancım tam. Şampiyonluk’un haybeye gelmediğini tekrar kanıtlamları gerekmekte bu sezon. 

4) Leverkusen


Bence dünya üzerinde gözden en çok kaçırılan ancak sistemiyle örnek alınması gereken birkaç takımdan biridir Leverkusen. Bu gözden kaçırmada zannedersem bugune kadar hiç şampiyon olmamaları çok etkili. Şerefli ikinciliklerin kitabını yazmışlardır tarihleri boyunc. Kaybettikleri sayısız final ve şampiyonluk ile; eski toprak futbol takipçilerinin prensi Hector Raul Cuper’den bile daha loser’dır bu takım. 2000 yılında bir adet beraberliğin şampiyonluğa yettiği bir tabloda, Unterhaching’e Ballack’ın kendi kalesine yazdığı golle yenilip hediye etmişlerdir şampiyonluğu. 2002’de (belki de en acısı) 5 puan farkla girdikleri son 3 haftaya yenilgilerle damga vurup, 3’te 3 yapan Dortmund’a verdiler Bundesliga şampiyonluğunu. Yine o sezon şampiyonlar liginde Real Madrid, Almanya Kupasında ise Schalke 04’e kaybederek, kolay kolay başarılamayacak bir rekoru kırmışlardır. O dönemden sonra ise bir şekilde hep ilk 4 içinde yer alıp, kayde değer bir adet başarı alamamışlardır. Nasıl yazılır bilmiyorum ama kulübün müzesinde son kupa 1992-1993 senesinde aldıkları DFB Pokal. 87-88 Uefa kupası ile birlikte müze duran 2 kupadan biri.

Bunca yaşanan olaya rağmen oturmuş sistemleri ile aslında hep o yarışın içinde olan bir takım. 90’lı yılların sonunda temelleri atılan ve ince elenip sık donularak yapılan transferlerle süslenen, üst sıra takımı olarak yer almışlardır Bundesliga’da. Son 4 sezon ilk 4 dışına çıkmadılar ki istikrar günümüz futbolunun olmaz ise olmazı. Bu başarılar gelirken son 4 sezonda 3 farklı teknik direktör ile çalıştılar; Skibbe, Labbadia ve Jupp Heynckes. 3 farklı isme rağmen takımın sistemi ve oyuncularında zorunlu haller dışında çok büyük değişiklikler olmaması ve bununda lig skorlarına direkt olarak yansıması da takımın farkını göstermekte.

Bu sezona Robin Dutt ile giriş yaptılar. Dutt geleceğin en parlak isimlerinden biri olarak gösteriliyor Almanya’da. Geçen sezon Freiburg ile yakaladığı mükemmel başarı onu ve Freiburg’un en kilit oyuncusu Ömer Toprak’ı buraya sürükledi. Mainz’da çıkışını tamamlayıp, milli takım seviyesine gelen Schurrle ve Stuttgart’tan Adler’in sakatlığı yüzünden kiralanan Bernd Leno diğer dikkat çeken isimler. (Yazıyı geç verdiğim için burada bir ek yapmak isterim. Leno’yu transfer olmadan önce bilmezken, sene başından beri gösterdiği performans ile buraya yazılmayı hak etmiştir) Bu transferlerin yanında, takımdan ciddi oranda oyuncu ayrılığı oldu ama bu isimlerin çoğu düzenli olarak oynayan isimler olmadığından takımın şablonuna direkt bir etki yapmadı. Sadece transferin son günlerinde Juventus’a sattıkları Vidal, büyük bir kayıp olarak notlar arasında bulunmalı.


Yıllardır alışılagelmiş bir şekilde 4-2-3-1 sistemi ile mücadele etmekte Leverkusen. Derdiyok, Kiessling, Schürrle forvet hattına, Sydney Sam, Ballack ve Renato Augusto gibi isimlerle orta sahdan destek verilen güzel bir kadroya sahipler. En büyük sıkıntıları savunma ve kaleci bölgesindeydi, keza Adler’in çok uzun süredir sakat olması savunma-kaleci uyumunu bir hayli etkilemekte. Ömer Toprak gibi genç ve ayağı yere sağlam basan bir savunma oyuncusununda kadroya katılması ile savunmada da çok geniş bir yelpazeye sahip oldular.

Son 4 sezonda çalıştıkları bütün teknik direktörlerden farklı yapıya sahip Dutt ile çalışıyorlar. Dutt’un farklı olmasının sebebi savunmaya verdiği önemdir keza bugune kadar hep düşük seviyedeki takımları bir yerlere getirmeye çalışan biriydi Dutt. Ilk defa hayatında bu kadar üst düzey bir takım çalıştırıyor. Peygamber sabrı konusunda kitap yazmış takım olmaları Dutt’un işini bir hayli kolaylaştırmakta keza öncelikle kendi sistemini takıma yansıtması ve kanıksatması gerekmekte. Tepeye zorlamaları banko ancak şampiyonluğun biraz zor olduğunu düşündüğüm takımdır Leverkusen.

3) Schalke 04


Şu anda voltran gibiler. Modul modul her parça birleşti ve artık yeniden üst sıraları zorlamanın vaktinin geldiğini düşünüyorum. Sezon sonu şampiyonluk yarışının içinde olmasına yüksek ihtimal tanıdığım takımlardan biri Schalke. Duygusal bir tarafımda var Schalke’ye karşı ama orası apayrı bir mevzu.

Geçen sezonki kadar inişli çıkışlı sezonları daha önce oldu mu bilmiyorum, arşivleri taramak lazım. Ancak herşeyden önce bu takımın ne kadar dengesiz olduğunu anlamak için geçen sezondan bir sezon öncesine, yani imparator Magath’ın ilk sezonuna bakmak gerek.

Alp D’Huez tırmanışında atağa kalkıp, herkesi peşine takan bisikletçiler gibi atağa kalktı Magath’ın takımı 2010 yılının Şubat ayında. Peşpeşe gelen galibiyetlerle bir anda kendilerini lig yarışının içinde buldular ancak Van Gaal’in Bayern’i dolu dizgindi. Sene sonunda Magath, Schalke’yi 2007’den sonra birkez daha ilk 2’ye sokuyordu. Bu başarının verdiği gazla, transfede nasıl cömert olunur dersini bütün Almanya’ya öğretti Magath. Raul, Huntelaar ve Jurado başta olmak üzere 10’nun üzerinde oyuncu ile anlaştı Schalke. Kadronun neredeyse baştan aşağı değiştiğini söylesek hata yapmamış oluruz.

Ancak football manager oynayaların da defalarca yüzleştiği gerçeklik olan adaptasyon vurdu Schalke’yi geçen sezon. Bir önceki sezonun flaş takımı resmen dibe vurdu geçen sezon. Tek tutundukları dal ise süpriz sonuçlarla ilerledikleri şampiyon ligi oldu. Mart ayına girildiğinde, Schalke Magath’ın apar topar kovulma depremi ve kulüp başkanı yaptıkları söz duelloleri ile sarsıldı. Kalan maçlar için caretaker* teknik direktör getirmek yerine, geleceği düşünen bir isim üzerinde yoğunlaşıldı. O sıralarda kulüp başkanı ile ters düşüp, kendi öz evladı takımınından istifasını verip ayrılan Rangnick boştaydı ve Schalke’den gelen teklifi, yarım kalan işlerini tamamlamak adı altında kabul etti. Keza ilk Schalke macerası değildi Rangnick’in. 2004-2005 sezonunda Schalke’de görev almış ve yardımcılarından Mirko Slomka; kısa süren Rangnick döneminin bitmesinden sonra, bıraktığı takıma çok üst düzey futbol oynatarak zirveyi zorlayan takım yaratmıştı. Bu teknik direktör hamlesi takım içindeki havayı bir anda değişitirdi. Futbolculardan basına Magath ile hiç taktik çalışmıyorduk, yavaş yavaş futbolu tekrar öğreniyoruz gibi açıklamalar süslemişti Kicker’in, bild’in manşetini. Magath’ın kondisyon olarak zirveye çıkarttığı takımların üzerine, üst düzey taktik bilgisi olan bir teknik direktör gelince, takımın bir anda bütün kimliği değişiyor ister istemez. Rangnick ile şampiyonlar liginde yarı finali gören Schalke, sene sonunda DFB Pokal’ı müzesine götürerek, ligde gelen çöküşü az da olsa unutturdu taraftarına.

Yeni sezona ise çok fazla as transferle girmediler beklenildiği gibi. Takımdan ayrılan oyuncuların %90’nının Magath’ın getirip oynatmadığı oyuncular olması; takımın ritmi ve kadro yapısında çok büyük bir değişiklik yaratmadı. Ancak takımın kaptanı ve atardamarı konumundaki Neuer’in ayrılışı, kolay kolay doldurulmayacak bir boşluk bıraktı takımda. Yerine Frankfurt’tan gelen Fahrmann’ın hayal kırıklığı performansı ve sezonun hemen başındaki uzun sürecek olan sakatlığı yepyeni arayışlara yöneltti Schalke’yi ve o sırada imdada sürpriz bir isim yetişti. Müthiş geçen Bundesliga kariyerini, Valencia hamlesiyle yerin dibine sokan ve boşta gezinen Hildebrand, futbolu ve eski günleri hatırlamak adına Schalke 04’e kendisini kontratladı.

Mainz’daki kiralık döneminde, Tuchel ile birlikte ismini duyuran Holtby kulübe geri döndü.  Yine aynı takımdan sezonun flaş solbeki Fuchs kendisini Gelsenkirchen’de buluverdi bir anda. En ilginç hamle ise Helsinki’den gelen Pukki oldu. Ebbe Sand’ın ruhunun gezdiği bu takıma, iskandinav forvet uzun süredir hasretle bekleniyordu.

Sezonun hemen başında süpriz bir istifa ile sarsıldı Schalke. Teknik direktör Rangnick, yorgunluğunu öne sürerek; artık teknik direktörlük baskısını kaldıramadığını ve uzun süreli dinlenme için kulübe istifasını sundu. Bu konu önemli, keza Almanya’da Enke’nin trajik ölümünden sonra, futbol ile içli dışlı insanların hayatları çok ciddi anlamda takip ediliyor ve hayati bir konu halini almış durumda. Futbolcuların ve teknik direktörlerin üzerindeki baskı takdir edersiniz ki boyutu bir hayli fazla. Taraftarların en sığ bakış açısı olan: “bu kadar para alıyorlar, eşşek gibi oynacak” mantığından Almanya uzaklaşmış durumda. Kaybedilen hayatı yerine koyamıyorsun ve Enke’nin yaşadıklarının bir benzerini başka bir futbol insanın yaşamaması için gereken mücadele veriliyor.

Rangnick’in yerine ise yine bir Schalke efsanesi Huub Stevens takımın başına getirildi. Sezon başladığı için Rangnick’in bıraktığı takımı yönetmekte ve devra arasında ufak hamleleri kendisinden beklemekteyim. Magath’ın Nazi idmanları ile Amazon ormanlarına dönen ciğerlerine; Rangnick’in taktisyenliği ve inceliklerini katan Schalke’ye; Huub Hoca gibi savunma devi gelince yazının başında belirttiğim Voltran kurulmuş oldu Schalke’de. Uzun süre sonra çok umutluyum Schalke’den. Geçen sezon yatırdıkları kuponları ve kırgınlıkları mezara gömdüm. 

26 Kasım 2011

Duyuru


Profesyonel Basketbol A Takımı oyuncumuz Lamar Odom ile olan sözleşmemiz topu topu 2 saat sürmüş ve büyük bir şansızlık nedeniyle oyuncu eski kulübü Los Angeles Lakers'a geri dönmüştür.

Oyuncumuza bugüne kadar Beşiktaş'a verdiği hizmetler için teşekkür eder, bundan sonraki basketbol hayatında başarılar dileriz.

Torino'lu

24 Ekim 2011

Hababam Sınıfı Madrid'de


Real Madrid'in hayli şamata yedek kulübesi. Elebaşı Pepe, maskot Marcelo ve Türk şakalarıyla Mesut..

14 Ekim 2011

Eduardo, Twitter & Animatör Gazetecilik

Play-off kurasında Hırvatlarla eşleşildiğinden beri hemen hemen her gazetede yer alan enteresan manşetler var. Çoğu yabancı değil, "küstah x" tipi şablon manşetler. Benim cımbızladığım, Hırvat forvet Eduardo'nun attığı tweet hakkındakiler.




Manşetleri böyle sıralayınca insan bir şey sanıyor elbette ama kazın ayağı öyle değil. Hatta ortada bir kaz bile yok. Bir kaç kaz kafa belki, neden olmasın.

"For me its better Play against Turkey than Estonia..."

Kurada Türkiye ile eşleştiklerini öğrenen Eduardo, Londra'da yaşadığı sürede öğrendiği kısıtlı İngilizce ile "Benim için Türkiye'ye karşı oynamak, Estonya'ya karşı oynamaktan daha iyi." diyor. Bizim tabloid gazetelerin okurlarına geçtiği haber metinlerinde ise kelimesi kelimesine "Türkiye'ye karşı oynamak, Estonya'ya karşı mücadele etmekten bile daha iyidir" yazıyor. Üç farklı gazete de yanlış çevirmiş olamaz diyorsanız, fazla iyi niyetlisiniz demektir keza mevzubahis gazeteler için kopyala & yapıştır ikilisi, gazetelerini bastıkları kağıt kadar önemli bir buluş. Eduardo'nun bildikleri seksi bir kız arkadaşı, karısı, kızı falan olsaydı haberin altına "seksi fotoğrafları için tıklayınız" linkini de iliştirirlerdi.

Eduardo da iyi niyetli bir adam olarak bugün iki tweet daha atarak, kendini bazı kazlara daha iyi ifade etmek istemiş. "I told better turkey than estonia bcaus of Croatian mentality,bcaus of journalist,peoples,... Now we have to bcareful...", "I dont want to say that estonia is better than turkey... But some peoples cannot understand" diyerek, Hırvat mantalitesinden dolayı (muhtemelen, Türkiye'yle eşleştikleri için işi daha ciddiye alaarak hazırlanacaklarını düşünerek) Estonya yerine Türkiye'yi istediğini, dikkatli olmaları gerektiğini söylüyor.

Bu noktada Hürriyet işi kara mizaha çeviriyor. Çevirileri Alanya'da animatörlere yaptırdığını zannettiğim Hürriyet'in yukarıdaki açıklamayı aktarış biçimi,

"Estonya’nın Türkiye’den daha iyi olduğunu söylemek istemiyorum ancak bazı insanları anlamakta güçlük çekiyorum. Estonya’nın mental olarak Türkler’den daha iyi olduğunu düşünüyorum."

Hakkaten oha.

03 Ağustos 2011

Bundesliga 2011-2012 - Episode 2

Kaldığımız yerden, 2. bölümle devam edelim.

To Achieve A Respectable League Position

11) Nürnberg

Geçen sene kapalı bir forumda Bundesliga üzerine tüyolar veriyordum. Bundesliga’da 2. yarı başlamak üzereydi ve ben yerimde duramaz bir haldeydim. Her maçı inceliyor, her maça birşeyler çıkartmaya çalışan deli bir ruh gibi geziyordum ortada. Nürnberg – Leverkusen maçı vardı takvimde. O dönemde de Nürnberg böyle idare etmeye çalışan ama kafasında orta sıralar olduğu belli olan bir takım durumundaydı. Hani bazı takımlar vardır; düşmeyeceğini bilirsiniz, keza şampiyonluğa oynamadığını da bilirsiniz ama kafanızda sürekli bir dürtü; “niye asılsın ulan bu adamlar bu maça?” diye döner durur. Öyle bir takım havasındalardı açıkçası. Leverkusen ise etkileyici kadrosu ve form grafiği ile büyülüyordu bookie’leri. Handikaplar bir hayli yükselmiş olmasına rağmen, seri olarak kazandırmaya devam ediyordu kendisine güvenenlere. Çok düşünmeden Leverkusen’i tek geçtim ve gurur içerisinde foruma post atarak; “haftanın bankosu, oynamayan çok şey kaybeder, oynayan teşekkür eder” gibi bir imada bulundum. Tabii bu ima İngilizce oldu ve Türkçe’deki gibi rahatlıkla yazılmadı. Post’u foruma koymamın üzerinden 5 dakika ya geçti ya geçmedi, Bavyera bölgesinden bir başka tipster: “Bence tamamen yanılıyorsun. Unutma ki Leverkusen her zaman Nürnberg deplasmanlarına ayağı titreyerek çıkar ve her zaman kaybeder.” diyerek cevap verdi. Maçın skoru; Nürnberg 1, Leverkusen 0.

Bence Almanya’nın en orjinal takımlarından birisidir Nürnberg. Alman futbol liglerinin Bundesliga olarak anılmaya başladığı yıldan sonra yaşadıkları tek şampiyonluk 1968 yılında. 33 yıldır şampiyonluğa hasret kalmış olmalarını daha ilginç olan durum ise şampiyonluk yaşadıkları 68 yılından bir sonraki sezon küme düşmeleridir. Acısıyla tatlısıyla hasret kaldıkları bu şampiyonluk yolunda onlara ve Alman futboluna taş koyan en büyük isim, ironik bir şekilde eyalet komşuları Bayern Münih’ten başka kimse değil ne yazık ki. 1968 yılından beri şampiyon olamamasına rağmen, Bundesliga’nın en çok şampiyonluk kazanan 2. takımı ünvanını hala korumakta Nürnberg. Ancak camianın ve taraftarların en bozulduğu durum, şampiyon olamamaktan ziyade Alman futboluna ezeli rakipleri Bayern Munih’in 70’lerden itibaren yön vermesi. Özetle hiç kolay iş değil Nürnberg taraftarı olmak. Hem de hiç kolay iş değil.

Teknik direktörleri Dieter Hecking. Acaip bir insan. Açıkçası çok beğeniyorum kendisini. Fiziki olarak değil yanlış anlaşılmasın, teknik direktör mantalitesi olarak. Olmadık takımlardan, olmadık oyunculardan, olmadık başarılar yakaladığı için ilgimi çekiyor. Geçen sezonun başında sıkı FM’ciler dışında pek bilinmeyen İlkay Gündoğan ile Mehmet Ekici'yi buldu büyüklerin arka bahçelerinden, gözü kapalı yer verdi ilk 11’de bu ikiliye. Hemde hemen hemen her maç. Sonuç mu? Biri Werder Bremen’e temelli transfer olup milli formayı sırtına geçirdi, diğeri Türkiye’yi reddedip, yeni Nuri olmaya Dortmund’a gitti.

Bu 2 yetenekli adamın kaybı etkileyecektir tabii ki takımı ama kayıpların yerini doldurmak için transfer sezonunda bir dakika bile boş durmadılar. Üşenmedim, oturdum hesapladım. Bu sezon yaptıkları 11 yeni oyuncu transferinin yaş ortalaması 20,9. (Ah şu takım Şampiyonlar Ligi'nde oynasaydı da şu cümleyi kullansaydı spikerler) Tamamen genç yeteneklerle doldurdu takımı Hecking. Belki geçmişinden gelen polis kimliği genç oyuncular üzerinde otoriter bir tavır yaratıyordur veya yıldız oyuncularla uğraşmak yerine sürekli yeni yetenekleri futbol piyasasına sürmekten aşırı zevk alıyordur bilemiyorum ama şu açık ve net belli oluyor ki, Nürnberg takımı Bundesliga’nın arka bahçelerini çok iyi takip ediyor. Bu sezon yine yeni yetenekleri piyasa çıkartırlarsa kimse şaşırmasın. Yeni transfer Tomas Pekhart’a dikkat.

10) Bremen

Futbol romantikleri bayılır hikayelere. Hele ki teknik direktörlerinin yıllarca arkasında duran ve imaj olarak “iyi günde de kötü günde de arkasındayız hocamızın” duruşu sergileyen; fakat bugune kadar hiç top 5 dışında kaldıkları görülmemiş camialara hiç dayanamazlar. Herkes sanki kendi anası babasıymış gibi bilir Wenger’in, Ferguson’un ismini. Hemen hemen bir çok yerde yorumcular niye bu ülkeden bir Wenger, bir Ferguson çıkmamasından dert yanar ama kimse bu adamların Almanya şubesi olan Thomas Schaaf ve onun Werder Bremen’ini konuşmaz. Daha acısı hep hor görürler, hatta sorsak belki bilmezler bile. Sanırım bu problemin en büyük nedeni Bundesliga olması. Çünkü ülkenin rating listesinde pazar akşamları zirvede bulunan progamının yorumcularından biri, canlı yayında çıkıp açık açık; “70 milyon içinden bir kişi bulamazsınız, bana Bundesliga şampiyonu Dortmund’un kadrosunu sayabilecek, ben bile sayamam” dediği ve milyonları cebine götürdüğü bir ülkedeyiz ne yazık ki. Kendisine saygılarımı ileterek; listemizin 10. sırasına, Bundesliga’nın en elit ve en seçkin camialarından biri olan Werder Bremen'i koymaktayım.

Teknik direktörleri Thomas Schaaf, 1999 yılından beri bu kulübü çalıştırıyor. Takımı 1999’da küme düşme potasındayken Magath’tan alıp ligde tuttu. Yetmedi, o senenin sonunda Almanya Kupası'nı kazandırdı. 1999-2004 arası, Werder Bremen kalibresi için muazzam bir sistem kurdu, ve onun meyvesini 2004’teki şampiyonlukla kutlamakla kalmadı, sene sonun Almanya Kupası ile dublesini yaptı. İlerleyen dönemine bir Almanya Kupası daha sığdırıp (2006), yeni yapılanmaya doğru takımı eskimeye ve nadasa bıraktı. Başarılarla dolu geçen teknik direktörlük yıllarında bir çok yıldızı dünya futboluna kattı ki, son dönemki en büyük harikası Mesut Özil. Almanya’nın en saygı değer hocalarından biridir Schaaf ve tüm teknik direktörlük kariyeri Bremen’de geçmiştir şu ana kadar. Eğer izin verilirse bu blogda ve ben kafamı rahatlatabilirsem, kendisini anlatmak isterim günün birinde. Konuyu daha fazla dağıtıp, saygı sadece İngiltere'de yok diye saydırmadan önce, Bremen camiasına geri dönmek istiyorum.

Korkunç derecede sıkıntılı bir sezon geçirdiler ki, nerdeyse ilk kez Schaaf bırakacak mı yoksa dedikoduları baş gösterdi. Tüm kalbimle söylüyorum, bütun suç sakatlıklara ve şanssızlığa bağlanabilir, bilakis gerçekçi bir neden olarak sayılmalıdır Bremen’in geçen sezonu için. Takımdaki sakatlık sıkıntısı o kadar büyüktü ki, bir ara yedek kulübesinde 4 kişi oturur durumda olmuşlardı ve bu ilk 11 oyuncularının çoğu yedek takımdan gelen oyunculardı. Takımı sırtlayacak oyuncu tabii ki vardı o dönem, fakat onların da bir çoğu formsuzluk, kart cezaları ve ufak sakatlıklarla bir türlü istenen seviyeye gelemediler. Marko Marin’in formda olduğu ve Pizzaro’nun tam kondisyon oynadığı dönem haricinde, çok sıkıntılı ve bir an önce bitmesini diledikleri bir sezon geçirdiler. O dönemde bile Schaaf takım içi sisteminden taviz vermemek için çok kritik hamleler yaptı. Sakatlıklardan başı dönen Pizzaro’nun ayakta duracak hali yokken, takımın tüm gol yükünü sırtlayan Almeida’yı apar topar Beşiktaş’a yolladılar devre arasında. Bu yaz sezonu yaptığı yeni hamlelerle devre arası başlattığı operasyonun ikinci dalgasını gerçekleştirildi aslında. Kısaca kabuk değiştirmeye geçen sezon başladı Bremen ve bu yaz döneminde ise bu operasyonu daha büyük bir hale getirdiler. Sisteme gösterilen inancın büyüklüğü; koskoca Bremen forvet hattını sakat sakat birşeyler vermeye çalışan Pizzaro ile evlat olsa sevilmeyecek Arnautovic’e teslim etmekle yeteri kadar anlatılıyor kanımca.

Daniel Jansen, Petri Pasanen ve Thorsten Frings gibi kaşarlanmış oyuncuları ile yolları ayırdılar. Dortmund’un şampiyonluğunun ardından moda olan genç yetenek transferleri ile yeni sezona giriyorlar ve Schaaf da transfer listesini çok geniş tuttu bu sezon. 9 yeni oyuncu katıldı bu yaz takıma ve en dikkat çeken isim Frings’in yerine geçmesi kuvvetle muhtemel Mehmet Ekici. Bu transferlere ek olarak bir kez daha klişelere yöneliyorum ve bu sezon en büyük transferlerin takımın içerisinden geleceğini belirtmek istiyorum. Sakatlıklarından dönmesi beklenen oyuncular listesi Naldo, Prödl, Boenisch, Silvestre ve Pizzaro gibi isimleri barındırmakta ve bu eski kuşağın yeni eklenecek isimlerle en erken sürede kaynaşmaları, kurt hoca Schaaf’ın en zor görevi olacak. Yeni yapılanma süreci zaman alacaktır ve şaşırtıcı isimlerin şaşırıtcı çıkışlarına da sebep olacaktır diye düşünüyorum. Gelecek sezonlarda tekrar iddialı bir takım olabilmeleri için çile seneler çekmek zorunda olduklarından, çok büyük beklentilere giremiyorum onlar adına yeni sezonda. Orta sıralar veya Avrupa Ligi pozisyonu için mücadele edecekler gibi bu sezon. Güç bu takıımla birlikte olsun.

9) Mainz

Bir başka hikaye gibi görünse de, aynı hikayenin başka bir versiyonudur Mainz. Tepeden beri okuyanlar için hep aynı şeyleri yazıyor bu adam imajı çizmiş olabilirim ama bu konuda suç tamamen Alman futbol anlayışının. Müthiş bir altyapı sistemi olan bir ülke Almanya. Yıldızlar sürekli yetişiyor ve başka kulüplere bir bir pazarlanıyor. Mainz da bu sektörde yavaş yavaş ekol haline gelmeye başladı gibi inceden. İlk sinyalleri vereli bir hayli olmuştu ama şiirsel geçen 2010-2011 sezonunun ardından, kamuoyuna, bütün bu transfer operasyonlarına rağmen belli bir düzen oturttuklarını, ligi tarihlerinde ilk defa 4. bitirerek bence biraz kanıtlamış oldular.

Teknik direktörleri Thomas Tuchel. Almanya’nın en zeki hocalarından biri olarak tanınıyor kendisi. Her maça başka kadro ve sistem ile çıkarak, Almanya’nın en tahmin edilemez hocası unvanını ele geçirdiği yetmezmiş gibi, teknik direktörlük çıtasını gerçekten bir hayli yukarılara taşımış durumda. Bizim yorumcular çok sever, şu kadarlık takım kafa tutuyor büyüklere diye. O tarzı biraz alarak konuşmak gerekirse; gerçekten Mainz bir hayli ucuz bir bütçe ile sezonu mükemmel bir yerde noktalamıştır. Yine de Almanya’da makasın diğer liglere nazaran biraz daha kapalı olduğunu söylemekte yarar var. Tabii listeden Bayern’i çıkartmak şartıyla. Mucizevi işler yapan Tuchel’in takımı ödül olarak sadece lig 4.lüğü değil, büyük takımlara transfer biletlerini de aldılar. Schürrle, Leverkusen’in yolunu tutarken, sol bek Fuchs, Schalke’nin aradığı isim mi değil mi cevabını vermenin peşinde Ruhr bölgesine doğru yola çıktı. Yine Schalke’den geçen sezon için kiralanan 20 yaşındaki yetenek Lewis Holtby ise, Tuchel’in yanındaki temel eğitimini tamamladıktan sonra, takımına geri döndü.

Bir hayli kısıtlı olan bütçelerini güzel parçalar ekleyerek kullandılar ve eksikleri tamamlamaya çalıştılar. Geçen sezon kiralık olarak oynayan Malik Fathi’nin bonservisini aldılar ilk olarak. Forvet hattında Schürrle’nin boşalttığı noktaya Hamburg’un genç oyuncularından Choupa-Moting’i eklediler. Görüp görebileceğim en mükemmel futbolcu isimlerinden birine sahip olan Avusturyalı orta saha Julian Baumgartlinger de bu yaz sezonunda Mainz’a katılanlar arasında. En çok parayı ise Lillestrom’un Nijeryalı gol makinası Anthony Ujah’a verdiler. Çok dediğime bakmayın, sadece 2 milyon euro ödediler bu transfer için. Milyon dolarları döken Türk futboluna saygılarla.

Dediğim gibi kestirmesi en zor takımlardan biri Mainz. Bir bakmışsınız küme düşme potasında, kafanızı soldan geçen kıza bakmak için çevirip, 5-10 dakika dalıp gittikten sonra tekrar geri döndüğünüzde liderlik koltuğunda görebileceğiniz bir takım. Tuchel’in beyin yıkayıp, müthiş sistemlerini test ettiği güzel bir camia. Maçları çoğu zaman sıkıcı geçse de, skor avantajını yakalamak için çılgın ama müthiş zeki bir şekilde saldırdıkları anlarda tadından yenmez hale geliyor Mainz maçları. Teknik direktörünün tribüne megafonla gelip taraftarı kudurttuğu bir takım, her zaman sempati yaratır gibime geliyor futbolu sevenler arasında. Orta sıralar ile Avrupa Ligi noktaları arasında gidip geliceklerdir diye düşünüyorum bu sezon için.

http://www.youtube.com/watch?v=OUWAcwVY6YE

8) Stuttgart

Hiç dallandırmadan konuya girerek, dünya kamuoyundan ve ileri gelen üniversitelerden bu takım hakkında ciddi bir araştırma talep ediyorum. Modern futbol tarihi bu kadar teknik direktörü kıyımı gören başka takım çok rahatlıkla görür ama her teknik direktör kıyımından müthiş başarılar yaratan takım başka göremez. Herşeyin başı olan Trappattoni’yi de dahil ederek, kronolojik olarak bu sırayı Wikipedia’nın sponsorluğunda vermek istiyorum;

Giovanni Trappattoni – 17 Haziran 2005 - 9 Şubat 2006; takım dibi gördü ve kovuldu.

Armin Veh – 10 Şubat 2006 – 23 Kasım 2008; Trappattoni’nin yerine geçti, düzeni sağladı, 2007 Bundesliga şampiyonluğu + Almanya Kupası’nı kazandı. Stuttgart ikinci yarı mucizelerini başlatan isim olarak tarihe geçti. 2008’de takım dibi görünce, kendini kapı önünde buldu.

Markus Babbel - 23 Kasım 2008 - 6 Aralık 2009; Veh’in dipte bıraktığı takımı ikinci yarı şaha kaldırıp, 6. sıraya kadar yükseltti. Kader onun da yakasını bırakmadı, bir sonraki sezon dibi görünce, boynunu eğdi, yenilgiyi kabul etti.

Christian Gross – 6 Aralık 2009 - 13 Ekim 2010; yine dibi gören Stuttgart’ı o da şaha kaldırdı. İkinci yarı kendinden geçen Stuttgart, sezonu 3. bitirip, Şampiyonlar Ligi vizesini aldı. Takım oyuncuları klasiği bozmak istemediler. İlk 8 haftda 1 galibiyet 7 mağlubiyet alıp, Gross’a güle güle dediler.

Jens Keller – 13 Ekim 2010 - 12 Aralık 2010; Stuttgart yönetimi ödediği tazminatlardan sıkılmış olacak ki; bu sefer B takımdan Jens Keller’i getirdi Gross’un yerine. İlk 3 maç kıpırdanma olsa da; macera uzun soluklu olmadı.

Bruno Labbadia - 12 Aralık 2010 - ?; Geçtiğimiz sezonun ortasından beri görevinin başında. Takımı şaha kaldırdığı söylenemez. İyi niyeti ortada ama yeter mi bilinmez.

Teknik direktör matematiğini tamamladığıma göre transferlerden bahsedebilirim. Şampiyonlar Ligi'nde mucizeler yaratan Kopenhag'ın göze batan orta saha oyuncularından William Kvist, sakatlıklardan dolayı gözden düşen Dortmund’lu Tamas Hajnal ve geçen sezonun Bundesliga 2 süprizi Augsburg’tan sol açık Ibrahima Traore ile anlaştılar bu yaz. Transfer hareketlerinin büyük yıldız hamlesinden çok, rotasyon amaçlı olduğunu hatırlatmak da fayda var. Çok ciddi bir oyuncu kaybı yaşamadılar ve geçen seneki kadro, rotasyon adamları hariç, sapasağlam yerinde duruyor.

Dünya üzerinde bu kadar birbirine bağlı oyuncuların bulunduğu ve başarının teknik direktöre bağlandığı takım azdır. Yeni sezondaki beklentim, Labbadia’nın Ekim & Kasım dönemi ayrılması ve yerine gelecek yeni isimle zirveye doğru yolculuğa geçmeleri. Sevenlerine sabır diliyorum.

7) Hamburg

Bu transfer sezonunda, yaptıkları hamlelerin bir çoğunun altına imzamı rahatlıkla basacağım bir takımdır Hamburg. Herşeyden önce bir Süper Lig takımı gibi davranmayı bıraktılar sonunda ve ellerindeki bütün dinazorlardan kurtuldular. Nistelrooy, Ze Roberto, Rost ve Mathijsen (yaş ortalaması 36 olabilir, hesap yapmadım) kulüpten ayrıldı. Bu isimlere ek olarak yetenekli ama sorumsuz oyuncular kontenjanıyla kadroda bulunan Trochowski ve Pitroipa ile de yollar ayrıldı. Artık Oenning hocanın elinde; genç, dinamik ve cıvıl cıvıl bir takım bulunmakta.

Oenning de Bundesliga’yı saran virüse kapıldı ve bu yaz transferi ortalama 20 yaş seviyelerinde tuttu. Zaten bu sezon Bundesliga maçlarında oyundan çıkan her oyuncudan ortalama 15 km koşu bekler durumdayım. Her takımın kadrosu acaip genç ve Almanlar dünya futboluna yepyeni bir anlayış kazandırmanın arefesinde gibi bir hareketlenme içindeler.

Forvet hattından, defansa kadar genç ve yetenekli oyuncularla kurulu bir takım Hamburg. 33 kişilik dev bir kadroya sahipler ve bu kadronun en güzel özelliği yaş ortalaması olarak gitgide gençleşiyor olması. Altyapı adeta fabrika gibi, duman üzerinde sürekli tütüyor. Göze batan yaz sezonu hamlelerine Gökhan Töre ile başlayabiliriz. Chelsea’nin rezerv takımında eğitimini tamamladı ve A takım seviyesi için yeterli görülmemiş olacak ki, 1 milyon euro karşılığında belki de gelebileceği en doğru takımlardan birine transfer oldu. Bazen bu tür gurbeçi oyuncuların 3 büyüklere gelmemesinden dolayı mutluluk duyuyorum. Art niyet aranmasın, sadece Bundesliga’nın gençlere verdiği önemden dolayı böyle bir düşünce yapısına sahibim. Büyük umutlarla üç büyüklere gelen onlarca yetenek adayının çöküşü, hala kapalı gişe oynayan filmlerinden ülke futbolunun.

Diğer transfer hareketlerini tek bir çatı altında toplamak istersem, hata yapmam diye düşünüyorum. Bu çatı da Veh’le yıldızı bir türlü barışmayan ve kiralık olarak gönderilen oyuncuların; Veh’in eski asistanı, şimdilerde ise Hamburg’un teknik direktörü olan Oenning tarafından affedilip tekrar kadroya katılmasından ibaret. Bu listenin en göze batan ismi de şüphesiz PSV’deki sürgün sezonunu tamamlayan İsveçli forvet Marcus Berg. Söylemeden geçmemek lazım, en pahalı transfer olma gururunu ise Chelsea’den gelen İngiliz savunmacı Michael Mancienne’e hediye ettiler.

Takım, Veh’in gidişinden sonra göze hoş gelen ve çok keyifli maçlar çıkartıyordu sezonun geri kalan kısmında. Kişisel görüşüm net, şampiyonluk büyük hayal. Lakin bu genç yeteneklerin ilerleyen dönemlerinde ne seviyelere çıkacaklarını kestirmek için Nostradamus’tan öte bir görüşe sahip olmak gerektiğinin de farkındayım. Oturduğun yerden yazmak kolay pezevenk dediğinizi duyar gibiyim ne yazık ki. Şüpheye düşmeye gerek yok, sene boyunca Avrupa Ligi kovalamacası içinde kendilerini bulacaklardır.

6) Hannover 96

Ocak ayı Bundesliga arasında ülkemizi en çok ziyaret edip, Türk takımlarının en çok test yaptığı takım listesinde kafaya oynayan takımdır Hannover 96. Doğru isim ve sistemle çalışmanın en güzel karşılığını alan takımlardandır ayrıca Almanya’da son senelerde. Birazdan sayacağım isimleri, kimse süper ligimizdeki büyük takımlara yakıştıramaz. Ancak elin oğlu yeri geldi mi Bundesliga’da normları değiştirecek bir takımı çok rahat yaratmakta bu isimlerle. Tıpkı Perez ve Fluerquin'li Galatasaray ile harikalar yaratan Lucescu gibi. Bazen futbol böyle sıradışı olaylara ev sahipliği yapmaktan, bizler de onu izlemekten keyif alıyoruz.

Teknik direktörleri, Bundesliga’yı yakından takip edenlerin iyi tanıdığı bir isim olan Mirko Slomka. Ralf Rangnick'in Schalke’de yardımcısıydı ve Rangnick kovulduğunda süpriz bir şekilde kulübün başına getirilmişti. Olağanüstü geçen sezonun ardından Schalke ligi 2. sırada bitirdi ve Avrupa Ligi'nde yarı finale kadar çıktı. Ertesi sezon herşeyin daha güzel olması beklenirken, anlamsız bir şekilde yönetimle ters düşüp, kendisini kapı önünde buldu. Hayata küsüp, evine kapanmış bir haldeyken, koşar adım kümeye doğru yol alan Hannover’in başına geçti ve takımı zar zor 1 puanla kümede tutmayı başardı. Hikayede buraya kadar herşey normal seyrederken, yaşanabilecek en abuk olaylardan biri oldu ve bir önceki sezon 1 puan farkla zar zor ligde tuttuğu takıma yaptığı 2 ufak takviye ile kulübün Bundesliga’yı tarihinde ilk kez 4. sırada bitirmesini sağladı. Futbolu diğer bir taraftan inceleyen okuyucular için şu dipnot verilebilir ki, yedek kulübesine kot pantolonlu teknik direktör imajını getiren adamdır kendisi .

Bu transfer sezonunu yine diğer kulüplere nazaran daha az hareketle kapattılar. En önemli ve isimli hamle, Slomka’nın Schalke dönemindeki talebesi sol bek Pander. Geçen sezon boyunca en zayıf karnı olarak duran sol bek pozisyonuna güzel bir opsiyon olarak eklendi Pander. Takımdan ayrılan isimler de direkt olarak takımı etkileyen oyuncular değil. Aralarındaki en ciddi isim, Twitter’da takip ettiği mankenlerle göze batan Mikail Forssell.

Kişilerin yıldız olmaması ve takım halinde bir bütün olarak bu sonuçları almaları, Slomka’nın transfer sezonlarını iki-üç yamayla geçirmesine yol açmakta. Zaten bu takım oyunu başarısı, takımın 4. sıralarda ligi bitirmesine neden olsa bile, bireylerin değerine büyük bir değer katamadığından, transfer sezonunda da kulüp kendisine ciddi bir gelir kaynağı yaratamamakta. Bunun bilincinde hareket ediyorlar ve transferde kılı kırk yararak, en doğru oyuncuyu almaya çalışıyorlar. 2009’da sessiz sakin kulübe katılan Didier Ya Konan ve bomboş geçen Bayern senelerinin ardından, şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler şarkısıyla sahada ceylan gibi seken Jan Schlaudraff’ın yıldız olduğu bir takımdan bahsediyoruz. Oturup bu takımdan şampiyonluk beklemek hayal gücünün sınırlarını zorlamaktan farksızdır. Fakat "Sezar'ın hakkı Sezar'a"; Bundesliga çapında virüs gibi yayılan gençleşme operasyonlarını, Dortmund ve Mainz ile birlikte çok erken fark edip, bu yönde hareket etmelerinin onlara verdiği geri dönüş, ayakta alkışlanmalıdır kanımca. 1 senelik bir rüzgar olduğuna inanmıyorum bunun. Yeni sezonda kendilerini yine bu seviyelerde göreceğime inanıyorum.

To be continued...

25 Temmuz 2011

Bundesliga 2011-2012 - Episode 1

Durduk yere gaza gelip böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Biraz can sıkıntısı, biraz da yaz aylarının verdiği berbat depresyon havası ve spor organizasyonu eksikliği, insana olmayacak işleri çok rahat bir şekilde yaptırmakta. Ateşi yakan Benicio. Durduk yere “yaz bir yazı da koy bloga” demeseydi herhalde gıkımı çıkarmazdım ve takibe devam ederdim. Karalama yeri olarak görülen buraya az biraz değil, bizzat torpille yazıyor olmak bile gurur verici. Bu şans bir daha geçmez diyerek sayfalarca yazı yazmaya karar verdim ve Avrupa’nın absurd ligi Bundesliga’yı takım takım değerlendirmek istedim.

Tuncay Şanlı gibi, Fenerbahçe’ye sembol olabilecek bir oyuncun 2009 şampiyonu Wolfsburg’a transfer hamlesinin; yıllar önce yaptığı kıçıkırık Middlesbrough hamlesinin gördüğü ilginin %5’ini bile göremediği ve 3 milyon Türk’ün yaşadığı ülkenin ligi olmasına rağmen zerre alaka çekmeyen değişik bir lig Bundesliga. Ntvspor iddaa yorumcularının “bahisçiler uzak durun oradan” diye çağrı yaptığı ve ilginçtir “eğer illa oynamak istiyorsanız sadece üst oynayın” diye tavsiyelerde bulunduğu değişik dinamikleri olan zor bir lig. Sezon öncesi değerlendirmesini yapmayı kendime görev edindim ve elimden geldiği kadarıyla, öncelikle kendimin anlayacağı şekilde anlatmaya çalıştım. Başucu eseri tadında olmasa da, hatta tamamen kişisel görüş dolu olsa da, belki olur da es kaza maç izlemeye kalkacaklar için 2011-2012 Bundesliga rehberi.

İner Misin Çıkar Mısın?

18) Augsburg

Aslında yeni türemiş bir takım değil Augsburg. Geçmişe doğru yolculuğa çıkılırsa, kuruluşları 1907 yılına dayanmakta fakat Bundesliga kariyerleri koskoca bir 0. Tarihlerinde ilk defa burada mücadele edecekler. Uzun yıllar boyunca Bavyera bölgesinde altyapı hizmeti vererek yaşamını sürdürmüş bir takım. Kısaca 2. lig senin, Regionalliga Süd benim şeklinde yıldan yıla, oradan oraya savrulan bir takım.

Almanya’da ilk kez görülmeyen (en son örnek Hoffenheim) zengin koca senaryosuna benzeyen hikaye ile, 2002 yılında lokal bir girişimci olan Walther Seinsch tarafından satın alınıp, biraz elleri para görünce kaderi değişen takımlardan. Tarihleri boyunca en büyük başarı olarak 1993 yılında kazandıkları U19 şampiyonluğunu gösterebiliriz ki, bu şampiyonluk takımın müzesinde duran en anlamlı kupa. O kadar önemli başarıları olmasa da, maçlarını şu anda 30 bin kişi kapasiteli fakat tadilatla 49 bine çıkması planlanan Impuls Arena’da oynamaktalar. Teknik direktörleri ise Eredivisie veya Bundesliga 2 ilgilileri tarafından belki bilinebilecek olan Hollandalı Jus Luhukay. Açıkçası ben yeni duydum bu ismi.

İstatistiği çok severim ama transfermarkt.de’den çakıp çakıp yazmayı pek sevmem. Oturup Bundesliga 2’yi buradan düzenli olarak takip eden biri de değilim. Pazartesi günleri Bundesliga 2 maçı illa olduğundan denk gelmişse izlemiş veya izlememişimdir bilemiyorum ama benim bu takım hakkında görüşüm biraz hafif-siklet kalacaklarıdır Bundesliga’ya. St.Pauli gibi kült özellikleri pek olmayan ve görüntü olarak beylik bir yorumla disiplinleri ile öne çıkan takımlardan. Sezon başı Bundesliga maçlarında üst diyen ezber bahisçilerin favorisi olacaktır bu takım. Bense katı bir savunma sistemi ile oynayacaklarını düşünüyorum bu sezon kendilerinin. Yine de birçok kişiden farkım yok, bana da kapalı kutu. İlk 5 haftada görüşüm netleşir.

17) Freiburg

İçimden bir sesin, sene sonu buralarda göreceksin diye hissettirdiği bir takım kendileri. Sezona ciddi kayıplarlar giriyorlar ve en büyük kayıpları hiç kuşkusuz teknik direktörleri. Yeni kuşağın Bundesliga’da cool isimlerinden Robin Dutt’u Leverkusen’e kaybettiler. Teknik direktör kaybı yetmemiş gibi savunmanın önemli isimlerinden (FM'de Türk takımı çalıştıranların ismini kendi evlatları gibi bilip, ilk fırsatta transfer ettikleri) Türk stoper Ömer Toprak’ı da Dutt ile beraber Leverkusen’e yolladılar. Takımın bir diğer kaybı ise Fransız kaleci Simon Pouplin. Genel olarak oynamıyordu zaten sakatlıktan ötürü ama bilgi olarak bulunsun, serbest bırakıldı bu yaz.

Yeni koç Freiburg II’'den gelen Marcus Song. İlk iş olarak genç takımdan 3 tane filiz çıkartmış A takıma. Transferde ise Ömer Toprak’ın bıraktığı formaya, yeri gelince kendi kalecisi Costanza ile saha içinde kavga etmeyi sorun etmeyen Beg Ferati ile doldurmayı tercih ettiler Basel’den. Öyle aham şaham bir oyuncu değil, fakat İsviçre U21 kadrolarında oynamış, emekçi sayılabilecek 24 yaşındaki bir savunmacı. Pasaportunda Kosova-Arnavut

yazması Costanza kavgasını açıklamaya destek olabilir. Freiburg öyle aman aman zengin bir kulüp değil ama yöresel olarak şık bir kulüp. Dutt ile yarattıkları akışkan oyun ve eldeki oyunculardan dolayı ister istemez gelişen katı savunma futbolu ile ”Beyler mümkün olduğunca top yapıyoruz, Cisse atarsa puanı cebe indiririz, olmadı kaybetmek yok” şeklindeki düzenleri ile iyi bir derecede bitirdiler geçen sezon Bundesliga’yı. Tabii burada forvet hattını tek başına çekip çeviren, superman kılıklı Cisse’ye değinmeden geçmemek lazım. En azından bir sezon daha Senegalli'yi ellerinde tutabildiler ve performansından memnun kalmış olacakları ki kendisine partner olarak Levski Sofia’dan Malili Dembele'yi aldılar. Forvet hattına yapılan bir diğer yatırım ise Schalke benchini soğuk gecelerde ısıtmakla görevli Slovak Erik Jendrišek.

Geçen seneki sistemin yavaş yavaş değişeceğini görmemek için Stevie Wonder olmak lazım ama böyle radikal değişiklikler futbola nasıl yansır onu kestirmek güç. 2009’da çıktıkları Bundesliga’yı geçen sezon 9. sırada bitirerek maceralarına devam eden bu takımın bu sezon atacağı adımlar, geleceklerini direkt olarak etkileyecektir. Kısaca bu taktiksel değişiklik ya onlara jackpot olarak dönecek ya da tribünler hep bir ağızdan Mein Herz Brennt’i söyleyecek sene sonu. Marcus Song hocanın etkisi bu takıma ne kadar olur kestirmek güç ama benim küme düşme potasında görmeyi beklediğim takımlardan biri Freiburg. Song hocamın Robin Dutt hocam ile Suttgart Kickers kariyerleri çarpışsa da her Stuttgart Kickers’li adam aynı şekilde mi yetişiyor sorularını sorarım Bundesliga yekililerine yeri gelirse. Kara kaşına kara gözüne değilim hiç bir takımın. Kusura bakılmasın.

16) Kaiserslautern

Listemize bu sezon 16. sıradan girmesini veya en azından bu civarlarda olmasını beklediğim bir takım Kaiserslautern. Şaşırtıcı gelebilir, normaldir. Kesin düşerler demiyorum zaten. Düşme potasını canlı tutacakları listesini açıkçası 6-7 takım olarak düşünüyorum ki Bundesliga gibi bir lig için normal bir rakam.

En büyük kayıpları hiç kuşkusuz Hırvat forvet Lakic. Geçen sene Ocak ayındaki transfer döneminin son günü, Steve McLaren yönetimindeki Wolsfburg kapmıştır ki, ironiktir, McLaren çok istediği bu oyuncu ile çalışma fırsatını bulamayacağını bilmeden, aklını çelip aldırtmıştır. Lakic deyip geçmemek lazım, gerçekten pozisyonunda bence Bundesliga’da oynayan iyi oyunculardan bir tanesi kendisi. 3 sezonluk Kaiser sezonuna 70 maçta 31 gol sığdırmayı başarmıştır. Transferinin açıklanmasından sonra Lakic müthiş salmış ve Ocak ayından Mart ayına kadar bana bu kulüp üzerinden ciddi oranda kazanç sağlamıştır bahis dünyasında. Bu açıdan saygım da bir kat fazladır kendisine. Şakayla karışık, o dönem 9 maç galibiyeti unutmuş bir takımdı Kaiserslautern. Yumurta kapıya dayanınca ve lig ile ilgisi kalmayan takımların da salmasıyla rahat rahat son maçlarını kazanıp ligi 7. sırada bitirdi geçen sene. Bu sene aynı şeyler olur mu, bekleyip görücez. Yalnız kadrosal olarak biraz darboğazda oldukları kesin.

Yeni düzende Lakic’in yerini Nemec’in dolduracağı gözükse de, onun da geçtiğimiz günlerde yaşadığı sakatlık nedeniyle 3 ay kadar sahalardan uzak olacak olması planları alt-üst etmiş olabilir. Beşiktaşlıların gönlünde yeri bir ayrı olan, takım menajeri Kuntz’dan Ağustos sonuna kadar hamle beklemek mantıklı bu açıdan. Sezon başı transfer döneminde bonservisle oyuncu almak yerine kiralama yolunu tercih ettiler. Bu uğurda Duisburg’ta daha önce 1 sezon forma giymiş Dorge Kouemaha‘yı kiraladılar ki en kariyerli transfer kağıt üzerinde bu isim olarak gözüküyor. Pozitif olalım biraz ve o 1 yıllık tecrübenin biraz yardımı dokunacaktır diyelim ama nereye kadar. Şahsi görüşüm, forvet oyuncu kısırlığı takımı derinden etkileyecektir.

Beyaz saçları ve yeri gelince yaptığı agresif hareketleriyle cool hocalar arasında Bundesliga’da yeri sağlam olan Marco Kruz ile yola devam kararı aldılar. Lakic hariç takımın iskeleti korunsa da iyi bir transfer yapamamaları, forvette sıkıntılı bir durum yaratacaktır gibi duruyor. Gerçekçi olmak gerekirse geçen sene çok ilginç bir sezondu. Bremen, Stuttgart, Schalke, Hamburg gibi kafa takımların tamamının aşırı derecede zorlandığı, 2009 şampiyonu Wolfsburg’un son haftada 2. Lig kapısından döndüğü bir sezonda gelen lig derecesi yanıltıcı sonuçlar yaratabilir diye düşünüyorum. Herşeye rağmen kendi evinde kolay maç kaybetmeyen, hatta yeri geldi mi sağlı sollu ataklarla rakipleri dağıtan bir takım. Magath’ın Schalke’sine 5 atmaları dün gibi aklımda geçen sezon. Maalesef bu sezon kendilerini potadaki mücadelede göreceğimi düşünüyorum. Son olarak ülkeyi ilgilendirebilecek bir gelişme olarak Duisburg’tan güzel bir Türk-Alman ortak çalışması olan Olcay’ı aldılar. Genç yetenek olarak adledilir mi bilemiyorum ama yaşı 24. Tecrübeli sınıfına soktum bile. Rotasyon için güzel hamle, hakkını veririm.

15) Köln

Futbol delisi bir kent, futbolla yatıp kalkan taraftarlar, her sene büyük beklentilerle girilen sezon ve bitmek bilmeyen hayal kırıklıkları.. Köln’ün kısa özeti budur. Alt maddeye geçebilirsiniz buradan.

Tabii ki bu işin esprisi ama Köln kadar garip bir futbol takımı görmedim hayatımda. Taraftarın tutkusu ve aşkı bir takıma bu kadar mı fazla yansır bazen karar veremiyorum. Türkiye şubesi yüksek ihtimalle Trabzonspor’dur. Köln’ü izlerken veya incelerken hep aynı düşünceye kapılıyorum. Kendi çaplarında müthiş yetenekli oyuncular, fakat bir o kadar da başlarına savruklar. Kalecisinden forvet hattına kadar hikayesi olan adamlarla dolu bir takım. Rensing, Novakovic ve Podolski hep hikayeleri olan ve Alman basınının gündemini dolduran oyuncular.

Ciddi bir transfer hamlesi yapmamaları çok şaşırtıcı oldu. Geçen sezonun başında müthiş defansif bir strateji ile oynuyorlardı Hırvat hoca Zvonimir Soldo ile birlikte. Devre arasında Frank Schafer geldi ve Novakovic’i tekrar hatırladılar. Bir anda atak gücü yüksek bir takım olup müthiş gollü maçlar izlettiler bize. Geçen sezonu Schaefer’den sonra gelen Finke’yi de eklersek, sezonu 3 teknik direktörle kapatmalarına rağmen çözülemeyen tek sorunları anlık konsantrasyon kayıpları ve bu esnada yedikleri goller. Almanya'da üst diyen bütün bahisseverlerin bu algıyı aldıkları takımdır bence Köln. Bir maçları olaysız geçmez, ya hüsran ya zafer.

Yeni sezona şaşırtıcı bir teknik direktör tercihi yaparak giriyorlar. Kopenhag’dan Stale Solbakken’i takımın başına getirdiler. Belki şampiyon olamadılar ama Şampiyonlar Ligi'nin en sempatik takımlarından birini yaratarak geldi Almanya'ya Solbakken. Yabancı antrenörlerin uyum sağlamakta zorluk çektiği bir ligde, belki de Bayern’den sonra çalıştırılabilecek en zor camianın başına geçti. Takım içi disiplin sağlanabilirse, birçok şeyin değişebileceği bir kulüp Köln. Bu disiplinsizliğe ek olarak geçen sene çok fazla sakatlık da yaşadıklarını belirtmek lazım ama kötü sonuca bahane üretmekten öteye pek geçmez sakatlık detayı. Kişisel görüşüm takım içindeki kimya bozukluğunun yine Köln’e çok şey kaybettireceği yönde. Umarım sene sonu buralarda görmem bu takımı.

14) Gladbach

Öncelikle belirtmek lazım, bu takım o kadar yeteneksiz adamlardan oluşmuyor. Geçen sene yaşadıkları play-off heyecanı bu gözlerin gördüğü en ilginç mücadelelerden biri olarak kayıtlara geçmiştir. İki sonraki sırada yazacağım takım, kalbimde ve mantığımda play-off’u anasının ak sütü gibi hak eden takımdı ama kader ağlarını emekçi futbolun güzel temsilcisinin başına ördü, endüstriyel futbol yerine. Kişisel görüş olarak, playoff noktalarına gelmelerinin nedeni; dışardan ne kadar yetenek yuvası ve iyi düzeyde oyuncuların top koşturduğu bir takım olarak gözükse de, içeride müthiş bir uyumsuzluğun hakim olması Gladbach’ta. Sanki bütün takım ayrı kafalarda ve kendilerine yaşıyormuş gibi bir halleri vardı geçen sezon. Arjantinli Bobadilla, Belçikalı Camargo ve Kamerunlu Idrissou ile güzel bir forvet hattına sahip Gladbach fakat bu takım için futbol uluslararası bir dil olamadı geçen sezon. Bireysel olarak Türkiye’de herhangi bir takımda çok rahat oynacak adamlara sahip Gladbach: Reus; ki kendisi en tuttuğum yetenek adaylarından, Amerikalı Bradley; ki kendisinin adı bir dönem Galatasaray ile anılmıştı ve stoper Dante; belki Barcelona kalibresinde değil ama Gladbach için önemli bir oyuncu, önde gelen oyuncular arasında sayılabilir. O kadar da kötü değiller kısaca ama bazı şeyler olmayınca olmuyor.

Biraz daha düşünmeye başladıkları, en azından daha akıllı transfer hamleleri yapmaya çalıştıkları görülüyor bu transfer sezonunda. Geçen sene yusufçuk şeklinde biten lig sonu ve ite kaka geçtikleri playoff maçları dinamikleri hareket geçirdi takımda. Sol beke FM yıldızlarından İsveçli Oscar Wendt’i getirdiler ve Dortmund’un şampiyonluğundan sonra neredeyse bütün Bundesliga takımlarının izlemeye çalıştıkları transfer politikasını izleyip; transferi genç ama potansiyelli oyunculardan yana kullandılar. Açıkçası bu transfer hamlelerinin zorluğu, izleyiciler ve yorumculara. Kicker, Bild falan bakarken bu kim anasını satayım demekten geceleri uyku girmez oldu. Bu yaşta oturup adama FM yüklettiler tekrar.

Teknik direktör bazında sezon sonuna doğru yaşadıkları kıyımı bir kenara bıraktılar ve yeni sezon için Luciana Favre ile anlaştılar. Atak gücü yüksek olan bu takımın sürekli defansif hocalarla çalışmasına hiç anlam veremiyordum çoğu zaman. Favre hoca atak futbolu benimseyenlerden ve elinde 3 tane tımarhanelik forvetten güzel bir kimya yakalayabilecek gibi duran biri ilk intiba olarak. Lakin 3’lünün pis olması ve takım olarak gol atma yetenekleri ara ara müthiş zorlanmaya başlaması Gladbach’ın lig pozisyonu hakkında belirleyici oluyor. Bakmayın böyle naif durduğuna, Bundesliga’nın en köklü camialarından ve en ateşli taraftar grupların birine sahip takımlardan biridir Gladbach. Düşme potası ile orta sıra arasında gidip gelecektir diye düşünüyorum ama son kararı forvet hattı verecektir bu takımın, başka kimse değil.

13)Hertha Berlin

Türk futbol izleyicisinin anılarında yeri sağlam olan takımlardan Hertha Berlin. Galatasaray mağlubiyetinin ardından düştükleri kaostan bir türlü çıkamadılar. İkinci ligin yolunu tuttuktan sonra geçen sancılı yılı, tekrar Bundesliga’ya geri dönerek bitirdiler. Spor basını tadında yazmak gerekirse bu sene amaçları Bundesliga’da kalıcı olmak.

İkinci lig maceraları zorlu geçti. Hiç unutmuyorum, bahis tüyolarında müthiş formda olduğum Bundesliga aylarından birinde, torinolu yazarlarının büyük bir kısmı ile evde takılırken, “Beyler Hertha bu gece kesin alıyor, varınızı yoğunuzu ortaya koyun” lafımın ardından, topluca ciddi bir miktarda para gömdüğümüz ve bu uğurda rojadirecta’dan maçın linkini bulup, 90 dakikayı izlediğimiz bir takım kendileri. O zamanlar bir hayli formda olan ve gözü kapalı kasa basılan Hertha; maçı ite kaka 0-0 tamamlayarak, bahis dünyasında belki de zirveye çıkacak ismimi durdurmuş ve bu şekilde tarihte yerini almıştır. Acı vericidir bundan 2 ay sonra yine ortaklaşa yapılan 1’e 1000’lik bir kuponda, çaktırmadan yazılmış bir şekilde kendileri vardı ve bir kez daha berabere kalarak, “noldu Hertha, Bundesliga uzmanı” gibi kötü, çirkin ve ırkçı saldırılara maruz bırakmıştır beni.

Açıkçası Bundesliga’ya çok uygun transferi yaptılar bu sezon. Bayern’de bir türlü bekleneni veremeyen Ottl ve Neuer gelince ıskartaya çıkan Kraft, Hamburg’tan taze milli Tunay Torun, Werder Bremen’den savunmaya tecrübeli isim Peter Niemeyer ve yine Bundesliga tecrübesi fazla Maik Franz hamleleri ile her noktaya yatırım yapmış oldular. Takımın teknik direktörlüğünü ise 90’larda futbolu takip eden bir çok kişinin hafızasında olan Marcus Babbel yapmakta.

Hedefleri çok açık ve net Hertha Berlin'in. Bunu hemen hemen bir çok yerde belirtiyor idari ve teknik ekip: "Bundesliga’da kalıcı olmak". Bundesliga kökenli oyuncular aldılar ve bu sayede 2.ligden çıkan takımın kimyasıyla fazla oynamadan bir kademe ilerletmiş oldular. Tabii transferlerin bir çoğunun spor dünyası tabiriyle “at his prime” dönemini atlatması ve iyi bir oyuncu olabilir beklentileri ile geçirdikleri yıllarda gerekli cevabı verememeleri işleri zorlaştırıyor. Arkalarında çok ciddi bir taraftar desteği olan ve ikinci ligde 70 bin kapasite ile oynayan bir takım olduğunu hatırlatmakta fayda var.

12) Hoffenheim

Peri masalının sonlarına doğru geliyorlar gibi bir hissiyatım var bu takım hakkında. Geçen sezon ocak ayında Luis Gustavo yüzünden başlayan gerilim, takımı alt liglerden alıp buralara getiren Ralf Rangnick’in istifa etmesine sebep olacak derecede olaylara yol açmıştı. Zeki ama bir o kadar cimri başkan Dietmat Hopp’un Ralf Rangnick’ın gidişinin ardından; “Rangnick ile yolları ayırıyoruz çünkü hayalleri bizim ona vereceğimizden çok yukarıda” açıklaması, benim bu kulüp hakkında zaten az olan olumlu düşüncelerimi daha da sıfıra yaklaştırdı. FM sevdalılarının en beğendiği kafa yapısı ile hareket eden bu kulübün başkanı, futbolda da büyüme, açılma ve başarı yerine kar etme mantığı gütmekte. Gustavo’ya Bayern’in yaptığı 15 milyon euro’luk teklifin sezon ortasında apar topar kabul edilmesinin zaten başka bir açıklaması yoktu. O Gustavo ise Hoffenheim’in adeta atardamarıydı. Damar kesildi, yepyeni oyuncular eklendi ve Hoffenheim ikinci yarı bambaşka bir futbol oynayan takım haline geldi.

Bu sezon başına ise bence hiç uygun olmayan bir atama ile girdiler menajerlik koltuğuna. St.Pauli efsanesi Stanislawski takımın başına geçti ki transferi daha lig bitmeden 4 hafta önce açıklandı. Açıkçası bu tarz hareketler çok hoşuma gitmiyor. Bunu St.Pauli kültürüne veya onların tarzlarına bağlayarak söylemiyorum. Aynı düşüncem Leonardo’nun Inter’in başına geçmesi veya Revivo’nun Galatasaray’a transfer olmasında da geçerli. Stanislawski St.Pauli’de ismi olan bir adam. Takımı küme düşürürken başka bir takım ile anlaşmasını kesinlikle onaylamıyorum ve hoşlanmıyorum. Avrupa kültürü böyle ama diyenler mail aracılığı ile temasa geçebilir.

Transfer sezonuna bakarsak, genel olarak normal seyirde geçti Hoffenheim için. Az çok bilinen ve tahmin edilen bir transfer politikası olan bir takım. Ucuza aldığı genç ve yetenekli oyuncuları güzel pazarlaması ile bilinirler. Bu uğurda Stuttgart’tan genç yetenek Schiplock’u transfer ettiler ve zorlandıkları forvet hattına güzel bir ek yapmış oldular. Geleceği parlak olarak gösterilen Zuculini, İtalya seferinden geri döndü ve Gustavo’nun boşalttığı pozisyona geçme mücadelesine başladı.

Ryan Babel twitter’ı biraz daha boşlayıp kafasını futbola verirse belki ufak kıpırdanmalar olabilir Hoffenheim’da. Ne yazık ki geldiğinden beri etkisini pek göremedik Babel’in. Takım olarak Rangnick gittiğinden beri girdikleri sistem buhranını Stanislawski ile atlatabilirler mi, oturup bekleyeceğiz. Gariptir çıkışlarından beri kanım ısınmadı bu takıma. Kimyayı bir türlü yakalayamadık kendileri ile. Yeni sezonda başarılar dilemekten başka yapacak birşeyim yok şu anda.

to be continued...

19 Temmuz 2011

Kadınların Kupası

Ben kadın futbolu izleyicisi değilim, birkaç ünlü isim dışında oyuncuları tanımam, ülkelerin oyun yapılarından pek anlamam. Bayan yerine kadın kelimesinin kullanılmasının da tutkulu bir savunucusu değilim. Hiçbir farkı yok bence. Ancak kısa süre önce tamamlanan ve Japonya'nın sürpriz bir şampiyonluk aldığı dünya kupasını mümkün olduğunca takip etmeye çalıştım. Ve inanır mısınız keyif aldım. Harika futbol oynandığı, müthiş goller atıldığı için değil. Hâlâ kaleciler kalecilikten çok uzak. Hâlâ üst düzey takımlar dışındakilere karşı belli başlı "bug"lar kullanılarak sonuca gidilebiliyor.

Öte yandan ülkemizin erkek futbol ligi ile ilgili yaşanan malum gelişmeler sonrası soğuduk bizim bildiğimiz haliyle futboldan. Ciddi paraların döndüğü bir çok spor profesyonel spor organizasyonunda bu tip şeylerin yaşanabileceği aklımıza geliyordu ve "delil" niteliği taşımasa da gözle görülebilecek kadar net bazı şike ve benzeri endüstri ürünlerini tespit edebiliyorduk. Oysa şimdi iş açığa çıktı ve kafalar fena hâlde bulandı. Dönem dönem komplo teorisi üretme işlerine giren biri olarak (bundan seneler önce batug.com'da çıkan first ever yazım NBA'de dönen bazı dümenler üzerineydi mesela, okuyucu yorumu gibi bir şeydi zaten, kimsenin hatırlayacağını sanmıyorum) sadece Türkiye ligiyle ilgili değil, severek takip ettiğim bir çok ligle ilgili kaygılar taşımaya başladım.

İşte kadın futboluna bu sebepten sardım bir süreliğine. Aşırtma golleri, yapılamayan driblingleri (Marta hariç tabi), topu bir türlü uzaklaştıramayan defansları, altıpas civarına atıldığı zaman kaos yaratan kornerleri görmezden geldiğim an oyundan keyif almaya başladım. Oyunu beceremiyorlar belki ama en azından temiz oynadıklarına dair şüphem yok. Tecrübe gereği yapıldığı iddia edilen ince kural suistimallerine girmiyor kimse, hakemlere yıldızları koruma gibi saçma sapan misyonlar yüklenmiyor, zaman geçirme eser miktarda. Sahadaki futbolcuların başka hiçbir dış faktörü düşünmeden (para, imaj, sakatlık, transfer gibi) oynadığını hissedebiliyorsunuz.

Sonuçlar da olabildiğince adil çıkıyor bu şartlarda. "Futbolun adaleti yok" klişesini sarsıyor. Takım oyununun ne demek olduğunu güzel anlatan, fakat çok bir ismi olmayan Japonya, Almanya gibi bir devi Almanya'da yenebiliyor. Ve bunun tek sebebi daha iyi futbol oynamaları.

İşin yorum kısmına girmeyeceğim, dediğim gibi anlamıyorum. Aklımda kalan bir kaç not var, onları ileterek bitireyim.

- Amerikan'ın kalecisi Hope Solo'yu sanırım artık herkes tanıdı. Zamanında blog yazarlarımızdan Benicio yaptığı listede yer vermişti kendisine. Turnuva boyunca da twitter takipçilerini baya bir arttırmış duyduğuma göre. O ağlayınca biz de ağlamış sayıldık.

- Marta hakikaten inanılmaz bir futbolcuymuş. Hep anlatırlardı da inanmazdım. Brezilya'nın takım performansı ise tam bir hayal kırıklığı.

- Almanya şampiyonluğu en büyük favorisiydi, ama daha en başından eski dominantlıkları olmadığını hissedebiliyordunuz. Yine de şaşırdık tabi. Grup maçlarının ardından 1,80-2,00 civarı oranlarla tüm bahis sitelerinin şampiyonluk favorisi onlardı. Japonya ise yanlış hatırlamıyorsam 9-10 civarı bir şey veriyordu.

- Megan Rapinoe'nun Kolombiya'ya attığı gol sonrası sevinci tüm zamanların en orjinallerinden biriydi sanırım. Tarzı ve futboluyla da favorilerimden biri oldu kendisi. Vakti olan araştırsın, resimlerine baksın, röportajlarını okusun.