17 Temmuz 2009

Vanessa Bryant ve dekoltenin yetmediği an




Kobe ve eşi Vanessa ESPN ödül gecesinde. Vanessa Bryant, bu kıyafeti ve dekoltesiyle, "baktıkça rahatsız eden ünlü dekolteleri" listesine kafadan giriş yaptı. Rakipleri: Britney Spears, Kim Kardashian. Özellikle ilk fotoya dikkat, memeler yerini kaybetmiş, göğüs altında çirkin görüntüler. Kobe ise jilet gibi, laf yok.

Yorumlar berabere kaldı


"Arda'yla Baros bu maçı çözer..."

Rıdvan Dilmen'in, dün oynanan ve 1-1 sonuçlanan Kazak takımı-Galatasaray maçının ilk yarısında yaptığı yorumlar, bu cümlenin etrafında şekillendi hep. Galatasaray yedek oyuncularıyla çıkmış, Avrupa kupası elemesine as oyuncularla çıkmak gerekirmiş, vs. vs.

Yorumlarını genellikle dinlemeye değer bulduğum, hem sevdiğimiz eski futbolculardan olan (Galatasaray taraftarı olmama rağmen) hem de futbol üzerine bildiklerini iyi anlatan isimlerden olan Rıdvan Dilmen, dün oynanan maçta, sanki bir bilgisayar oyunun ilk defa oynadığı bir evresinde, ne yapacağını bilemeyen ancak tahmin eden, deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulmaya çalışan bir bilgisayar kurdu gibiydi. Belki de yorumculuk kariyerinde ilk defa, bir resmi maça ikinci hatta üçüncü alternatiflerden oluşan bir kadroyla çıktığını görüyordu, bir büyük takımın.

Galatasaray'ın bu sezonki kadrosunu, bir oyuncuyu iki pozisyona yazmadan, alternatifleriyle gözümüzün önüne bir getirelim:

Leo Franco
(Orkun- Aykut)

Uğur U. - Servet - Gökhan Z. - Hakan Balta
(Sabri - Emre G. - Emre A. - Volkan Y.)
(Serkan K. - Semih K. - Murat A. -
Alpaslan)

Mehmet T.
(Linderoth) (Mehmet G.)

Arda - Ayhan
(Barış) (Mustafa S.)

Keita - Kewell
(Serkan Ç. - Yaser Y.) (Aydın Y.)

Baros
(Nonda) (Erhan Ş.)


Frank Rijkaard, maça daha çok hazırlık karşılaşmalarına çıkardığı kadro ile başlamış, defansın göbeğinde birbirine alışması beklenen ikili ve orta sahanın ortasında direnci artıracak Ayhan-Mustafa ikilisi dışında, ikinci ya da üçüncü alternatifleri sürmüş sahaya. Amaç da belli, rakip hazırlık maçında bile seçilmeyecek kadar zayıf, genç oyunculara hem "sizi resmi maçlarda da deneyeceğim" mesajı veriliyor. Aynı zamanda da as oyunculardan daha hazır olan bu yedeklerle sistemini gözden geçirme, modifiye etme şansı buluyor Hollandalı hoca.

Bu mesaj önemli, çünkü bu ülkede top koşturan genç oyuncuların yıllar boyu alıştığı bir tabuyu, ucundan da olsa zedeliyor bu yaklaşım. Hazırlık maçlarında her zaman genç oyuncular denenir, birkaç tanesi parlatılır, gazeteler büyük bir heyecanla onları yazar, sonra pat, kiralık. 2-3 sene sürer bu kısır döngü, bazı futbolcular için. Yine gördük ki, bu ufak tabu zedelenmesi bile bizim yorumcularımızı, en güvenilirlerini bile, ne söyleyeceğini bilmez hale getiriyor, ikinci dakikada yenilmiş bir şans golüyle 1-0 geride götürülen bir maçta, pek çok genç oyuncuyu Türk futbolseverlere tanıtan ve onlara verilen şansın azlığını eleştiren Rıdvan Dilmen'in ağzından ilk yarıda dökülen sınırlı cümlelerde gördüğümüz gibi: "Arda-Baros bu maçı çevirir", ya da "Mustafa-Ayhan-Barış bu oyunu dikine oynayamazlar"

Bunun dışında üzerine çok fazla yazılacak şey yok aslında. Frank Rijkaard, "enormous challenge" olarak adlandırdığı macerasının ilk resmi ayağında, bana göre önemli bir testi geçmiştir. Rıdvan Dilmen ise bu testten kalmıştır.


fotolar: GS resmi sitesi

13 Temmuz 2009

Dinlen aslanım!


NBA oyuncuları da, işte böyle bir yanda göt, bir yanda masaj, takılıyorlar. Karılı-kızlı ortamlar yani. Geçen de haftasonu için Vegas'a kaçmıştı Paul, iki rulet atmıştı. Türk olsaydı, "Amerika'da basketbolcular çok rahat, kumar bile oynuyoruz" der miydi acaba?

foto: TMZ

Shunsuke Nakamura



Favori frikikçilerimden biridir Nakamura. Son 7 senesini Reggina ve Celtic'te geçirdikten sonra, 31 yaşında La Liga'ya adımını attı sonunda. Artık Espanyol'da, taraftar da oldukça heyecanlı. Türkiye-vari bir Galactico karşılaması karşısında açıklaması çok hoşuma gitti,

“I’m not a star. I will have to work twice as hard as everyone else at the club and be prepared to put in a defensive shift."

“It’s not easy to make an impact in Spanish football. I’ll be trying hard to establish myself step by step.”


Adına bir yerde rastladığımda, Konfederasyon Kupası'nda Fransa'ya karşı oynadığı top ve Barthez'i avladığı frikik gelir aklıma sadece.


video

12 Temmuz 2009

3 x 5

11 Temmuz 2009

Kadın = Erkek ?

Şu ana kadar birebir katıldığım Türkçe bir makale okumamıştım medyada tenise dair, zaten kaynak mı var da diyebiliriz. Bugün şans eseri Engin Kratzer'in Hürriyet'teki yazısını okudum, sıraladığı maddelerden bazılarıyla hemfikir olmasam da, teknik olanlarla hemen hemen aynı fikirde olduğumu söyleyebilirim.

Williams kardeşlerin ilk zamanlarıydı sanırım. Serena, dikkat çekmenin bir başka yolunu bulmuş ve erkekler turunda oynamak istediğini söylemişti. Feministler gaza gelmiş, medyaya malzeme çıkmıştı. Sevgili Boris Becker'e bu olay sorulduğunda, harika bir cevap vermişti baba,

"It's a pretty good joke, If that's the case, and she is going to play, lots of men will go the other way and ask for wild cards into women's competitions, and you will see some strange winners of women's Grand Slams."

Becker'in dediği gibi keşke izin verselerdi de, bir süre bayan tenisçiler aç kalsaydı. Yanlış anlamayın, kadın-düşmanı bir adam değilim ama tenisteki bu zeytinyağı hareketleri hoşuma gitmiyor. GS'lerde diğer turnuvalardan fazla bir efor sarfetmiyorken (sadece 1-2 fazla tur oynuyorlar) neden daha fazla ödeme yapılsın sana. Üstelik eş para istediğin karşı cinsin, bir tur geçmek için yan kortta epik maçlar yaparken..

Williams'lar demişken, bu erkeklere meydan okuma hikayesinin hazin bir sonu vardır bildiğim kadarıyla. 98 Avustralya Açık sırasında, Venus 17 ve Serena 16 iken, yine çenelerini tutamazlar ve ATP'ye gidip Top 200'ün dışındaki her erkeği yenebileceklerini söylerler. O ara sıralamada 203 numarada bulunan ve o zamanlar 31 yaşında bulunan Alman tenisçi Karsten Braasch, ki çok matrak adamdır, bu lafı duyar ve meydan okumayı kabul eder.

O Avustralya Açık'a elemelerden gelip henüz 1. turda elenmiş olan Braasch, anlatılanlara göre, bütün sabah golf oynamıştır. Golften sonra pub'a gidip biraz biralanır. Hatta sigara bile içen bir adamdır. Günde 15 tane söndürdüğü söylenir. Braasch'ın dediğine göre, bu maçı sadece Williams'lar ciddiye alıyordur, çünkü kendisi ve orada bulunan herkes hiçbir şansları olmadığını biliyorlardır. Hatta bu açıklamalarından iyice tilt olan bazı erkek oyuncular maçtan önce Braasch'a gelip, 24 puanı arka arkaya alıp korttan ayrılmasını istemişlerdir. Önce Serena'yla bir set oynar ve 6-1 kazanır. Set arasında bir sigara daha yakar ve bu sefer Venus gelir. Onu da 6-2'yle yollar ki, izleyenlere göre Alman tenisçi biraz kibar, biraz makara oynamaktadır setleri. Zaten her iki sette de oyunları 5-0 öne geçtikten sonra verir, servisleri yavaş atar vs.

Maçtan sonra Williams'lar bu sefer Top 200 barajını, Top 350'ye indirirler. Braasch ise, "Top 500 içerisindeki herhangi birine karşı bile şansları yok, çünkü ben bugün 600. gibi oynadım. Olmazsa ben seneye 350'ye düştüğümde tekrar oynarız." diyerek makarasını geçer.

Peki tarihte var mı erkeğin fendini yenen bir kadın. Var. Başımıza bu belayı saran kişi, efsane kadın tenisçi Billie Jean King. Tabi bu onun tercihi değildir. Bir erkeğin, eski dünya 1 numarası Bobby Riggs'in dallamalığıdır. Bobby Riggs, 1939'da, daha 16 yaşındayken 1 numara olmuş, bu ünvanı hem amatör hem de profesyonel olarak sürdürmüş ve kimilerine göre tenis tarihinin değer görmeyen en büyük oyuncularındandır. Ama Riggs yaşlandıkça, ne yapacağını şaşıran bir adam olur ve biraz da para ve şöhrete tekrar kavuşmak için 55 yaşındayken o zamanların efsane bayan oyuncusu, 24 kez GS kazanmış olan 30 yaşındaki Margaret Court'a meydan okur ve 6-2 6-1'le rahat kazanır. Bu sefer işi iyice şova döken Riggs, 29 yaşındaki Billie Jean King'e meydan okur ve 30000 kişinin izlediği maçta King, yaşlı Riggs'i rezil eder ve set dahi vermeden 3-0 kazanır maçı. Ama maç da bir şov maçıdır zaten, Williams'larınki gibi bir kibir gösterisi yoktur.

Kısacası, bayanların kazandığı parada gözüm yok. Erkeklerin daha iyi olduğu için daha fazla kazanması gerektiği, mantıklı olsa da, çok lüzum gerektiren bir kriter değil. Ancak bayan Grand Slam'lerinin hiçbir esprisi kalmadığını herkesin kabul etmesi lazım. Serena geçen hafta, Safina'ya laf sokarken kendi kazandığı turnuvaların GS, onunkilerin ise başaltı turnuvalar olduğunu söylüyordu. Söyler misiniz bana aynı set sayısı üzerinden oynanan bir GS ile bir başaltı turnuvasının tek farkı, 1 veya en fazla 2 tur fazladan gencecik, isimsiz kız çocuklarıyla antreman maçı yapmak değil mi?

10 Temmuz 2009

MJ anısına



Ölümü üzerine birşey yazmadım diye iplemiyorum sanılmasın. Kralın pepsi reklamı, özellikle en karizma zamanları olduğunu düşündüğüm için o zamanlardan koydum. Ceketi, eldiveni, ayakkabıları, her şeyiyle örneksiz bir yıldız idi.

Sheed yeşil, Hido siyah

Sheed hafiften göbeği salmış, gibi

NBA takımına böyle forma yakışıyor mu yahu?

09 Temmuz 2009

Kadınlar & Erkekler



Ünlü sporcular, güzel müzik, tempolu görüntüler, kim sevmez ki böyle reklamları? Nike'ın yeni işi, reklama konu olan mücadele ilgili birşey bakmadım ama hoş bir seyirlik olmuş.

15'in öncesi

Bill Tilden

Federer, an itibariyle gelmiş geçmiş en çok Grand Slam kazanmış tenisçi, 15 şampiyonlukla. Ancak, eski rekor, Sampras'ın 14 şampiyonluğundan daha fazla olabilirdi, eğer tenis daha esnek kurallara sahip bir spor olsaydı.

1968 yılında, tenis dünyasında önemli bir değişiklik oldu. O yıla kadar, Grand Slamler ve para ödüllü diğer şampiyonalar birbirinden ayrı idame ettiriliyordu. Grand Slam katılımcıları sadece amatör tenisçiler olabiliyorlardı, hayatını tenisten kazanmak isteyen sporcular, birkaç amatör şampiyona kazandıktan sonra profesyonelliğe geçiyorlardı.

Rod Laver

Mesela, Rod Laver bugünün büyük şampiyonalarını 1960-1962 yılları arasında tam altı kez kazanmıştır, 1962 yılında dört büyük şampiyonayı da kazanıp Grand Slam yapmıştır hatta. Bu işlemi tamamladıktan hemen sonra, yani 1962 yılı bitmeden, profesyonel olmuş, ve amatörlerle profesyonellerin birleştiği (günümüzde de devam eden Open Era) 1968 yılına kadar bu dalda mücadele etmiştir.

Özellikle Open Era'ya yaklaşılan dönemlerde, profesyonel oyuncular ile amatörler arasında büyük güç farkları vardır. Mesela, dönemin en iyi oyuncularının pro oldukları 1957 senesinde, amatör kalan en iyi oyuncu olan Lew Hoad, Wimbledon finalini sadece beş oyun vererek kazanmış, buna rağmen hemen arkasından başladığı profesyonel kariyerindeki ilk 11 maçından sadece ikisini kazanabilmiştir.

Bir sezonda Grand Slam yapabilen sadece iki oyuncu var. Don Budge 1938'de, Rod Laver da 1962'de amatör iken bunu başarmışlar. Open Era'daki tek örnek, dönemin ikinci senesinde, yani 1969'da Rod Laver'ın ikinci zaferi. O zamandan sonra da en çok yaklaşan Federer oldu.

Ken Rosewall

Amatör ve profesyonel tur, birbirinden ayrı Grand Slam'lere sahipti. Bu turnuvalarda toplamda en çok şampiyonluk Avustralya'lı Ken Rosewall'a ait, 23 tane. Bunlardan sadece dördünü amatörken kazanmış, profesyonel olduktan sonra, Open Era öncesinde tam 15 profesyonel şampiyonluğu var, bunlardan 8'i Fransa ve 7'si de üst üste. Open Era'da dört şampiyonluğu daha var.

Tenisin şu anki düzeninden büyük ölçüde mutluyum, bazı değişiklikler beklesem de; ancak ayrı-gayrı döneminin de biz tecrübe etmeden bitmiş olması sevindirici. Sporcuların kendi aralarında ayrılmaları hiç de hoş olmazdı sanırım.

Are we really witnesses?

Başlıktan anlayacağınız gibi olay LeBron'la alakalı. Bana şehir efsanesi gibi geldi ilk duyduğumda ama isim, tarih ve yer bilgileri o kadar kesin ki doğrudur diye tahmin ediyorum.

Yer, Akron / Ohio. Yani LeBron'un memleketi. James ve sponsoru Nike, büyüdüğü yerde bir basketbol kampı düzenliyor, LeBron James Skills Academy adı altında. Pazartesi akşamı da bir maç çevirmeye karar veriyorlar. Bazı liseli yeteneklerin de bulunduğu maçta, doğal olarak çekim yapanlar da var. Derken, bir pozisyonda, evvelki sene NCAA'de freshman olarak Indiana'da yer alan ve Xavier'e geçtiği için kurallar gereği geçtiğimiz sezonu oturarak geçiren 1.93'lük Jordan Crawford, LeBron'un üzerinden posterlik, çok sıkı bir smaç vuruyor.

Anlatılanlara göre, James pozisyondan sonra saha kenarında biriyle konuşuyor. Konuştuğu kişi de, Nike Basketball'un yöneticilerinden Lynn Merritt, maçı kaydeden iki kameranın da kasetlerini alıyor. Nike, konu hakkında açıklama yapmış ve iki kameramanın çekim yapılamaz kuralını çiğnediğininden bahsetmiş. Freelancer olarak bütün gün kampta çekim yapan kameraman ise, öyle bir yasak olmadığını ve o ana kadar hiçbir problem yaşamadığını söylüyor. Ki zaten, Nike'ın kampıyla bir alakası olmayan, bir pick-up maçında görüntü almak niye yasaklansın, maç işte.

Herneyse, James'in üzerinden birinin smaç vurması çok önemli mi, değil tabi ki. Ama görüntünün yokedilmesi, sponsorun veya James'in bundan rahatsız olması da akıl karı değil. Youtube'a falan düşse 1-2 kez izlenip unutulurdu zaten muhtemelen. Tabi ben hala LeBron'dan kaynaklanan bir durum olduğunu zannetmiyorum. Keza sokakta tıfıl bir beyazla horse oynayıp, madara olduğu görüntülerde ne kadar rahat bir herif olduğu gözüküyordu. Neyse, bu da işte böyle bir hikaye, anafikir falan çıkarmayacağım, size paslayayım dedim.

Detroit Pistons 2009 - 2010



Arkadaşlar Gordon'la 5 yıllık bir nikah kıyacaz birazdan. Hayırlı olsun, hayırlı! Gordon buraya büyük işler yapmaya geldi. Gordon'un transferinde gece geç saatlerde Chicago Bulls kulübünden çıktık, bi balıkçıda oturduk, Chicago'lu yöneticileri de çağırdık. Sevgili Ben Gordon'la transferi bitirdik, sorduğu iki şey oldu. "Başkanım" dedi, "hedefiniz ne?" "Hayırdır Gordon, ne istiyosun? "Ben," dedi, "bi NBA şampiyonu olursak şu kadar para isterim, Fortis kupasını alırsak bunu isterim, UEFA'ya gidersek de şunu isterim. Ben hedefli geliyorum Detroit'e!." Helal olsun sana kardeşim! Arkadaşlar, Gordon'dan sonraki transferimiz, Allah nasip ederse yarın Brüksel'e uçuyorum. Ordan Wisconsin'e geçicem, Milwaukee'ye. Ne için mi? Villanueva'nın kağıdını almaya gidicem, tapusunu!

Kastamonulu Artest

Artest, şu ana kadar 15, 23, 91, 93 ve 96 numaraları giymişti 10 sezon boyunca. Lakers'ta önümüzdeki sezonda ise 37 numarayı giyecek.

Kastamonu'daki Artest hayranları bu habere sevinecektir ama 37'nin anlamı malesef onlar değil. Michael Jackson'ın Thriller albümünün piyasaya çıktıktan sonra listelerde 1 numara kaldığı hafta sayısı.

Basın toplantısı videosu

08 Temmuz 2009

15!


Bu rekoru eninde sonunda kıracaktı, belki son iki turnuvada onun dışında gerçekleşen olaylar bu süreci hızlandırdı. Roger Federer 15. Grand Slam'ini çok sevdiği Wimbledon'da kazanarak, Pete Sampras'ın rekorunu da kırmış oldu. Bu rekoru kırarken sürpriz derecede zorlandı.

Roddick'in hiçbir zaman Federer'e karşı şansı tutmamıştır. Genelde tie-break ile kaybettiği ilk set sonrası morali bozulur, önceki tecrübelerini hatırlar ve abuk subuk basit hatalarla kolayca kaybederdi rakibine. Bu sefer çok daha hazır ve enerjik çıktı korta. İlk iki sette mükemmel servis attı, Federer'e ilk servisini beşinci setin sonunda kırdırdı. Onun servis oyunlarında da bir hayli dirençliydi. Belki ikinci setteki oyununu biraz daha devam ettirip tie-break'i bırakmayabilir ve maçı kazanma yolunda da önemli bir adım atabilirdi. Hatta sadece 6-5 öndeyken kaçırdığı backhand stop volesini bitirebilseydi. Geri çizgi oyununda Federer'i en az Nadal kadar zorladı belli bölümlerde.


Bu turnuva öncesinde, Nadal'ın çekilmesiyle birlikte, İngilizlerin hevesi de artmıştı, finalist çıkarma umuduyla. Murray eğer finale çıkıp Federer'i de yenmeyi başarabilseydi, benim komik bulduğum puanlama sistemi onu bir süreliğine dünyanın bir numarası yapacaktı. Nitekim son üç karşılaşmalarında Federer'i yenmeyi başarmıştı, yükselen bir yıldızdı ve iyi durumdaydı, Roddick ise kariyerinin herhangi bir diliminde üst üste üç zorlu maçı kaldıracak zihinsel dirence sahip değildi. Roddick, Murray'i yenerek, Federer'in karşısına en bilindik zayıflığını kenarda bırakarak çıktı.

Her ne kadar skoru heyecan barındırsa da, iki tenisçinin iyi servis attığı, iniş-çıkışların nadiren yaşandığı vasat bir maç izledik. Özellikle son sette, rakibinin sakatlık ve kondüsyon sebebiyle tam performansla oynayamadığı bölümlerde vurup geçemeyerek, servis çevirmelerindeki yüzdeyi artıramayarak biraz hayal kırıklığı yarattı. Ona da anlayışla yaklaşmak gerek zira tribündeki konuklar üzerinde hafif de olsa bir baskı yaratıyordu. Özellikle Sampras'ın Federer'den daha heyecanlı olduğunu hissettim bazen.


Tenis severlerin iki eski dostunu doya doya izlediği bu turnuva, 15. şampiyonluk kadar, 31 yaşındaki Haas'ın rüya sezonunu, Williams-Dementieva maçını, akabinde Serena'nın çıkıntılığını ve Roddick'in toparlanışını da hatırlattıracak. Federer daha ne kadar rekor kırsa az, kıracak rekor da kalmadı zaten.

Nostalji 11 - Have a Cigar


1969, Red Auerbach'ın yaz kamplarından biri. Bu sefer bir ziyaretçisi var, son yüzüğünü taze takmış ve hem oyunculuktan, hem de kısa bir süredir devam ettiği koçluktan emekli olmuş Bill Russell. Özel bir ziyaretçi olduğu için, kaliteli puro ikramı ile ağırlanmış.

07 Temmuz 2009

Kolombiya Kolombiya

94 Amerika'yı hatırlar birçoğunuz. Kolombiya, ev sahibi Amerika'yla oynuyordu ve topu yanlışlıkla kendi kalesine gönderip Kolombiya'nın elenmesine neden olan 2 numaralı defans oyuncusunun adı Andrés Escobar'dı. Escobar'ın ölümü için birçok şey söylenmişti, kimileri birçok insanın da yaralandığı bir bar kavgasında öldüğünü, kimileriyse o maçta Kolombiya'ya yüklü miktarda bahis oynayan uyuşturucu mafyasının işi olduğunu. Kız arkadaşın, Escobar ölürken katilin Güney Amerikalı spikerler gibi o'ları uzatıp "Goooool!" diye bağırdığını bile söylemişti, düşünsenize manyaklığın derecesini.

Bunu niye anlattım, çünkü Kolombiya'da yine dünya üzerinde görülmemiş bir olay yaşandı. yine silahla, yine futbolla ilgili.

Zamanında Valderrama ve Garrincha gibi iki Günay Amerika efsanesinin de oynadığı Kolombiya takımı Junior, Kuzey Kolombiya'da, bir Karayip kıyı şehri olan Barranquilla'nın takımı. Rio'dan sonra, dünyanın en büyük festivallerinden birine ev sahipliği yapan Barranquilla'da beyzbol popüler olsa da, Junior, şehrin desteklediği ve takip ettiği en büyük futbol takımı. Tek devre lig + playoff gibi enteresan bir statüye sahip Apertura-vari Copa Mustang I'in finalinde, Once Caldas'a iki maçta da yenilerek şampiyonluğu kaptırdılar, birkaç gün önce.

Ne olduysa bundan sonra oluyor, tribünlerinde kanı daha bir deli akan insanların bulunduğu bu coğrafyada normal sayılabilecek şekilde, Junior taraftarları, finalde çok kötü oynayan orta saha oyuncusu Javier Florez'i şehir merkezinde gördüklerinde pek de iyi davranmıyorlar. Arabasının etrafında Florez'le dalga geçenlerden bir tanesi, 27 yaşında elektrikçilik yapan bir Junior'lu, futbolcuya "güçsüz" diyor. Olay hakkında birçok haber var ve hepsi olayı farklı şekilde anlatıyor. Kimine göre bunu duyan Florez dönüp, silahını çıkarıyor ve taraftara ateş ediyor (kimine göre 2 el, kimine göre 4 el). Kimine göre de Florez eve gidip silahını alıyor ve dönüp taraftarı vuruyor. Sonuç olarak Florez, taraftarı öldürüyor ve koşarak kaçıyor.

Javier Florez, bir süre polisten saklandıktan sonra teslim olmuş. Yazılanlara göre olay yerinde bıraktığı arabası, taraftarlar tarafından parçalanmış ve polisin arabada yaptığı incelemede Florez'in arabada esrar kullandığı ve cinayeti işlerken de kendinde olmadığı yönünde bir sonuca varılmış. Kolombiya'da çok anormal bir durum değildir muhtemelen polisin vardığı sonuç ama başka hangi akla hizmet şehir merkezinde bir taraftarı öldürür, bir futbolcu, bunun çok incelemesini yapmaya gerek yok.

Bu haberi Rüştü veya Kezman okumuş mudur, onu da bilmiyorum.

Artest, Lakers duşuna ilk ne zaman girdi?

Phil Jackson geçen gün Lakers'a yakın radyo istasyonlarından KLAC'ye katılıp, Lakers'ın gündemdeki konuları konuşulurken, birden çoğu kişinin bilmediği, insider bir hikaye anlatmış. Programın kaydını bulup dinledim, alta da linkini koydum meraklısına.

Hikaye Artest hakkında. Dediğim gibi Phil anlatıyor, 1. ağızdan.

Boston'a farklı kaybedilen o 6. maçtan sonra Artest, Lakers soyunma odasına giriyor. Dışarıdan kimsenin girmesine izin olmayan, koçların bulunduğu odaya giriyor ve Jackson'a, "Koç, takımına yardım edebilirim, şampiyon olabiliriz." gibi bir laf ediyor. Jackson da, "Eyvallah Ron, düşünmen bile yeter, bakıcaz artık" gibisinden politik bir cevap veriyor (muhtemelen de arkasından işaret parmağını şakağına götürüp daireler çizip, yanındakilere "weirdo" demiştir kısık bir sesle.). Artest bunun üzerine çıkmadan önce aynı şeyleri duşa kadar gidip, (Phil'e göre Artest'in bu isteğinden 2 senedir haberi var Kobe'nin) Kobe'ye de söylüyor.

Artest'ten ne beklediği hakkındaysa bilinen şeyler söylüyor Phil. Artest'in herşeyden önce bir bilinmeyen olduğunu, oynadığı takımların bile o gece sahaya ne getireceğini bilmediğini ama en iyi bildiği işin tabi ki savunma olduğunu söylüyor. Takımın savunma varyasyonlarını arttırabileceğini, duruma göre 2 numaralardan 4 numaralara kadar savunma özelliğiyle takımı kısaltmaya veya uzatmaya imkan sağlayacağını, tuttuğu oyuncuyu kilitleyebilme ihtimali olduğunu ve bu tip rekabetlerden hoşlandığını söylüyor. Bu rekabetten zevk almasının önemli olduğu ve bunun yanında post-up ve dış şut tehdidi getirmesi gibi avantajları olduğunu söylüyor. Biraz politik konuşuyor tabi Jackson, Artest'in bütün pozitif özelliklerini sayarak. Ama Ron'dan katkı alacak biri varsa o da Phil Jackson'dır gibi geliyor bana.

Ariza ve Artest arasındaki ikilem konusunda da konuşmuş Phil. Öncelikle kendisine bir seçim şansı sunulmadığını, Kobe'nin dışında, maçlarda rakibi kilitleyecek bir savunmacıya ihtiyaç duyduklarını ve geçen sene Trevor'ın bu role büründüğünü ve başarılı da olduğunu söylüyor. Trevor ve menajeriyle olan görüşmelerin iyi gitmemesine bu yüzden taraftarlar gibi o da fazlasıyla şaşırmış. Ama yönetimin de Artest'in çok uzun süredir (ki evet, 3 sezon önce bile Artest konuşuyluyordu.) wish-list'te olduğunu bildiğini de ekliyor.

Sonuç olarak Phil, artık Artest'le beraber, Trevor'dan biraz daha çok yönlü bir oyuncuya sahip olduklarını ama Trevor'ın getirdiği hızı ve dinamizmi de arayacakları fikrinde. Ben de aşağı yukarı aynı fikirdeyim, tek merak ettiğim Artest'in hücuma nasıl monte edileceği.

Programın kaydı

Off-season


Adamım Shannon, istediğim bir kontratla olmasa da takımda kaldı. Brown, 2 yıllık 4.2 milyon civarı cüzi bir paraya oynayacak, 2. yılı oyuncu opsiyonlu. İyi geçirirse bu sezonu, opsiyonunu kullanmayıp piyasayı test edebilir ve belki 2010 rüzgarından yelkenini ve cebini doldurur. Bu arada Phil de 1 sene daha Lakers koçu olacağını açıkladı. Samatyalı Rambis'in deplasman maçlarında takımın başında olması zaten kötü bir fikirdi Phil Hoca, kusura bakma. Bir takımın bir tane koçu olur.

Dallas, Kidd'e biraz fazla para yatırdı. 3 yıl, 25 milyon dolarlık kontratı bittiğinde Kidd'in 40 yaşına girmiş olacağını bir post-it'e yazıp, buzdolabına asmak lazım.

Ariza'nın neden Houston'a gittiğini kendi kendime sorgularken, ilgilenen takımlardan Cleveland'a neden gitmemiş olabileceği konusunda aklıma tek gelen LeBron'un seneye gitme ihtimalinin olmasıydı. Ama dün gece çıkan haberlere göre, Ariza, LeBron'a kalıp kalmayacağını sormuş ve kalacağı cevabını almış. Hatta Shaq da aramış Trevor'ı. Haberin sıkma portakal suyu olma ihtimali de var.

Bu arada Jennings de, önceden bahsettiğimiz ses kaydını ve bütün konuşmaların kendisine ait olduğunu kabul etti. Torino'lu yalan yazmaz Brandon.

06 Temmuz 2009

Bush grubunun eski solisti Gavin Rossdale'e sesleniyorum!

Bize çektirdiğin eziyeti bilsen, bana kısaca BGESGR diyin derdin.

Roger, umarım Anthony Kiedis'le de samimi olmazsın. İşte o zaman boku yeriz.

Marcus Haislip


Marcus Haislip yıllar sonra tekrar NBA'de. Sheed'i Boston'a kaptırınca, veteran minimum verip Haislip'e şans verdiler. En son Efes'in Denver'la oynadığı hazırlık maçında K-Mart'ı bayağı hırpalamıştı. Hamle hoşuma gitti.