24 Aralık 2008

Küçük kardeşin kuraları


Bu sezon UEFA Kupası kendi içerisinde garip bir denge yarattı. CL kadar olmasa da, elenenlerin ve birincilerin bazılarına şaşırmayan varsa, ayrı futbol dünyalarını takip ediyoruz demektir.

Öncelikle Sevilla, Schalke, Benfica, Portsmouth gibi CL'de belli başlı gruplarda kalifiye olacak takımların elenmesi olayına değinelim. UEFA Kupası her ne kadar başaltı takımların kupası olarak anılsa, ezelden beridir birinci sınıf takımların ya da ülke klüplerinin ligin arkasında ikinci hatta üçüncü plana attıkları bir kupa da olsa, bu durumun öncelikli sebebinin şans olduğunu belirtmek gerek. UEFA Kupası, daha önce önce hiç bir spor organizasyonunda rastlamadığım derecede saçma bir eliminasyon düzenine sahip. Belki de TBL'de sezon içindeki mçları kazanan takımların playoff serisine de 1-0 önde başlaması saçmalığını koyabiliriz. Ya da Türkiye Kupası'nın büyük takımların elenme şansını sıfıra indiren beşli grup düzeninin (bi dakka, nası yani?).

Hadi beş takımlı grup olayını anladım ama neden sadece birer maç? Elbette ki Doğu bloku deplasmanlarını, ya da en azından grubunda üstünde olmayı beklediğin takımlarla deplasmanda oynamanın şansa bağlı olması da kimin aklının ürünü?

Bir de şöyle bakalım: Eski statüyle CL'de bir takımın şampiyon olmak için eleme turları hariç 17 maç yapması gerekiyordu, bu sayı UEFA Kupası'nda 13 idi (CL'den gelenler için 15). Şu anda CL'de 13, UEFA Kupası'nda 15 oldu. İlginin artırılmak istendiği çok açık. Ama iki kez şampiyon olmuş Sevilla'nın deplasmanda oynayacağı maçlar kura ile belirleniyor, saçma.


Sevilla yine altı puan toplamış ama Benfica'nın o kadroyla sadece bir puan alması hakikaten inanılmaz. Bu vesileyle turun en başarılı takımı Metalist'in de altını çizelim. Beşiktaş'a karşı aldıkları galibiyetten sonra yaşanılan gelişmeler ve şu anki durum üzerine yorum bile yapmaya gerek yok. Zamanında Galatasaray Villarreal'e elenince herkes aynı tepkiyi vermişti. Garip bir bakış açımız var. Yine CSKA Moskova Nancy, Feyenoord, Deportivo gibi vasatın üstü takımların bulunduğu bir grubu firesiz geçti. Liege en önemli gözüken oyuncusunu satıp grubunu lider bitirdi.

* St. Etienne, Valencia, Zenit, Marsilya, Fiorentina, CSKA Moskova ve Hamburg bu turda mutlak favori gördüğüm takımlar.


* PSG ve Wolfsburg liglerinde vasatın üzerine çıkamadılar, PSG bir ihtimal CL vizesi kovalayabilir, ayrıca Felix Magath'ın takımları da sezonun ikinci bölümünde açılır, Wolfsburg az da olsa avantajlı diye düşünüyorum ancak ilk maçta alacakları skora bakar. Şu ana kadar bu kupada namağlup gidiyorlar, ilk mağlubiyet planları bozabilir.

* City arada bir transfer atağına kalkışır mı bilemem, şu andaki kadrolarıyla hiç güven vermiyorlar, ayrıca Danimarka'nın soğuğu bu takımın yarısını çarpar. Kaldı ki, Kopenhag'ın kupadaki performansı da St Etienne mağlubiyeti dışında hiç fena değil.

* Sampdoria Metalist karşısında avantajlı gözükse de iki kupayı götürmeye ne kadar istekli olacaklar bilemiyorum. Sevilla maçı bu konuda olumlu puan oldu, ilk maçta birden fazla fark elde edebilirlerse geçerler, aksi takdirde Metalist affetmez.

* Deportivo da Sampdoria ile aynı düzeyde, ligde vasatın üzerinde, deplasmanlarda kötü ancak Aalborg deplasmanı Metalist kadar zor olmaz diye düşünüyorum, ayrıca CL'den belli adamların futbol anlayışı, daha açık bir kutu. Böyle dediğime bakmayın, favorim Aab.

* Tottenham ve Shakhtar'ın eşleşmesinde hem zor deplasmandan, hem de kupayı daha çok istemesinden dolayı ibre az da olsa Ukrayna'da. Yine de bu turdan kim gelirse gelsin benim sonraki eşleşmede favorim büyük ihtimal CSKA olacak.

* Milan Bremen eşleşmesinde favorim Bremen, Milan'ın sakatlıklardan dolayı bir türlü ritm bulamaması ve kadro dengesizlikleri başlarını ağrıtır, ayrıca UEFA Kupası'nı pek de iplediklerini sanmıyorum.

* Udinese karşısında Lech Poznan favorim, az da olsa. Hatta bu kupa için de sürpriz adayım, beklenenden zaten daha üstteler ancak daha daileri gideceklerini düşünüyorum. Takımın yıldızı Tyrala da Polonya milli takımında oynayacağını açıklamış, ah Mesut da bizi seçse.


* Galatasaray bu turu geçmeye epey yakın diye düşünüyorum, Skibbe'nin Barış Özbek inadından vazgeçip, Sabri ve Kewell'ın da dönmesiyle (Sabri transferolursa ilk pastayı ben keserim, ama Barış'ın sağ bek oynamasından iyidir) her mevkide fersah fersah üstün olacak çocuklar, Baros-Chamakh dahil.

Adettendir, eşleşmeleri bir de sıralı yazalım:
(%46) PSG - Wolfsburg (%54)
(%55) København
- Man. City (%45)

(%35) NEC - Hamburg
(%65)
(%47)
Sampdoria - Metalist (%53)
(%38)
Braga - Standard (%62)
(%35)
Aston Villa - CSKA Moskova (%65)
(%53) Lech - Udinese (%47)
(%45)
Olympiacos - St Etienne (%55)
(%58)
Fiorentina - Ajax (%42)
(%53)
AaB - Deportivo (%47)
(%52)
Bremen - Milan (%48)
(%43) Bordeaux - Galatasaray (%57)
(%44)
Dynamo Kyiv - Valencia (%56)
(%60)
Zenit - Stuttgart (%40)
(%57)
Marseille - Twente (%43)
(%54)
Shakhtar - Tottenham (%46)

14 Aralık 2008

Cavs @ Hawks: Cavs neden kaybetti?


Mâlumunuz, 11 maçtır kazanıyordu arkadaşlar. Atlanta deplasmanında neyi yanlış ya da farklı yaptılar, diye sormak lazım bu durumda.

İlk etapta son maçlarındaki izlenimlerimi aktarayım. Cavs'ın en güçlü ve derin kadrolardan birine sahip olduğunu ve Celtics ile Lakers'a eşdeğer tek ekip olduğunu daha önce defalarca yazdım, çizdim. Geride kalan galibiyet serisinde, fazla vurdumduymaz, hatta yavşak tavırlar içindeki Cavs oyuncularının varlığına, LJ'in 23 sayı 5.5 asist gibi kendi kalibresinde vasatın altı ortalamalarla geri planda kalmasına, hatta ve hatta son çeyreklerde hiç oynamadan takımın 20 farklara göz kırpmasına şahit olduk. Bu durum, benim teorimi destekleyen bir faktör gibi gözükse de, son iki gecedeki maçlarla biraz beynimin bulandığını itiraf etmeliyim.

Bu galibiyet serisi, Cavs'ın gücü kadar, NBA'in de bu sezon ne kadar tırtingen bir lig haline geldiğinin de göstergesidir kanımca. Knicks, Thunder, Warriors, Bucks gibi takımların bu sezon ligde ne bir amacı, ne de bir planı var. Gariptir ki bu takımların sayısı bir hayli fazla. Cavs'ın en takdir edilesi tarafı, bu tip takımlara karşı ipleri gevşetmemesi, daha ilk çeyrekten üstlerine atlayıp işi bitirmesi. LJ de, sahada madem az kalıyorum, kaldığım süre içerisinde yakıp yıkayım mantığı güdüyor doğal olarak.

Ancak, Mo Williams dışında istikrarlı katkının gelmediği bir takımda, bu kadar erken dinlenme temposuna girmenin bir faydasını da göremiyorum. Dün geceki maçtan notlarım şunlardır: LeBron James ne kadar insanüstü bir varlık olduğunu tekrar gösterircesine, Hawks'ı dişledi de dişledi, habire ya boş adamı buldu ya da potaya gitti. Laubali bir şutuna, tembel bir savunmasına ya da patlayıcılıktan yoksun bir penetresine şahit olmadım. Ne yazık ki, o ve Mo dışında işin ciddiyetinin farkında olan pek yok gibi. Z ve BB Gibson yokken, malı masaya koyup dakika istediğini göstermesi gereken Szczerbiak 0/5 atıyor, Wallace sahada var mı yok mu belli değil, Delonte hem kötü şut seçiyor hem de cebine konan topları tuğla misali fırlatıyor.

Şu noktaya dikkatinizi çekmek isterim arkadaşlar:

0:22 Bibby Jump Shot: Missed
0:20 Horford Rebound (Off:2 Def:6)

0:18 Varejao Foul:Personal (5 PF)

0:18 [ATL 95-92] Williams Free Throw 1 of 2 (17 PTS)

0:18 Williams Free Throw 2 of 2 missed

0:16 James Rebound (Off:1 Def:4)

0:09 Williams 3pt Shot: Missed

0:06 James Rebound (Off:2 Def:4)

0:03 West 3pt Shot: Missed

0:02 Williams Rebound (Off:2 Def:5)


Gördüğünüz gibi Cavs iki sayı geride, son çeyreğin tamamında olduğu gibi LJ Joe Johnson'ın başında, tabiri caizse it gibi savunuyor, göstere göstere. JJ de birebir olayında aşmış bir arkadaş. Hawks doğal olarak switch vasıtasıyla LJ'den kurtarmak istiyor JJ'i, Bibby fasaryadan bir perde yapıyor, switch gerçekleşiyor, Mo kalıyor karşısında. LJ de bu durumdan tatmin olmuyor ki tekrar JJ'e nasıl geçerimi kovalıyor, bu sırada Bibby topu alıp bir orta mesafe sallıyor süre dolarken, savunma agresif ve güzel yani. Ama o da ne, o sırada eli cebinde bekleyen pota altı oyuncuları ribaundu Horford'a kaptırıyor. Neyse 1/2 falan filan, hücuma geliyor Cavs, mola da yok bu arada, Mike Brown belli ki içmiş önceki gece. LJ önce bir ribaund, akabinde de Mo'ya fena olmayan bir pozisyon yaratıyor, Mo kaçırıyor, hayvansı bir hücum ribaund daha alıyor LJ ve Delonte'ye servisliyor. Yemin ediyorum, Donald McDonald (McDonalds'ın sahibinin adı olaraktan salladım) şu sahneyi görseydi, "ulan biz 100 metre mesafeye sıcak patates götüremiyoruz, herif üç saniyede beş kişiye top dağıtıyor" diyip mavraya girer, dükkanı mükkanı da kapatıp Filipinler'e yerleşirdi.

Reçetemi de sunayım. Bu takımın öyle ilk çeyrekte agresifliğe, 20+ farklı galibiyet serilerine falan ihtiyacı yok. Beraber oynamaya ihtiyacı var, hatta yakın geçen maçlar oynamaya. Zaten kanımca, LeBron ha götünü yırtarak 30 dakika oynamış, ha rölantide 45 dk oynamış, aynı. Zaten daha 23'ünü bitirmemiş adam da yoruluyorsa, Ilgauskas'ın helvasını yiyelim. Delonte'nin Drew Gooden tarzı bir fırçaya ihtiyacı var, hatta fırçadan ziyade tırpan da olur. Anderson Varejao da hafiften o sinir bozan sert savunmasını ve ribaund agresifliğini sahaya koymalı, sana 7 (yazıyla yedi) milyon doları kuaföre git diye mi veriyorlar lan?

Lafı bağlayalım, tüm bu negatif notlara rağmen Cavs 20-4, öyle endişelenecek bir şey yok yani. Şu notları alırken ya da tuşlara basarken de box score falan bakmadım (Wally notunu bay M vermişti). Cavs zaten iyi takım, daha da iyi olacak. Ancak şampiyonluk geçiyorsa kafadan, hafiften cıvataları-somunları sıkmakta fayda var.

10 Aralık 2008

Let's kick Mido out of England


İngiltere'ye ayak bastığından bu yana ırkçı, daha doğrusu dinî seçimi nedeniyle rakip taraftarların sözlü saldırısına uğrayan bir adam Mido. Middlesbrough için önemli bir oyuncu ancak bir Cristiano Ronaldo ya da Cesc Fabregas olmadığı için maruz kaldığı duruma İngiltere futbol federasyonunun sert tepki verdiğini de söyleyemeyiz. Nitekim, Boro öncesi formasını giydiği Tottenham'dayken de benzer saldırılara maruz kaldığında da federasyon işin peşine pek düşmemişti. Son olarak 29 Kasım 2008'de oynanan Newcastle-Middlesbrough derbisinde bu saldırılara maruz kalmasından sonra stad içi kameralarından tespit edilen ve mahkemeye çıkarılan vatandaş hafif sayılabilecek bir para cezasıyla yırttı. Geçen sene yine aynı derbide aynı olaylar sonrasında Mido "Bu tekrarlanacak çünkü FA ilk seferinde hiçbir şey yapmadı" demişti. Adamın Nostradamus olmasına gerek yok tabii... FA ise bu vatandaşın maçlara girmesine engel olacak bir ceza çıkmaması nedeniyle hayal kırıklığına uğramış. Tam bir "resmî ağız" açıklaması...

Benim anlamadığım kısım ise en az Mido kadar Mısırlı ve Mido kadar müslüman olan Amr Zaky'nin bu tür saldırılara maruz kalmaması. Yoksa İngilizler bu adamı Brezilya'lı falan mı sanıyor?

09 Aralık 2008

Topaç Corinthians'da



BBC'nin haberine göre Dişlek, Corinthians ile 1 yıllığına anlaşmış. Haberde, Ronaldo'nun Siena'nın teklifini kabul etmediği de belirtiliyor ama Beşiktaş'tan bahseden yok.

05 Aralık 2008

Rodney Rogers


Acı, çok acı bir haber. Ayrıntılara buradan ulaşabilirsiniz. Kenny Smith'in az önce TNT'de dediği gibi, "he can still live".

02 Aralık 2008

Kaptan dediğin...


Futbolu neden bu kadar çok sevdiğimin, en açık sebebi Francesco Totti. Yıllar yılı fanatik bir Roma taraftarı olmamı sağladı, sadece şahsına münasır futbol stiliyle değil, liderliğiyle, adanmışlığıyla, kulübüne olan bağlılığıyla, karizmasıyla. Bilmiyorum, bu eskiye dayanan takibim ve takdirim, gelişmeleri farklı görmemi mi sağlıyor; ancak Totti'nin son haftalarda sergilediği performans, ilk haftalardaki seri mağlubiyetler ile sudan çıkmış balığa dönen ve taraflı tarafsız herkesi şaşırtan başlangıcın gündüz ve gece gibi değişerek bugünkü hâle gelmesinin bir numaralı sorumlusu olduğunu gösteriyor.

Nasıl başlamıştı Roma sezona? Napoli beraberliği normal bir sonuç olarak gözükse de, Mancini'nin gidişiyle iyice yıldız gücünü kaybeden kadro, Totti'nin de yokluğunda Baptista ile takviye edilmiş, peşinde koşulan Mutu kulübünde kalacağını açıklayınca tabiri caizse "koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi denilmişti". Tabii ki Vucinic-Taddei-Baptista hücum hattı yükü kaldıramadı, hücumda top tutamayan takım bir türlü oyun ritmini de oluşturamadı ve seri puan kayıpları birbirini takip etti.

Hayal kırıklığı yaşatan Serie A maçlarından sonra grubun keki olarak gözüken Cluj'a da puan kaptırılınca, yıllardır kaşıkla eklenip kepçeyle eksiltilen Roma kadrosunun yetersizliği söz konusu oldu. Doğrudur, Totti'nin dönüşüne rağmen bu faktör sabit; ancak Totti etrafındakilerin verimini ve özgüvenini de artıran bir kaptan olduğu için, şu anda eski akıcı futbolu sahada görebiliyoruz. Araya Genoa mağlubiyetinin -deplasman basiretsizliği kadar Genaoa'nın sezona çok hazır girmesiyle de alakalı bir kayıp- girdiği dört maçlık bir periyodda iki Serie A ve CL grubunda Bordeaux'dan gelen galibiyetler,takıma bir nebze nefes aldırdı.

İşler toparlanır gibi gözükürken, ligin en zayıf takımları arasına kafadan yazılacak Siena'ya çok verimsiz, tatsız bir futbol oynandı ve işleri rayından çıkaran bir mağlubiyet eklendi galibiyet zincirinin sonuna. Bu noktada, sezonun başında sakat olan ve henüz formunu bulamamış Totti'ye ihtiyaç olduğu çok açıktı, çünkü Inter karşısında alınacak bir mağlubiyet Roma'yı buhranlara sürükleyecekti. Ama Inter ve Mourinho tabiri caizse acımadı ve moralsiz, eksik yakaladığı rakibini dörtleyerek ateşe odunu attı.

Totti'nin hazır olmadığı çok belliydi, zaten ligdeki mağlubiyet serisi de dört maça uzayacaktı; ancak CL'deki Chelsea deplasmanında ilk defa adam akıllı izlediğim Roma maçında, Totti tabiri caizse topu ilerde müthiş tuttu ve dağıttı, eski günlerinden bir kuple sundu ve Roma da onun rakip sahadaki varlığıyla ne kadar farklı oynadığını hatırladı. Bu olumlu ışıklar, Serie A'daki üst üste üç deplasmandan ve üstüste beşinci maçtan sadece bir puanla çıkmayı engelleyemedi; ancak Chelsea karşısında düzelmenin ilk ışıkları görüldü. Totti'nin toparlanmasıyla birlikte, bu maçı takiben, iyi sonuçlar gelmeye başladı.

Devamındaki maçlarda, Roma sadece Bologna ile berabere kaldı, CL'de toparladı, ligde de makul bir noktaya geldi. Totti, Lecce ve Cluj maçlarında birer frikik golüyle taraftara selam etti, ardından da Fiorentina maçında Frey'i avlayan tek oyuncu oldu. Bir nevi, gemisini batmaktan kurtardı.

En büyük taraftar...


Haberini daha önce okumuştum ama görüntüyü ben de yeni izleyebildim. Yer, Yunanistan. Haftaiçi deplasmanda Inter'i yenen Panathinaikos, evinde alt sıra takımlarından Asteras Tripoli'yle oynuyor. Maç 1-1 devam ederken, uzatmalarda genç ve zıpır bir Pana taraftarı sahaya girip slaloma başlıyor. Tam futbolcuların arasına daldığı sırada, Asteras'ın maçtaki golünü de kaydeden Arjantinli Bastia, ufak bir çelmeyle çocuğu düşürüyor ve görevliler tarafından yakalanmasını sağlıyor. İşte buraya dikkat, bunu gören hakem de bir hışımla Bastia'ya direk kırmızıyı çıkarıyor. Oyunun bir an önce başlayabilmesi için, aslında oyunun soğuması işlerine gelirken, bir jest yapmak isterken kendini soyunma odasına gönderilirken buluyor.

29 Kasım 2008

26 Kasım 2008

Fener'den veda


Selamlar. Fenerbahçe, bu akşamki mağlubiyeti ile gruptan CL'de devam etme şansını sıfırladığı gibi, yoluna UEFA Kupası'nda devam etme konusunda da işini bir hayli zora soktu.

Öncelikle, maç özelinde Fenerbahçe adına yapılması gereken en önemli tespit, takımın hem yönetimsel, hem teknik ekip bazında üretim kısmını düşük notla geçmesidir. Zico'nun yönetiminde gelen çeyrek final, haklı bir gurur kaynağı olarak görülse de, yönetimin şampiyonluğu kaybetme dolmasıyla adamı kovup yerine farklı bir sistemi, benzer oyuncularla oynamak isteyen Aragones'i başa getirmesi ile, göz boyayan bir anı olmaktan öteye geçemedi.


Önce yönetimsel açıdan bakalım. Zico bir süreçten geçiyordu, Türk futbolunun da dikkatle takip etmesi, kanıksaması gereken bir süreç. Son yıllarda, ne alâkâ demeyin, sahada yığılan, zaman zaman vefat eden futbolcuları izledik, görüntüleri duygularımızdan ayırdığımızda da ilk olarak "bu kadar yüksek tempo futbolcuya eziyet" dedik. Mourinho ile tanıdığımız, daha doğrusu başarıya giden yolun haritası olarak benimsediğimiz rotasyon hadisesini, günümüzde birden fazla kupada iddialı olan bütün takımların uygulamaya çalıştığını görüyoruz, takip ediyoruz. Burdan şuraya bağlamaktır niyetim: geniş gibi gözüken, ancak 16-17 futbolcunun yükünü çektiği kadrolar ile, zayıf ya da güçlü, iki ayrı maratonun yükünü kaldırmak mümkün değil. Tıpkı, geçtiğimiz sezon ülkenin en iyi takımı olmasına rağmen, ulusal liginde ikincilik ile yetinen Fenerbahçe gibi.

Fenerbahçe yönetiminin, Zico-Aragones değişikliğini yürürlüğe sokarken, sistem benzerliği, kullanılan oyuncu profili gibi faktörleri gözden geçirdiğini hiç sanmıyorum. Durum ortada zaten, Aragones'in büyük bir hoca olduğundan şüphe etmiyorum, nihayetinde İspanya ile yaptıkları ortada, ancak Zico'nun yarıladığı süreci baştan almak zorunda kaldığı da bir gerçek. Fenerbahçe'nin, CL'nin bütün psikolojik-fiziksel-zihinsel yükünü çeken oyuncularının, ligin temposunu hafife almaktan ziyade, iki mücadele arasındaki dengeyi kurmakta zorluk çektikleri ortadaydı.


İkinci kısım, tabii ki oyuncu bazında. Semih kendini Avrupa Şampiyonası'nda ispat ettiğinde, takımın birinci forveti olmaya göz kırptığında, henüz Güiza Fenerbahçe ile sözleşme imzalamamıştı. Bugün çıkan takımın -Semih ya da Güiza ile forvette- Fenerbahçe'nin en iyi seçimi olduğunu düşünüyorum. Yine de, Vederson-Maldonado-Selçuk-Kazım-Semih/Güiza'dan oluşan yedek hattı son derece yetersiz iki kupada başarı elde etmek için. Aragones yazın yapacağı eklemelerle takımın seviyesini yükseltecektir, ama o seviye yükselmesi bir kenarda dursun, olası 2-3 kötü sonuçta takımın başında kalacağı bile meçhul olan bir adamın, istediği yapıyı kurmaktan ziyade -ki şu ana kadar istikrarlı biçimde deniyor- kısa vadeli başarıları hesaplaması da gayet olası.

Maça gelince, Fenerbahçe tıpkı Uğur Meleke'nin aktardığı gibi, defansı ile birlikte orta sahasını blok halinde hücumun dışında tutması sonucu verimsiz hücum etti. Aragones'in sisteminin işlemesi için orta saha oyuncularının kalitesini yükseltmek gerektiğini bizim mahallenin çocukları da söylüyor artık, ancak en azından İspanya'yı izlerken bayıldığımız pas örgüsünün bu kadar içler acısı bir yüzdeyle uygulanmaması gerekiyor, diye düşünüyorum.

Porto'nun Fenerbahçe'den iki galibiyet alarak gruptan çıkmayı garantilemesi gerçekten trajik. Ülke takımları Şampiyonlar Ligi oynarken kılı kırk yarmamız, içeri-dışarı puan durumlarını hesap etmemiz bu tezatlarla ayrı bir anlam kazanıyor. Şampiyonlar Ligi'nde puan hesabıyla gruptan çıkılır, ancak başarı ya da istikrar söz konusuysa, en azından 10 puanı toplamalı bir takım grubunda. Porto, bu gerçeği yansıtırcasına, sadece dokuz puanla yerini garantiledi. Bizim ise istikrar deyince aynı antrenörle iki sene çalışmaktan daha fazlasını anlayabilmek için çok daha fazla sayıda, içinde Türk takımı olmayan, Şampiyonlar Ligi maçı seyretmemiz şart.

fotolar: fenerbahçe resmi sitesi, espn soccernet

25 Kasım 2008

Borat Pachulia

Hawks -Celtics serisinin altıncı maçı sonundan bir röportaj. I'm very excite!

Anorthosis, Cluj kritik dönemeçte

İzlemediğim maça yorum yapmak istemem, dedim, gelgelelim böyle olmayacak galiba. Geçtiğimiz sezon, özellikle ikinci turdan itibaren Şampiyonlar Ligi’ni kendi bakış açımızla, kâh taraflı, olabildiğimiz kadar subjektif biçimde cover etmeye çalıştık. Bu sezon da, bu blogu açarkenki mottomuzun da baskısıyla, aynı şekilde değerlendireceğiz, Avrupa’nın arenasını.

Şimdilik, sezonun sürprize mahâl vermeyen grupları sadece C ve E gruplarıydı. Sürpriz derken, torba hesabı, sezon başında kadrolara bakarak kafamızda yaptığımız bir sıralamadan bahsediyoruz tabii ki. Man Utd’ın grubunu domine etmesi beklenen bir sonuçtu, tam olarak öyle oldu da diyemeyiz, Villarreal’in an itibariyle rakibiyle puandaş olup, bir de aynı takımı misafir edeceği verilerini elde bulundurarak. Villarreal’in İngiltere dörtlüsü ve İspanyol babalarına göre mütevazı görünen bütçesine rağmen, Sevilla’nın yaklaşır gibi olduğu, Lyon’un ve Porto’nun ısırdığı istikrarı; uzun vadeli kontratları daha seçerek veren ve oyuncu kalitesi anlamında Mati Fernandez, Guiseppe Rossi, Nihat, Gonzalo gibi oyuncuları keşfedebilen bir kimliği sahiplenmiş yapısıyla, üst seviyeye geçişi zorlayacağını tahmin ediyorduk. Yine de, sezona çok kötü giren ve hâlâ da formunu bulamamış Man Utd’ın Madrigal’den nasıl bir sonuçla çıkacağını görmek gerek. Barcelona’nın rahat gittiği grupta ise, Sporting kaliteli kadrosunun meyvelerini toplamaya başlamış gibi, Joao Moutinho ve Helder Postiga gibi kaliteli yerlilerin yanına, Vukcevic, Izmailov, Rochemback, Grimi ve Ninja Derlei gibi isimlerle süslemişler.


Chelsea ve Roma’nın ilk iki sırada rahat olmadığı A grubunda, şok başlangıç Roma’nın Chelsea galibiyetiyle biraz dengelendi, Roma deplasmanda Cluj ile belki de grubun en önemli maçını oynayacak. Cluj ilk maçta Roma’yı deplasmanda yenmiş, gruba da ilk iki torbadan dört puanla başlamıştı, ama Bordeaux’ya karşı sıfır çektiler ve bence gruptan çıkma şanslarını da epey azalttılar. Roma son bir ay içinde biraz toparlandı, Totti’nin sakat sakat oynaması ile takım liderini buldu, Baptista da biraz açıldı. Bordeaux’nun kalan maçlarda puan alacağını sanmam, bu sebeple Cluj’un kazannma zorunluluğu doğdu. Şimdilik Roma ve Chelsea ipi göğüsleyecekler gibi duruyor.

Haftanın bir diğer kritik mücadelesi, Kıbrıs’ta Anorthosis ile Werder Bremen arasında oynanacak. Werder de sezona kötü giren kafa takımlardan idi, ligde daha da düşüşe geçtiler ve şu anda bu galibiyetle girdaptan çıkabilirler. Ama momentumun da, seyircinin de, puan avantajının da olduğu bir ortamda oynayacaklar Anorthosis ile, kazanmak tek çareleri ve şu an için bu sürprizi gerçekleştirecek durumda değiller. Açıkçası, Panathinaikos’a içeride 3-0 kaybettikten sonra bu gruptan çıkmayı hak ettiklerini de düşünmüyorum. Panathinaikos Inter deplasmanında bir mucizeye imza atar mı bilemiyorum, ancak Anorthosis kazanırsa en azından bir puana ihtiyaçları olacak, iddialarını son maça taşıyabilmek için.

D ve F grupları birbirlerini andırıyorlar puan dağılımı bakımından, hatta bana komik gelen bir fark mevcut: D grubunda puanlar 8-8-3-3 şeklinde dağılmışken, F grubunda 8-8-3-1 dağılımı var. Benzer başlangıçlardan Liverpool’un ki pek korkutmadı, Atletico Madrid maçında Gerrard’ın aldığı penaltı güldürdü, eski günleri anımsattı. Liverpool için bu sezon işler tersine dönmüş gibi, CL’de ritim bulamadılar ancak ligde zirve ortağı konumundalar. Atletico Madrid’in sezona girişi hakikaten korkutucuydu ama erken form tutmaları hem ligde, hem de CL’de puan kayıplarını üst üste getirdi. Lyon, iki Steaua galibiyeti ile nefes aldı ve Bayern ile birlikte dört takım gruplardan çıkacak gibiler. Atletico, PSV’yi seyircisiz maçta ağırlayacak, olası sürpriz bir mağlubiyet işleri karıştırabilir, yine de Atletico son haftaya iki puan avantajı ile girecek ve Steaua deplasmanına gelecek.


H grubunda Juventus Real Madrid’i formsuzken yakaladı ve affetmedi, daha doğrusu Del Piero affetmedi. Lippi yine almamış milli takıma ve Del Piero da bu durumu anlayışla karşılamış. Ya bi’ bırakın kardeşimya, neyi anlasın herif, her maç beş tane mi atsın milli takımla son bir turnuva yolculuğu yapmak için. Zaten bu milli takım gençleştirme hadisesini de ezelden beridir anlamadım.

Fenerbahçe iki puan ile grubunda sonuncu ve artık ikinci tura kalması mücize olur.Fenerbahçe son iki maçını, içeride Porto ve dışarıda Dinamo Kiev, kazansa bile, son maçta Porto’nun evinde Arsenal’i yenmesi gruptan çıkmasını sağlayacak, ki bu hafta normal şartlar altında geçerse, Porto’nun bi beden ufak Arsenal’i yenmesi sürpriz olmaz. Bu noktaya işi bırakan takımlardan, sadece gerçek şampiyonlar ve çok iddialı kadrolar kalkabiliyorlar, son yıllarda. Yine de Porto-Fenerbahçe maçı, haftanın kritik maçları arasında üçüncü sıraya konulabilir, Porto-Kiev ekseninde düşünülünce.

fotolar: espn soccernet

Keyifsiz Lig


Dün akşam ve bugün yayınlanan spor programlarında, gazetelerde, internet sitelerinde herkesin şikayeti ligimizdeki futbol kalitesinin düşüklüğüydü. Evet ligin kalitesi düşük ama bunu o hafta atılan gol sayısıyla belirlemenin mantığını çözmüş değilim. 9 maçta atılan gol sayısı 12, peki en kaliteli lig olarak kabul ettiğimiz, izlerken ağzımızdan salyalar döktüren Premier Lig'de durum ne?

10 maçta 15 gol. Üstelik bizdekine benzer bir şekilde Manchester, Liverpool, Chelsea gibi şampiyonluk adayı 3 takım 0-0 berabere kalırken iç karışıklık yaşayan Arsenal, City deplasmanında 3-0 yenildi.

"İşte demek ki Premier Lig de kalitesizmiş" demeye getirmiyorum, konunun gol sayısıyla ilgisi olmadığından bahsediyorum. Haftanın en felaket maçı olarak değerlendirebileceğim Everton-Wigan maçı "bile" bizim 9 maçtan daha eğlenceliydi.

En azından bir tarafta Titus Bramble var...

21 Kasım 2008

İşin şov yönü

Geçtiğimiz sezonun unutulmaz final serisinden haftalar önce Celtics ve Lakers'ın final oynamaya en yakın takımlar olduğundan bahsedilirken ve takımlar turları geçip bu argümanı güçlendirirken, sağda-solda okuduğumuz klasik yorumlar, hakemlerin de bu ikiliye ince ince yardımda dokunacakları yönündeydi zirâ yıllarca süregelen rekabet ve ligin en köklü ve final serilerinde en çok oynamış iki takımının yıllar sonra kapışmasının getireceği rating düzeyinin diğer eşleşmelerle kıyaslanamayacağı düşünülüyordu.

Bu fikrin çok açık şekilde doğru olmasıyla beraber, finale hak ettikleri şekilde ulaştıklarını da belirtmek gerek; ancak belirtmek gereken başka bir doğru da var ki, o da iki takımın da bu finali sunuş ve finale hazırlık açılarından ligdeki diğer 28 takımdan -son yıllardaki final gediklisi San Antonio da dahil- çok daha önde oldukları.

Boston Celtics'in introsunda önce Diddy'nin Come With Me'si ile Lakers oyucuları çağırılıyor, akabinde ışıklar sönüyor ve yayınlanan gaz görüntü üzerine çakılan Requiem for a Dream müziğiyle hazırlıyor, sonra PP'nin çığlığını takiben 50 Cent'in Ayo Technology'si ile oyuncuları anons ediyor.

Lakers final serisine ayrı hazırlanmış, Celtics oyuncuları çağrıldıktan sonra ışıklar sönüyor ve skorbordun etrafından bir perde iniyor, Jay Z'nin Ain't No Love şarkısı eşliğinde Celtics - Lakers serisinin geçmişten günümüze görüntüleri gösteriliyor, yıllardır beklediğiniz final ayağına, sonra da "Right Here, Right Now" yazıyor perdede, sonra perde iniyor ve Lakers oyuncuları çağırılıyor. Perdedeki videoda iki takımın demirbaş objelerini görmek mümkün, eski Boston Garden ve 80'lerin Lakergirls'ü, yani rekabete övgü ve saygı var.

Video: Boston Celtics pre-game intro / Game 1 of 2008 Finals
Video: LA Lakers pre-game intro / Game 3 of 2008 Finals

19 Kasım 2008

Uluç matematiği


1. bölüm,

Aykut Hoca, 'Fenerbahçe maçı kazansın' diye elinden geleni yaptı. Şimdi diyecek ki 'Hıncal ağabey ne alakası var.' Niyeti kötü olmayabilir ama 'bilinç altında neler var' kendi de bilmiyor, ben de bilmiyorum. Pozisyonu yok maç boyu Ankaraspor'un... Son 10 dakikada De Nigris oyuna girdi, 3 gol pozisyonu buldu. O De Nigris nasıl 80 dakika kenarda tutulur? De Nigris, Türkiye'nin en iyi santrforlarından bir tanesi. Sen De Nigris'i kenarda tutarsan Ankarasporlu oyuncu, hocasının niyetinin ne olduğunu anlamaz mı?

- Basit hesap, 10 dakikada üç pozisyon bulan De Nigris, 90 dakikada 27 pozisyon bulup min. üç gol atar, Ankaraspor da böyle bir forvetle kimseye kaybetmez. Öyle ya, Ankaraspor bu formülü nasıl keşfedemedi şaşırmak lazım.

2. bölüm,

Bu G.Saray kadrosundan iki ayrı takım çıkar. Biri İnönü’de Beşiktaş’la oynar, yener. Diğeri Şükrü Saraçoğlu’nda F.Bahçe ile oynar, onu yener. Bu Galatasaray Fenerbahçe'ye fark atar.

Ben öyle demedim. 'Bu Galatasaray Fenerbahçe'ye fark da atar, fark da yer' dedim. Türkiye'de Fenerbahçe farklı kazanır diyen tek spor yazarı da benim.

-
Büyüksün baba.

Yasaklar ve Torino'lu


Sıkıldık... Yasaklara boğulmaktan, dikte edilmeye çalışılmaktan, kısıtlanmaktan, engellenmekten, yasalardan, yöneticilerden. Karartılmaktan, dolayısıyla kararmaktan, dışardan olmaktan. Youtube yasaklanalı 689, blogger yasaklanalı ve dolayısıyla bizim Torinolu'ya son mesajımızı gireli 30 gün oldu, televizyonda programlar yapıldı, gazetelere yazılar taşındı; ancak hâlâ aynı yasa aynı yerde duruyor. Öyle bir ülke ki, kendi kendimizi yasaklama hakkına sahibiz, ya da kıl olduğumuz herhangi birini, bir kaç tık ötede duruyor bu imtiyaz, hem de hayatta önümüze sunulan fırsatların hiçbirinin olmadığı kadar yakınımızda. Komik mi? Değil, ama buna da güldürmeyi başaracak birileri vardır elbette etrafta, bu eleştirileri yapıp sonra aynı yasaya alet olan kurum ve kuruluşların sahnelediği perde perde parodi mi, yoksa bu duruma anlam veremeyen bizlerin çırpınışları mı daha elzem geliyor, bilemiyorum. Alet mi oluyoruz bu oyuna? Bunu da bilemiyoruz, göremiyoruz. Bildiğimiz bir şey var, yasağa karşı mücadele edeceğiz, ama bunun için yazmak doğru mu, değil mi çözemiyorum. Sadece bizim değil, büyük kısmı bir şekilde birbirini tanıyan, okumuş, tüm kısıtlamalara rağmen araştırmayı ve özümsemeyi seven, brbirini destekleyen bir komünü de çürüten bu rezilliğe son vermek için umarım ön ayak oluruz ve birilerini uyandırırız. Torino'lu parodisi ise, kaldığı yerden devam edecek, perde indiğinde aynı yerde kalana kadar.

23 Ekim 2008

19 Ekim 2008

NBA yıldız adayı sokağa inerse

Herkes hayatının bir evresinde sokak basketboluna dahil olmuştur. Muhtemelen Devin Harris de öyle. Yine de, profesyonel basketbolcuların sokak sahalarında neredeyse hiç gözükmemeleri de kaçınılmazdır. Sonuçta o da basketbol, bu da basketbol ama hesapta olmayan bir sakatlık çıkma ihtimali var, acayip bir hareket yiyip rezil olmak var. Yıldızlar sokaklardan uzak tutan bu tırs hadisesi mi, yoksa sene boyunca basketbol oynamaktan bıkmış-usanmış olmaları mı bilemiyorum.

Bana kalırsa, NBA yıldızları elbet sokağa inmeli, o güneşin, sert zeminin, hakemsiz basketbolun falan keyfini çıkarmalı... Ama bunu yaparken asla Devin Harris gibi yapmamalı. Avrupa'da basketbola en uzak ülke hangisi dersiniz? Galler, Lüksemburg falan diyenler olacaktır. Ama üst klasman spor ülkelerinden bu işe en uzak olanı elbette İngiltere. Orda da, bu videodan sonra öğrendim ki, bir sokak basketbol komünü varmış profesyonel ligden daha popüler olan.

Stuart Tanner da bu oluşumdan biri. Tabi oluşum denmez de, tanınan bir herif ilgilenen halk arasında. NBA Europe hadisesi için Londra'da bulunan (Ne arıyosa NBA İngiltere'de) Nets oyuncusu Devin Harris'e Amerika'lıların pick up game olarak adlandırdıkları ayaküstü bir maç teklif ediyor, teke tek. Devin Harris de her ne hikmetse kabul ediyor. Laubali tavırları normal, sonuçta herif NBA'de iyi kötü el üstünde tutulan bir adam, genç, yetenekli, karşısındaki tipin de basketbolla alakası yok, kot-kazak falan takılıyor, espri sandı heralde bizim Devin. Sonra zor bir şut geliyor el üstünden, Devin hafiften uyanıyor hadiseye ama Stuart kardeşimiz hayatı boyunca karşısına çıkacak bir duruma sokuyor onu. Yazık, diyecek bir şey yok, havanı yesinler koçum.




Stuart Tanner Vs Devin Harris
Yükleyen MisterRrr

18 Ekim 2008

RIP Alexei (1989-2008)


Alexei Cherepanov.

Şimdi Rusya dediğinde aklına Petersburg'un dilberleri, Kremlin'ler falan geliyor ya geçeceksin onları. Bizimkiler zamanında dudak büküp, eyvallah dememiş boşuna Altaylar'a. İşte oralarda, Çin'e Moğolistan'a falan komşu, arka sıralarda doğarak başlıyorsun hayata. Doğu Rusya'da fabrikalar arasında geçecek bir hayat için fazla yetenekli Cherepanov. 17 yaşında, NHL yıldızı diğer Ruslar'ın o yaşlarda atamadığı kadar gol atıp, 17 golle Rus Ligi'nin çaylak rekorunu kıracak kadar. O çaylak sezonun hemen sonunda, ta ki bir sabah kalktığında Altaylar'ı değil, Central Park'ı görmeye başlayacağı New York Rangers'a draft olacak kadar.

89'lu bir Orta Asya çocuğu için işler bundan fazla iyi gidebilir miydi, sanmıyorum. Rangers önümüzdeki sezon için kontratını hazırlamıştı onun için. Orta Asya falan diyorum da "local hero" olduğun bir takımda sopa sallıyorsun sonuçta, sporcu hayatı, hem de seneye New York'tasın, sözler verilmiş, kafan rahat. Muhtemelen ev bakmaya falan gidilmişti. Belki kız arkadaşı da vardı, beraber gitmişlerdi. Üstelik şimdiki takımında sezon başında Jaromir Jagr’ı transfer ediyor, -bilen bilir, hokeyin gelmiş geçmiş en iyi bir kaç oyuncusundan biridir-, adam kariyerinin sonlarını senle geçiriyor. Yetenekleri geç, böyle efsane olmuş kült bir herif, sana mentörlük yapıyor....

Moskova.

Deplasman.

3., yani son periyotta kenara geliyor Jaromir ve Alexei. Konuşuyorlar benchte. Belki maç hakkında, belki de Jagr bir püf noktası, bir numara anlatıyor genç adama. Belki de NHL'deki son 3 sezonunu geçirdiği New York'u anlatıyor, nerede yediğini, nerede içtiğini, takıldığı kulüpleri.. Sessizlik. 19 yaşındaki Alexei yere yığılıyor. Hayatını değiştirecek voleyi vurmak üzere olan genç adama izin vermiyor hayat, çalıyor son düdüğü. Ne dördüncü hakem var ne de elektronik tabelası, oracıkta ölüyor Alexei.

Kardiyobilmemne. Bildiğin kalp işte. Tam teşhis konamamış. Besbelli, kalp daha fazla dayanmıyor bu kadar yolunda giden bir hayata.

..

...kenara geliyor Jaromir ve Alexei. Konuşuyorlar benchte. Sessizlik. 19 yaşındaki Alexei yere yığılıyor...

Ölen birisi var ortada, trajedi var, bozuk para gibi yuvarlanıp giden hayalleri var. Ve o bozuk paranın bir de tura yüzü var. Jagr'ı düşünün o anda. Yaptığın sporun yaşayan efsanesisin. Kariyerinin de sonlarındasın, onca geçen senede bir sürü şey görmüşsün, tecrübe etmişsin. Kendi geçtiği yollardan geçmeye hazırlanan bu çocuğa öğretmek istediği şeyler var, belki kariyeri boyunca başına bela olan kumar problemini bu çocuğun da yaşamasını istemiyorsun, o çocuk da muhtemelen ağzının içine bakıyor Jaromir'in. Belki de idolü. Dünyada kaç insanın idolü ona mentörlük, ağabeylik yapar, nedir bunun gerçekleşme ihtimali?

Jagr, sadece, kumarı fazlaca seven, ayyaş bir Çek hokey starı değil. Soğuk savaş sırasında ülkesinin politik olarak liberalleşme çabalarının simgesi olan Prag Baharı döneminin ve akabinde bundan rahatsız olan Varşova Paktı ülkeleri tarafından Çekoslavakya’nın istilası sırasında hapiste ölen büyükbabasının anısına, olayların gerçekleştiği 68 yılını, kariyeri boyunca forma numarası yapan, belli bir dünya görüşü olan bir adam. NY Rangers’ın yardımcı koçu, birkaç ay önce Alexei’in ne durumda olduğunu görmek için Rusya’ya gelip, ikiliyle yemek yediğinde, Jagr’ın Alexei’in performansından ve potansiyelinden dolayı ne kadar heyecanlı olduğunu da söylüyor.

Belki de kendini gördüğü o çocuk, Alexei, yıkılıyor yanında, konuşurlarken. Ne hisseder bir insan bu durumda, nasıl bir tepki verebilir, kestiremiyorum. Ya da şu an ne durumdadır? Düşünüyor mudur en son ne konuştuklarını, pişman mıdır eğer çocuğa ne kadar yetenekli olduğunu söylemediyse hiç ya da o ana geri dönse son tavsiyesi ne olurdu Alexei'e diye düşünüyor mudur gece yatarken aklına geldiğinde. Videosunu buluyorum, bakıyorum ne yapıyor diye. Muhtemelen şok olmuş, tepki veremiyor, ne müdahele edebiliyor yerde yatan öğrencisine, ne de taşıyabiliyor çocuğu. Çıkıyor kareden..

..

Henüz 2 senedir profesyonel olmasına rağmen, Omsk'ta kahraman haline gelmiş olan Alexei Cherepanov'un bu kısa metrajlı hikayesi ve hayalleri ise, binlerce taraftarın/hayranının/insanın katıldığı bir cenaze töreniyle sona eriyor.

Not: Buz hokeyi uleması değilim, öyle de davranma niyetinde değilim. Ortalama diyelim, öyle bitirelim. 90'ların sonunun Red Wings'i ve büyük kaptanı Yzerman'dır benim için hokey. Kendisine selamlarımı gönderiyorum buradan.

Not 2: Yine o kadrodan, dünyanın en iyi orta oyuncularından, efsane pasör Igor Larionov da, Alexei'in ölümüne en sert tepkilerden birini göstermiş, salonda ambulans olmaması nedeniyle. Kendisi, NHL'e rakip olmaya başlayan Doğu Avrupa takımları arasında oynanan KHL liginin kurucularındanmış. Hall of Fame olacak haberi de aldım, ona da tebrikler.




Yossi Benayoun



Yossi'den, Letonya hocası Starkovs'a kartlık hareket.

17 Ekim 2008

Spor Skandalları #3: Ali Dia

Chuckle Brothers'la başladık, şu meşhur Greame Souness hikayesini de yazalım başlamışken. Meşhur hikayeyi BBC'nin forumlarından birinde okumuştum, sağdan soldan bulduklarımla buraya da aktarayım.

Souness, Southampton'ın başındayken bir telefon alır. Arayan George Weah'tır, Milan'ın efsane oyuncusu Weah, kuzeninin çok yetenekli bir futbolcu olduğunu hatta milli takımda 10 küsür maça çıktığını ve mutlaka alınmasını önerir. Mevzubahis olay 1990'larda olduğundan Souness interneti açıp Google'da aratamaz, youtube'da videolarını izleyemez. Elemanı bulur getirir, 1 aylık da sözleşme yapar. Kahramanımızın ismi Ali Dia'dır.

Ali Dia takımla antremana çıktığında takımdakiler "yeni eleman"ın pek de iyi olmadığını farkederler. Kaderin garip bir cilvesi, Dia'nın da yer alacağı "reserve" maçı, sahanın yağış nedeniyle suyla kaplanması neticesinde iptal edilir. Dia ismini Leeds United maçının yedekler listesinde görür.

Leeds maçının 32. dakikasında Souness, Matthew Le Tissier'i oyundan alır ve yerine Ali Dia'yı koyar. Eleman kabus gibi oynar. Le Tissier, Dia'yı "Bambi on ice" olarak tarif ediyor, taraftarlar ise "Bir fil kadar narin".

Souness bu rezilliğe 53 dakika daha tahammül edip arkadaşı oyundan çıkarır.

Asıl bomba sonra patlar. Kendini Weah olarak tanıtan kişi, Dia'nın menajeri çıkar. 2 haftalık şakadan sonra kontratı feshedilir. Dia kendini amatör takımlardan Gateshead'de bulur ve 8 maç sonra kendisinden haber alınamaz. Bu transfer de İngiltere'nin basın organlarının hemen hepsinde en kötü transferlerde ilk 10'a girer. Ali Dia, The Times'a göre ise en kötü 50 oyuncu sıralamasında bir numaradır.

Videoda Le Tissier'in Dia hakkındaki görüşlerini izleyebilirsiniz.

Chuckle Brothers

80'lerin sonunda başlayan bir komedi programı, Chuckle Brothers. Bizdeki muadiline ne örnek gösterebilirim bilmiyorum, konumuz da bu değil zaten.

Chuckle Brothers; Titus Bramble ve Jean-Alain Boumsong'un beraber oynadıkları 1.5 sezonda kazandıkları lakap. Program o kadar komik olmalı ki bu ikiliye böyle bir paye verilmiş. Newcastle'ın, Boumsong'un takıma katıldığı 2005 kışında teknik direktörü tanıdık bir isim; Greame Souness. Kendisi ile ilgili hoş bir detayı da ileriki günlerde buraya ekleyebiliriz. Souness'in takımda bulunduğu dönemde -şu an da tepki çeken- yüksek maliyetli, düşük performans gösteren oyuncu transferleri nedeniyle başının çok ağrıdığını da söyleyebiliriz. Titus gibi inanılmaz bir yeteneğin yanına yine onun kadar pimi çekilmiş bomba kabilinden bir adamı koymak da bir teknik deha örneği.



Souness ve Boumsong'un isimlerinin birlikte anıldığı başka bir platform ise, "Stevens Inquiry" olarak bilinen polis soruşturması. Detayları uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, sadece Souness'in bu soruşturmadan aklandığını ancak Boumsong transferi sırasında onun Rio Ferdinand, John Terry ayarında bir katkı sağlayacağını düşündüğünü belirtmesini ekleyebiliriz. İlginç olan ise; Boumsong kalitesinde bir adamın 8.2 milyon pounda Rangers'tan alınırken, Rangers'ın bu oyuncuyu Auxerre'den bedelsiz almış olması ve Sir Bobby Robson'ın -Boumsong henüz Auxerre forması giyerken- bedelsiz dahi olsa bile bu oyuncunun Newcastle'a katkı sağlayamayacağını belirtmiş olması.

Futboldan anlamak böyle bir şey işte...

16 Ekim 2008

Gecenin en iyi 10 golü #2

10 - Pavel Sitko, FC Vitebsk - Belarus vs İngiltere, 1-1

1-0 mağlup oynayan Belarus'ta , zamanında Fatih Terim'in Milan'a getirdiği Kutuzov şık bir ara pasıyla, son Şampiyonlar Ligi maçında Juventus'a karşı 1 gol 1 asist yapan Stasevich'i buluyor. Karşısında dünyanın en overrated beklerinden biri ve dolayısıyla İngiliz milli takımının en kötü oyuncusu olan Wayne Bridge'i bulan Stasevich, önce şık bir çalımla Bridge'i yatırıyor ve arka direğe hareketlenen Sitko'ya al da at dercesine bir top yolluyor.

9 - Mario Balotelli, Inter - İsrail U21 vs İtalya U21, 0-2

Elemelerin en güzel 10 golü diye niyetlenmiştim, ta ki Balotelli'yi izleyene kadar. Başlığımız "elemelerin" değil, "gecenin" olduğuna göre, bu açıktan yararlanabiliriz. Balotelli'den iyi bir kontrol ve ceza saha dışarısından, kendisini bu kadar boş bırakan İsrail defansına kestiği ceza.

8 - Andrey Arshavin, Zenith St. Petersburg - Rusya vs Finlandiya, 3-0

Kendi kalesine attığı iki golle gardı iyice düşen Finlandiya karşısında, Arshavin, rakibin iki veteran stoperi, Hyppia ve Tihinen'in arasından ne kadar hızlı olduğunu gösterircesine geçiyor. Jaaskelainen'i de geçen Arshavin dar açıdan sol ayağıyla topu ağlara yollayıp, klasikleşen dripling gollerine bir yenisini daha ekliyor.

7 - Ivan Rakitic, Schalke 04 - Hırvatistan vs Andorra, 1-0

Kısa mesafeden örümceği alan, klas bir frikik golü Rakitic'ten.

6 - Wayne Rooney, Manchester United - Belarus vs İngiltere, 1-3

Bu da içerisinde bireysellik kadar takım oyununu da yansıtan, gecenin iyi gollerinden birisi. Bridge'in soldan içe verdiği pas, Rooney'nin topun üzerinden atlayıp hemen depara kalkması, Rooney ile çıkan defansın dengesinin bozulup, topun tek hamlede Rooney'e gelmesi, Rooney'nin vücut çalımı ve bitirişi.

5 - Andres Iniesta, Barcelona - Belçika vs İspanya, 1-1

0'a yakın bir açıdan kaleciyi yatırmak ve bu tip bir gol atmak pek kolay bir iş olmasa gerek. Euro 2008'in kahramanlarından Iniesta, zoru kolay gösteriyor bu golde, kaleci Stijnen'in biraz erken yatmasının da golü daha estetik gösterdiğini söylemek gerek.

4 - Milos Krasic, CSKA Moskova - Avusturya vs Sırbistan, 0-1

Sağ çaprazdan, uzak köşeye beklenmedik bir şut çıkarıyor Krasic. Manninger kuşkusuz beklemiyordu bu vuruşu.

3 - Mario Balotelli, Inter - İsrail U21 vs İtalya U21, 0-1

Yine Balotelli. Bu sefer Juninho/Hooijdonk mesafesinden, inanılmaz bir frikik golü. İnanılmaz kelimesinin NBA sezonunda anlamını yitirdiğini de yeri gelmişken söyleyeyim, içimde kalmasın, "bilmiyorum bana katılacak mısın sevgili okuyucu".

2 - Steven Gerrard, Liverpool - Belarus vs İngiltere, 0-1

Gerrard..

1 - Piotr Trochowski, Hamburg - Almanya vs Galler, 1-0

Toshack'ın Galler'inin Almanya'ya, hem de deplasmanda, bu kadar direnmesini kimse beklemiyordu ama maçı Trochowski aldı. Önünü açana kadar sabırla beklemesi ve uzak köşeye, kalecinin uzanamayacağı, maç kazandıran düzgün bir vuruş.

Eh be!

Başlığa bakınca acayip bir isyan halindeyim sanılmasın. Kötü futbola -ki fena da oynamadık-, kaçan gollere, kaybedilen puana ya da puan kaybedilen takımın Estonya olmasına sıkıntı yapmıyorum dünkü müsabakadan sonra.

Sorun hep aynı daire içinde dönüyor olmamız, ülke olarak. Bosna maçından önce "eksikler bahane değil" idi, Estonya maçına geldik üç gün sonra, bir gün evvel içeride ezerek 1-0 yendiğimiz -Sergen abimize ifade için teşekkürler- Belarus'a deplasmanda iki yan topla kaybettiğimiz maçın hemen ardından.

Şimdi düşünüyorum, Gökhan Zan ve İbrahim Toraman ile yıllarını harcayan Beşiktaş camiası İbrahim Kaş'ı görünce iç çekiyor mudur? İbrahim Kaş ışığında, yıllardır u17-19-21 takımlarıyla ortalığı kasıp kavurmasına rağmen klübünde parlayamayan düzinelerce genç futbolcu ne düşünmüştür maçı izlerken? Belki de sorun budur, plansız ve programsız hareket etmekten, 25 kişilik geniş kadroları sezon başında istifledikten sonra bunları kullanamamaktan geçiyordur başarısızlığa çıkan yolumuz.

Aklımda çok soru var aslında ama en basitiyle başlayalım. Dün maçı kazanabilirdik, eğer Fatih Terim biraz olsun bu maçı almak isteseydi çevirecek hamleleri yapardı gibi geliyor bana. Ekol oluşturmaya kasan ekol teknik adamımız, büyük ihtimalle "bu maçı bu düzenle almalıyım" egosuyla savaştı maçın ikinci yarısında, hatta ilk yarının son diliminde. Nuri'nin Estonya'ya işlemediğini 35. dakikada gören bir teknik direktör, 70. dakikada Yusuf'u almazdı yoksa oyuna, kurtarıcı olarak. Hatta Yusuf'u alınca onu Aurelio'nun yerine çekip, daha hızlı ve kuvvetli olan ancak ileride top dağıtma işini kıvıramayan Aurelio da asıl mevkisinde kalır, Estonya son dakikalarda cesurca ileri çıkıp zamanı yemezdi en azından.

Çok fazla kısır döngü içinde boğulduk sanırsam, Ertuğrul'un adamlığı, Servet'in açıklamaları, klübün Aziz Yıldırım'a borcu derken futbolun teknik taktiğini konuşmaz olduk. Dün de televizyonlarda aynı muhabbet, maç bitmiş puan gitmiş, hala "Terim'in aklında klüp takımı var" ya da "Mevlüt bu maçı alacak futbolcu değil" tarzı kalıplar.

Her neyse isyan yok dedik, onlar yapmıyo ben yapıyorum da demiyorum ama alırdık dünkü maçı, en azından Nuri'yi oyunda tutup biraz daha defansif bir role kaydırarak, ikinci forveti bu maçı düşünerek daha kalıplı bir oyuncudan seçerek bu işi becerebilirdik ancak Batuhan'la fırçayı yiyen Terim pek risk almadı en başından itibaren. Belçika ve Bosna'nın halen önündeyiz, bu herifler bir de birbiriyle oynamadılar daha, biri diğerinden 6 puan almadığı takdirde -ki bunun Bosna olmasına ihtimal vermiyorum, Belçika olursa da dışarda Belçika'ya kaybedceğimizi düşünmüyorum- zaten bizi geçmeleri zor. O yüzden gruptan çıkmak konunda bir endişem yok.

Puanı verdik ama iyi oynadık, pozisyon bulduk. Zaten iki maçtan 6 puanla çıksak ayıp olurdu tarihimize. Yine de ben yeni milli takımdan memnunum, seviyorum eskisine göre.

15 Ekim 2008

adam olmak istemiyorum #1

Gerçekten uzakta, gerçekten yalnız bir ülke. En azından, buradan öyle görünüyor. Noi’nin dediği gibi, sümük gibi sallanıyor dünyanın üzerinde İzlanda; iflas ediyor diyorlar, bilemiyorum. Buradan kötü olabileceğini hiç zannetmiyorum. İkinci liglerinde, orta sahanın ortasında oynayamaz mıyım, yahu? Oynarım gibi geliyor, part time; kalan zamanlarda balık tutarım, masa silerim. Hem ben soğuğu severim, vikingim ben. Ama sahile yakın bir ev isterim, hacı. Oraların denizine vereceksin sırtı, kahve olacak elinde, şekersiz, zift. O zaman değme keyfime. Lee Sharpe top oynamaya gitmedi herhalde Grindavik’e, sırtı denize vermeye gitti. İkinci ligde oynarım be hacı, olmadı kiralarlar üçüncü lige, b kategorisine, c kategorisine, amatöre, baraka falan da olur ya. Hem yabancı dile yatkınımdır, öğrenirim hemencecik İzlandaca’yı. Ama bu İzlandaca işine bir çözüm bulmamız lazım, vasat bir kelime. Baydım be hacı, sol bek falan da oynarım, keserim ayağımın dışıyla. Video izlemeden sorumlu yardımcı antrenörlük falan yaparım.

00:38 15.10.08 Ev, oda, Ny Batteri

14 Ekim 2008

Bayram Tutumlu #1

Arda, Maradona entry'si girince doğal olarak aklımdaki seriyi başlatmak geldi. Ne serisi peki?

Bayram Tutumlu, öyle veya böyle, dünya futboluna kattığımız kült karakterlerden biri. Ankara'da yaşayan Diyarbakır'lı bir çocukken, 14 yaşında yurt dışına giden ve şu an 10 dil bilen, futbolun en ünlü menajerlerinden birisi. Bayram Tutumlu'ya şöhreti getiren tabi ki Maradona'yla olan arkadaşlığı. Futbolcular, Maradona, menajerlik falan diyince Bayram Tutumlu'da ister istemez iyi hikaye ve resimler var.

Startı verelim, ara ara devam ettireceğim. Mourinho'yla başlayalım, Tutumlu, anlattığına göre, Barcelona'da stajını tamamlayan Mourinho'yu 99-00 sezonu ortasında, istifa eden Rıdvan'ın yerine Fenerbahçe'ye önerir. İstanbul'a kadar gelir Jose ve beraber İstanbulspor maçını izlerler ama Fenerbahçe tercihini Zeman'dan kullanır. Tutumlu'nun hikayesi böyle.

Mourinho'ya ne mi olur? Orasını da ben anlatayım, ertesi sezon 4. haftada kovulan Heynckes'in yerine Benfica'ya teknik direktör olur. İyi geçen 2 ay sonra Jose, farklı kazanılan Sporting derbisi sonrasında sözleşme uzatmak ister, reddedilince de istifa eder. Ertesi sezon yine sezon ortasında geldiği Leiria'yı 5. yapar ve Porto hikayesi başlar, gerisini biliyorsunuz zaten. İnce belli de yakışmış eline.

La Vida Tombola



Mekan Buenos Aires, Manu ve arkadaşı çalmaya başlıyor. Maradona ve Kusturica arabadan iniyor. Emir'den bir "a pat in the back" geliyor. Akabinde El Diego yürüyor biraz, duruyor ve huşu içinde izliyor. Film şeridini biz de görüyoruz, içimiz titriyor. Aldığı en güzel hediyelerden biridir herhalde.

12 Ekim 2008

Titus "Oh Dear" Bramble


Üstte görmüş olduğunuz şeker şeyin ismi Titus Bramble. Ne zaman Türk medyasında defans oyuncularının inanılmaz hatalar yaptığından bahsedilse, aklıma bu şirinlik muskası gelir. (Tamam, kendisi de yardımcı oluyor kendini hatırlatma konusunda)

Bu arkadaşı özel kılan şey; gol atabilme yeteneğidir. Hani geçen sezon Edu sayesinde bir defans oyuncusunun ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrenmiştik ya, Edu bu balküpünün yanında Cannavaro, Nesta kabilinden bir adam sayılabilir.

Alttaki linkten yaptığı akıl almaz hareketleri izleyebilirsiniz, hatta youtube'a ulaşabilenler kendisiyle ilgili FIFA realisim test videosunu da mutlaka izlesinler.

Son olarak; arkadaşı, üstü açık bir BMW M3'e 5-6 kişi sığdırıp kaza yapması sebebiyle Premier Lig görmüş Solaryum Faruk olarak da adlandırabiliriz. Diğer nickname'leri ise; "Oh dear... Oh dear..." , "Oh god! Titus did it again..." , "Bramble has a brain melt. Again..."

http://www.dailymotion.com/video/x6qy5i_the-legend-that-is-titus-bramble-d_fun

07 Ekim 2008

Sen omurgasız hayvanları bilir misin Züleyha?

Milyon dolarlar harcatan, Avrupa’da hedeflerini isimsiz Metalist’e elenerek kapatan Beşiktaş’ta tribünlerin boşalmasını sağlayan ve izleyenlere işkence çektirenlerin, takımı kişiliksiz, onursuz hale getirenlerin sonunu merak bile etmek istemiyorum.Kimse kalkıp da, Başkan Yıldırım Demirören ve yönetimini suçlamasın. Oyuncuları aldıranlar, saha içinde oynatanlar teknik patronlardır. Yani Ertuğrul Sağlam. Taktik, kondisyon ve oyuncu tercihlerinin tek yetkilisidir. Parayı doğru yerlere harcatıp yetkini doğru kullanacaksın. O zaman Chelsea’den, Jose Mourinho’yu neden postaladılar!

İsmail ER

03 Ekim 2008

Anorthosis Mağusa

Şampiyonlar Ligi tarihinde ilk Kıbrıs takımı olmasının yanı sıra belki de yine Şampiyonlar Ligi tarihinde kurulduğu ve ait olduğu şehirde oynayamayan tek takım Anorthosis Famagusta. Zira bizim Mağusa ya da Gazi Mağusa olarak bildiğimiz Famagusta şehrinin takımı olmasına rağmen 1974’teki harekattan beri Larnaka şehrinde; aynen Güneydeki birçok Türk kulübünün artık kuzeyde, Kuzeydeki daha birçok Rum takımının da artık Güneyde olduğu gibi.

Önce Trabzonspor’la eşleşince adını duyduk bu takımın. Bizim ‘yavru’ vatana eş tuttuğumuz bir ülkeden olduğu için Trabzonspor için çantada keklikti. Bir Kıbrıs takımının muhatabı KKTC’den bir takım olabilirdi ancak, değil mi? Trabzonspor gibi Türkiye’de bile hatırı sayılan bir takımı elemek bir Rum takımının haddine olamazdı. Üstelik Trabzon, milliyetçilikle adı beraber anılan bir şehir olma sürecindeyken böyle bir rakip bulmuştu kendine. Larnaka’da 3-1 biten ilk maç soğuk bir duş gibiydi. Rövanşa bakılacaktı. Trabzon’da Trabzonspor sadece 1–0 kazanabilince durum futbolun enteresan yüzünü ortaya koyuyordu.

Famagusta daha sonra Palermo ve Tottenham ile Uefa Kupası’nda maçlar yapsa da Trabzonspor’u elemiş olmanın dışında bir şeyler gösteremedi.. Taa ki bu seneye kadar. Kıbrıs şampiyonu olarak Şampiyonlar Ligi’ne ön elemelerden katılıyordu Famagusta.

2. Tur ön elemede Rapid Wien’i eleyince herkes öyle sürprizler her zaman olur dedi. Olympiakos ile eşleşti Famagusta. Yunanistan ile Kıbrıs Rumları arasında ‘yavru’ vatan gibi saçma bir adlandırma var mıdır bilmiyorum. Yoksa da benzer bir saçma tamlama vardır diye düşünüyorum. Famagusta’nın ağabeyi diyelim biz Olympiakos’a. Kendi sahasında 3 tane attı Famagusta. Rövanşta ağabeyler işi bitirir diyenler Trabzon’da olduğu gibi fena yanıldı. Şampiyonlar Ligi gruplarına bir Kıbrıs takımı geldi.

Grupta Avrupa’nın en golcü takımlarından Bremen değil gol, pozisyon bile bulamadı. Ve en son, diğer büyük ağabey Panathinaikos 3-1’lik mağlubiyetle ayrıldı Larnaka’dan. Grupta Inter’e rakip kim olabilir diye düşünenlerin listeye almadığı Famagusta şimdi 4 puanla Inter’in arkasında ve gruptan çıkması hiç de imkansız gözükmüyor, çok kolay olmasa da.

‘Anorthosis’ yeniden kurulan, yeniden yapılan anlamına geliyor. Fakat bu yeni kurulmadan 1974’teki taşınmayla alakası yok. 1911’den beri adı bu. Famagusta ise daha önce de bahsettiğim gibi artık Türk yönetiminde olduğu için Rum kulübünün terk etmek zorunda kaldığı şehrin adı.

KKTC UEFA tarafından tanınmıyor. Famagusta KKTC yönetiminde bir şehir. Ve Anorthosis Famagusta UEFA Şampiyonlar Ligi’nde belki de tur atlayacak.

Futbol garip bir oyun tamam ama yaşadığımız Dünya kadar garip olamaz.

28 Eylül 2008

Çalışmalarınızı kaybetmemek için kaydedin

Ertuğrul Sağlam "Bir sistem oturtmaya çalışıyoruz, eleştiriler var diye bundan dönmeyeceğiz, vıdıvıdı" dediğinde sevinmiştim, hoca bu sezon daha dirayetli olacak, iyidir diye. İki gün sonra 4-4-2'ye dönüş yaptı, o günden beri maçlara 4-4-2 çıkıyoruz, sistem oturtma oldu size patlıcan oturtma.

Sevindiğim noktalardan biri Tello'nun sol bek olmasıydı, bunda da ısrarcı olacağını sanmıştım. İlk üç hafta itibariyle Tello'nun gerçek yerinin sol ön olduğu buyruldu, burada da bahsetmiştim. Metalist maçı, Antep maçı, İBB maçı... Yürekten bir biçimde Tello'nun iyi oynadığını söyleyebilecek olan varsa, onu geçtim, kötü oynamadığını söyleyebilecek olan varsa gelsin yürekten bir biçimde yüzüme tükürsün. Mustafa Denizli bugün "Gerçek yeri orası ama Tello mutsuz" diyordu en son. Hadi ya? Hani sol bek olduğu içindi mutsuzluğu? Rıdvan öyle diyordu (Holosko gibi). Sakın adam orta sahada oynamak için fazla sıradan, düzoğlu düz olmasın?

Geçen hafta Serdar Kurtuluş'a sevindik, nihayet yerine döndü diye, bu hafta sağ bekteydi, geçen hafta sağda iyi oynayan Toraman da yedek kulübesinde. Ne yaptı Serdar, 45 tane orta mı yaptı sağdan? Nasıl bir katkısı oldu oyuna? Peki Cissé ne yapıyor? Uğur ne yaptı? Geçen hafta 67. dakikada oyundan alınan Serdar'ın o dakikaya kadar gösterdiği performans bunların yanında formda Vieira gibi gözükmüyor mu? Ertuğrul Sağlam hakikaten geçen haftaki Serdar'ı beğenmedi mi ve ciddi olarak bu Cissé'de olumlu bir şeyler görüyor mu? Sağ 3.75, sol 4.25 olabilir mi?

"Nobre tehlikesi"ne dikkat çekmiştim, kendisi sayılmayan golü dışında şunu yaptı diyecek olan varsa desin. Dört haftada 3 gol 2 asist istatistiği olan adam son 15 dakikada giriyor oyuna.

Bir de Rüştü hala iyi kaleci falan zannediliyor. Antalyaspor için iyi kaleci. Allah'ı var, şanslı adam; iki tane feci hata yaptı, birini boş kaleye atamadılar, birinde top üst direkten döndü. Barcelona'da arkasından gelip onu kesen de mütemadiyen Barça'yı yakıyor, konuyla ilgisiz ama aklıma gelmişken sıkıştırayım. Şu ana dek kaybettirdiği ya da kazandırdığı puan olmadı ama sezon sonunda kaleci yüzünden kaybettiğimiz puanlar kazandırdıklarından fazla olacak gibime geliyor.

Metalist maçı falan ne olur bilmiyorum ama Delgado yedek kalır, Nobre'li ve orta sahada Cissé-Uğur'lu 4-4-2 oynanırsa kabız futbolu garanti edebilirim. Bu takıma defansta Sivok-Zapo, orta sahada Kurtuluş, ileride Bobo, Delgado ve Holosko'yu kafadan yazmak lazım bir kere. Çünkü söz konusu bölgelerde onlara yaklaşabilen adam yok. Ertuğrul Sağlam bunu yakalamaya çok yaklaştı gibime geliyordu ama yanından geçip gitti. Umarım dönmesi uzun sürmez.

27 Eylül 2008

Rodney White


"NBA draft'larında yapılmış en başarısız seçim hangisidir" sorusuna Darko'dan, Sam Bowie'den -ki başarısız değil bahtsız bir seçimdir- önce vereceğim cevabın kahramanıdır Rodney White. (O seneki draftta Dumars'ın 2. turda Mehmet Okur'u da seçtiğini eklemek lazım.)

2001'de Joe Johnson, Troy Murphy, Richard Jefferson, Zach Randolph, Gerald Wallace, Jamaal Tinsley ve Tony Parker gibi isimlerin önünde, 6. sırada seçildi. Pistons kendisine 1 sene tahammül edebildi. Çerçöplü bir takasta gittiği Nuggets'ta vasatı aşamayıp düdük kariyerine Avrupa'da devam etti. Bu yaz, 2010 yılına kadar Maccabi Tel Aviv'le anlaştı.

Bu sevimli kardeşimizin NBA'e damgasını vuran tek hareketi ise bir Knicks maçında MSG'nin orta yerine kusmasıdır.

Gitanos

Bilmeyenler için "gitanos", İspanyolca'da çingenelere veya Romen kökenli insanlara verilen bir isim. İngilizce'deki "pikey" gibi. Bugün İspanya, dünyanın en büyük Romen komünitelerinden biri ve ortalama 1 milyon gitanos'u barındırmakta. Heralde en ünlüleri Joaquin Cortés'tir.

Peki ünlü İspanyol gitano futbolcular kim ? En bilineni Aragones'le arasındaki Henry muhabbetinde, gitano olduğunu öğrendiğimiz Jose Antonio Reyes. Diğer isimler Sevilla'lı Jesus Navas, hala Betis'te futbola devam eden Jose Mari ve daha tanıdık bir isim, Daniel Güiza.

Madem İspanyollar'a girdik, bildiğim diğer ünlü Romen asıllı veya çingene oyuncuları da yazayım. İlk derbide Güiza'yla beraber spotların altında olacak olan Milan Baros da çingene bir aileden gelmekte. Andrea Pirlo, İtalyanlar'ın sinti dediği çingenelere yakın bir etnik gruba mensup. Real Madrid'e gittikçe ısınmaya başlayan Rafael van der Vaart ise, çocukluğunu İspanyol çingenesi annesi ve Hollandalı babasıyla bütün Hollanda'yı karavanlarıyla gezmiş, futbolu sokakta öğrenmiş bir isim. Ricardo Quaresma da Portekiz çingenesi bir aileden geliyor ve zaten lakabı "Cigano". Yine Zlatan Ibrahimovic ve Sinisa Mihajlovic de Pirlo'yla beraber Milano'daki çingene karşıtı aşırı sağcılar tarafından tehdit almış, benzer köklere sahip oyuncular.

Eklemek isteyenler yorumlara bırakabilir.

24 Eylül 2008

Türk'ün baş sağlığıyla imtihanı

"Kör ölür badem gözlü olur" gibi bir lafın çıktığı memlekette, kendi gibi düşünmeyen her insanın ölümünden sonra, illa ki vefat edenin -kendince- yanlış gördüğü özelliklerini sıralamadan baş sağlığı dileyemiyoruz.

Kazım Kanat'ı kaybettik. "Düzeldi, hastaneye kaldırıldı"lar arasında gazete küpürlerinde geçen bir hayat. Yine de ölümüne duyulan üzüntüyü ifade edecekken "yorumlarına katılmasam da" ibaresini eklemeyi görev biliyoruz. Sadece "Allah rahmet eylesin", "toprağı bol olsun" diyebilecekken, onunla aynı fikirleri paylaşmadığını belirtme ihtiyacı duyuyoruz.

23 Eylül 2008

Arantxa Rus

Arantxa Rus, Güney Hollanda'nın, adıyla paralellik göstermeyen şirin sahil beldesi Monster'dan çıkma, ve güzel yüzüyle enteresan ismini yakında sıkça duyacağınıza inandığım 1990 doğumlu, potansiyelli bir tenisçi. Adını duymamış olmanız anormal bir durum değil zira, daha çok yeni profesyonelliğe geçişi. Ebeveynleri hakkında bir bilgi sahibi değilim, o yüzden Arantxa'nın bir Bask ismi olmasından yola çıkarak, anne veya babanın Bask olduğunu ancak tahmin edebilirim. Aslında ben ebeveynlerinin Arantxa Sanchez'in adını verdiklerini düşünmüştüm ilk anda ama Rus'un doğduğu 90 yılında Sanchez'in henüz tek GS kazandığını düşününce vazgeçtim bu fikirden.

Arantxa, fiziksel olarak aslında bayan tenisinde az bulunan vasıflara sahip. Solak olması, 1.80'lik boyu ve buna orantılı olan güçlü servisleri bile ilk etapta onu potansiyel sınıfına rahatlıkla sokmasına rağmen, aslında junior seviyesi için geç bir patlama yapan bir isim. Geçen sezona kadar, orta karar bir junior oyuncusuydu ama, hani derler ya bizim oğlan da bir anda boy attı diye, kısa sürede büyük gelişme kaydetti ve bunun sonucunda sezon başında Avustralya Açık'ı kategorisinde kazandı. Bu adını bir kenara not etmem için oldukça yeterli bir sebepti ki, ilk turda elendiği son GS'i saymazsak, junior kategorisini yakından takip edenleri gayet etkilediğini okumaktayım. Sert korta yatkın bu özelliklerine rağmen bir çoğunun aksine toprağı favori kortu olarak nitelendirmesi ona olan sempatimi arttırmakta. Bu yaşta normal sayılabilecek istikrarsızlığını bir kenara koyarsak, daha bu hafta Çin'de elemelerden gelip çeyrek final oynadı ki Top 50 oyuncusu Gisela Dulko'yu yenip Top 200'e girdi. Bu büyük bir aşama onun için ve daha kısa bir süre içerisinde Top 100'e girmesinin muhtemel olduğuna inanmaktayım.

Bu arada güzel kız tabi, google'cılar için hatırlatmam da yarar var, Arantxa Rus aynı zamanda Bask nasyonalisti terör örgütü Euskadi Ta Askatasuna* ya da bilinen adıyla ETA üyesi bir teröristin adı. Güzel de değil. Hatırlatayım dedim.

*: Basque Homeland and Freedom

22 Eylül 2008

Mesut! Ne diyosunuz bu işe?

Sıkıntılı bir dönem geçiren Bremen'i Bayern deplasmanında galibiyete taşıyan birinci adam. İlk golde iyi bir arapas, ikinci golde yaklaşık 35 metreden kullandığı frikikte Alex'in geçen sene Sevilla deplasmanındaki ikinci golde kestiğine benzer rakip savunma ve kaleci için çok pis ve çok iyi bir orta, verdiğim link'ten izleyebileceğiniz üçüncü golde ise enfes bir vuruş. Yıldıray'ı, Hamit'i, Halil'i, Nuri'yi (Kaybolmakta) kaptıran Almanlar acısını fena çıkaracak gibi.

Kanıt Vücutlar

Ertuğrul Sağlam yavaş yavaş doğru parçaları buluyor, mesele doğruluklarına ne kadar inandığında/inanacağında. Tello bu hafta sol bekte değildi, Üzülmez hortlamıştı ve hem Üzülmez'in ne kadar aksadığını hem de Tello'nun duran toplar dışında oyunda olmadığını gördük. Bu acayiplikte fazla ısrarcı olmaz diye ümit ediyorum.

Olumlu gelişme ise sağ tarafta ve orta sahada oldu. Serdar Kurtuluş kendisini Bursaspor'la ikinci ligde oynarken muhtemelen bir kez bile izlememişlerin karar verdiği 'gerçek yeri' sağ bekten kurtulup orta sahaya geçti. Bence çok iyi oynadı ve 67'de oyundan alınması eğer bir yorgunluk/zorlanma söz konusu değilse büyük hata. Takımın orta sahada rakibi bozduğu hemen her pozisyonda o vardı; açık kapatarak olsun, top çalarak olsun, çok temiz ve yerinde faullerle olsun. İkinci golün de gizli kahramanı. Bu takımın bir tane orta saha oyuncusu Kurtuluş'tur, bu konuda deneylere girmeye gerek yok. Kayıp geçen yılına yazık diyorum. Bir de Toraman sağ bekte gayet iyiydi. Kendisi de Sivok-Zapo cezalı ya da sakat olmadıkları müddetçe ortada stoper olarak oynayamayacağını kabullenip eskiden olduğu gibi sağ beke dudak bükmemeli ve bu işi kıvırabileceğini, hatta stoperdekinden daha başarılı olacağını görmeli.

Nobre iyiydi ama ben yine de kendisinin ideal 11'de yeri olmadığı düşüncesindeyim. İyi bir Nobre bile ağırlığından ve topla münasebetindeki sorunlardan ötürü dün birkaç hızlı hücumu ziyan etti. İyi bir yedek. Ama haftaya ilk 11'de olacaktır ve Bobo'yu da kesmek sıkacağından Ertuğrul Sağlam'ın ısrarlı olacağız dediği 4-2-3-1 rafta kalmaya devam edecek gibi. Delgado'nun haftaya yine yedek kalmasını bekliyorum. Belki de Cissé'nin yedek kaldığı, Kurtuluş'un orta sahada, Holosko'nun 4-4-2 sağ kanadında oynadığı, orta sahada sıkıntı çektirebilecek bir kadroyla oynarız. Yani geçen seneki, bence takımın şampiyonluk yarışından düşmesindeki kırılma noktası olan İBB maçında olduğu gibi. O günün hikayesi Bobo'nun gördüğü haksız kırmızı kart olmuştu ve benim bu sezona dair hevesimin kırılmasındaki başlıca etkenler de Ertuğrul Sağlam ve Sinan Engin'in o maç sonrası Bobo'yu 'satmaları'ydı. Bobo bir şekilde takımda kaldı, detayları bilmiyorum ama mutluyum. Ve umarım cumartesi gününe ayrı bir hırsla hazırlanıyordur.

İstikbal Göklerdedir

Jens Lehmann 38 yaşında ve kariyerinin bu son döneminde Stuttgart forması giyiyor. Enteresan olan, her sabah antremana gitmesi gereken Stuttgart'ın Berg kasabasındaki tesislerin, Münih'e bağlı Starnberger Gölü kıyısındaki lüks evinden 250 km uzakta olması. Atıyorum, Florya'da antremana çıkan De Sanctis'in, Bolu'da Abant Gölü kıyısında oturması gibi.

Bundan haberimiz olmasını sağlayansa, Lehmann'ın evden antremana, antremandan eve özel helikopterle gidip gelmesi. Helikopterin bu mesafe için günlük masrafı 2000 euro. Lehmann'ın Stuttgart'tan yıllık aldığı para 3 milyon euro. Koyar mı? Bizi ilgilendirmez. Kimi ilgilendirir? Şehir merkezinden kaçıp, biraz sessizlik ve huzur arayan ama günde iki defa Lehmann'ın helikopter tantanasını dinleyen Berg sakinlerini.

16 Eylül 2008

Sosyolojik Açılar

"NBA aslında çoğu spor gibi sporcuların modern kölelik yaptığı bir ligdir. Sosyolojik açıdan baktığımızda çoğu oyuncunun kökeni kölelikten geldiği için adaptasyon sorunu çekmiyorlar..."

..diye başlayıp, genel olarak aynı saçma çizgide devam eden bir yazı. İmza sahibini tanımıyorum, tanımak da istemiyorum. Ve "türkbasket" böyle her önüne gelene daha ne kadar yazı yazdıracak, daha ne kadar düşecek, alt sınırları nedir çok merak ediyorum.

15 Eylül 2008

Tello devam, Tello'yla devam...

İstediğimiz sorudan başlayalım: Rıdvan Dilmen maç sonrası NTV'de, "Tello ön tarafta oynayan oyuncu; arkada oynamaktan kendi de memnun değildir; zaten mecburiyetten orada oynuyor; Ertuğrul Hoca da onu ön tarafta oynatarak meziyetlerinden faydalanmak istiyordur" diye sıralıyordu. Meziyetler kısmında duralım. Tello önde oynayacak bir sol kanat ya da sol iç oyuncusunda arayacağımız özelliklerden hangilerine sahip? İyi uzun pas verebiliyor ve çok iyi şut atıyor. Buraya kadar güzel. Peki başka? Adam eksilttiğini görmedim. Basıp geçebilecek ölçüde süratli değil. Araya -Delgado gibi- iyi top attığını görmedim ya da nadiren gördüğümden unuttum. Savunma açısından bakarsak, orta saha direncini arttıracak, iyi bir presçi olduğunu da söyleyemeyiz.

İyi uzun pas atmak ve iyi şut atmak küçümsenecek nitelikler değil ama Beşiktaş düzeyinde ve iddiasında bir takımda orta sahanın solunda oynayacak bir oyuncu için yeterli olduğunu da sanmıyorum. Geçen sezon Beşiktaş'ın rakiplerine göre yine hücum yollarında kısır kalmasının başlıca sebeplerindendir Tello'nun fazla 'düz' kalması.

Diğer taraftan Beşiktaş'ın bir sol bek sorunu var. Malum kişiyi artık alternatifler arasında sayıp şöyledir şöyledir demek bile istemiyorum, mazur görülsün. Seric'i Shakhtar'la oynanan hazırlık maçının tek devresi dışında izlemedim ama şu ana dek takıma girememesi ve Panathinaikos gibi vasat düzeyde bir takımın taraftarlarının arkasından hiç iyi konuşmaması bir görüntü oluşturuyor zihinlerde; yedek olmasına zaten şimdiden karar verilmiş ve sanıyorum Diatta ya da Higuain'den daha fazla araştırılmadan alınmış bir oyuncu. Altyapı çıkışlı Emre Özkan'ı ise izleyemedim maalesef. Oynatılmasına itirazım olmaz ama şimdilik hakkında bir şey söyleyemiyorum.

Alternatifler bu durumdayken Tello bence Beşiktaş'ın sol bek pozisyonu için en iyi seçeneği. Çok iyi bir savunmacı değil ama zaten diğerlerinden hiçbiri için de "orayı kapatır, adam geçirmez" diyemiyoruz. Ve hücuma Beşiktaş'ın son yıllarda gördüğü en önemli bek katkısını verir. Tello önde oynayan bir oyuncuyken sınırlı meziyetleri nedeniyle kayboluyordu, bakınız özellikle geçen sezonun ikinci yarısı. Ama arkadan gelen ekstra oyuncu olarak en iyi yaptığı iki şey için çok daha uygun fırsatlar yakalayabilir. Duran topları da kullanmaya devam ediyor zaten.

Maç yazısına aşırı bir giriş oldu, devamını kısa tutalım. Cissé genel olarak beğenilmiş, hatta çok beğenilmiş, bense bunun kendisinin uzun süre sonra ilk kez bu kadar katılımcı bir oyun oynamasından kaynaklanan bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Çok iyi oynayan Cissé'nin yarattığı bir tane pozisyon hatırlamıyorum, kornerde Bobo'ya aşırdığı topu saymazsak. Savunmada da öyle sıkı bir duruş gösteremedi bence orta sahada. Ne zaman rakipten top almaya kalksa ya geçiliyor ya da faul yapıyor. Kötü mü oynadı? Hayır, ama haftaya Holosko dönünce takımdan bir yabancı eksilmesi gerekecek ve Cissé'den daha kolay vazgeçilebilir birini göremiyorum yabancılar arasında.

Yerine kim konacak diye sorulursa, sağ bekte tedirgin gördüğüm ve orta sahada harika bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Serdar Kurtuluş tereddütsüz cevabımdır. Onun yerine ise Toraman monte edilir. Defansı daha da iyi yapar, süratli oyunculara karşı çabuk bir savunmacı oraya konumş olur, hücumda ise Ertuğrul'un aklına geçmesinden korktuğum Ali Tandoğan'dan daha kötü/yalan katkı yapmaz.

Bu haftalık Beşiktaş hakkında not düşmek istediklerim böyledir.

13 Eylül 2008

XL

Premier Lig fantezi ile ilgili bir şeyler yazacakken döndüm dolaştım başka yerlere gittim. Yukarıda gördüğünüz uçak, daha doğrusu firma iflasını ilan etti. Binlerce yolcusu tatilden geri dönebilmek için nasıl bir yol bulacağını şaşırmış durumda. Ellerindeki biletler bir işe yaramıyor, sektördeki bir kaç firma mağdur durumdaki yolcuları normalden daha ucuza taşıyabileceklerini İngiliz sivil havacılık dairesine teklif etmişler vesaire... Bunlar sizin pek de umursadığınız konular değil.

Sportif açıdan olayın etkisi nedir? Bu firma (XL) West Ham United'ın forma sponsoru. Daha doğrusu öyleydi, artık değil. West Ham bu hafta reklamsız bir formayla sahaya çıkacak. Ayrıca forma satışlarını durdurduklarını, stattaki XL reklamlarını da temizlemeye çalıştıklarını belirtiyorlar. West Ham başkanının XL firmasının garantörü olduğunu da eklemek lazım.

Zola pek uğurlu gelmedi.

12 Eylül 2008

Theo Walcott & Hat-Trick

İngiltere, Zagreb'e en son geldiğinde, Steve McLaren'ın ilk maçıydı. 5'li defans, 2-0'dan sonra gelen oyuncu değişiklikleriyle kabus gibi başlamıştı İngiltere'nin yeni hocası. Bugünse aynı Hırvatistan'a karşı zorlanmadılar bile. Öncelikle Capello'nun, Heskey ve Walcott'u takıma yerleştirme ve kaleyi David James'e geri verme hamlelerini oldukça beğendiğimi söyleyeyim.

Capello'yu gölgede bırakansa, bu denli önemli bir maçta hat-trick yapan Theo Walcott oldu tabi ki. Walcott böylece elit bir de listeye girdi benim gözümde. Nedir bu liste peki, yazının devamında göreceksiniz.

Yıl 1966. Bobby Charlton'lı İngiltere kendi evinde düzenlediği Dünya Kupası'nda finale çıkar. Bilindiği gibi Pele'li, Garrincha'lı, Jairzinho'lu Brezilya'nın gruptan çıkamadığı, fiziksel olarak çok sert geçen bir Dünya Kupası'dır 66. İngiltere çeyrek finalde Arjantin'i, yarı finaldeyse grupta Brezilya'nın ipini çeken Eusebio'lu Portekiz'i geçerek finale çıkar. Rakip, Backenbauer'li Batı Almanya'dır. İngilizler maçı West Ham efsanesi Geoff Hurst'ün hat-trick'iyle 3-1 kazanır. 2 golü uzatmada atan Hurst, hala bir Dünya Kupası finalinde hat-trick yapan tek oyuncudur. İşin ilginci de Hurst aslında o İngiltere'nin yedek forvetidir. Grup maçları boyunca Roger Hunt ve Jimmy Greaves (Greaves'in de 60 ve 64 yılları arası 4 hat-trick'i vardır) gibi iki efsanenin arkasında yedekte bekler ve Fransa'ya karşı grubun son maçında sakatlanan Greaves'in yerine maçın tek golünü atacağı Arjantin'le oynanacak çeyrek final maçında (ki Arjantin - İngiltere rekabeti aslında bu maçta ortaya çıkar) ilk 11'e girer. Portekiz'e karşı da 1 asist yapar Hurst ama final öncesi, o jenerasyonun tartışmasız en iyi golcüsü olan Jimmy Greaves'in iyileştiği açıklanır. Medyanın baskılarına rağmen Sir Alf Ramsey, ki bildiğim kadarıyla sıkça duyduğumuz "Kazanan takım bozulmaz." lafının sahibidir, Chelsea - Milan - Tottenham'la 492 maçta 353 gol, milli takımla 57 maçta 44 gol atan Greaves'i kenarda oturtur. O zamanlar oyuncu değişikliğine izin verilmediğinden, 20 yaşında 100 golü, 23'ündeyse 200 golü bulunan Greaves gibi bir oyuncu Dünya Kupası finalinde oynayamamıştır ve Hurst, Ramsey'i haklı çıkarmasa idi muhtemelen Sir ünvanını alamayacaktı. Hurst'ün çizgi tartışmalarıyla akıllara kazanan 2. golünün vuruş anında çekilen fotoğrafıdır yukarıdaki.

Yıl 1986. Meksika'da Dünya Kupası başlar. İngiltere; Fas, Polonya ve Portekiz'li gruba Portekiz mağlubiyeti ve Fas beraberliğiyle başlar. Grubun son maçında Gary Lineker, 35. dakikaya gelindiğinde hat-trick'ini tamamlamıştır. Maçtan sonra da yukarıdaki ünlü pozu verir. Bu galibiyetle İngiltere gruptan çıkar, Paraguay'ı da Lineker'in 2 golüyle geçerler ve sonrasında ünlü maçta 3 dakika içinde Maradona'nın biri elle biri slalomla attığı iki farklı şekillerde efsane olan gole, Lineker sadece bir taneyle karşılık verebilir ve çeyrek finalde elenirler. Hat-trick olarak bakmazsak, Gary Lineker'in 87'de bir hazırlık maçında İspanya'ya attığı 4 gol de (4-2) aslında manevi olarak ayrı bir önem taşır. O tarihlerde Lineker Barcelona'da oynamaktadır ve maç da Madrid'de, Santiago Barnebau'dadır. Bu maçı, yine Lineker'in Barcelona formasıyla Real Madrid'e hat-trick yaptığı maçın (3-2) yanına koyarsak, Lineker'in Barcelona'da neden çok sevildiği açıklanabilir. Lineker'in Türkiye'ye karşı yaptığı iki hat-trick de bulunmakta ama İngilizler için değil, bizim için önemli bir detay bu, Bryan Robson'ın da vardır bir tane hatta.

Yıl 1999, Euro 2000 elemeleri. İngiltere 5. grupta, İsveç, Bulgaristan ve Polonya'yla aynı gruba düşer. Solna'da İsveç'e (İsveç gruptan 8 maçta 22 puanla çıkar ve şampiyonada Türkiye'yle aynı gruba düşer) kaybedilen maç, arkasından Wembley'de 0-0'lık Bulgaristan maçı sonrasında Glenn Hoddle topun ağzındadır. Lüksemburg'u yenerler ama bu, tabi ki Hoddle'ın özürlü insanlar hakkında yaptığı açıklamanın ardından katlanarak büyüyen tepkilerle kovulmasına engel olmaz. İngiltere grupta Polonya ve İsveç'in arkasında kalmıştır, Kevin Keegan göreve getirilir. Keegan, Polonya'yı Wembley'de yenemezse İngiltere oldukça geride kalacak ve Euro 2000'i kaçıracaktır. Bu kadar gergin bir maçta sahneye milli takıma yeni ısınmaya başlayan Paul Scholes çıkar ve 3-1 kazandıkları maçta hat-trick yapar. Bu galibiyetin önemi daha sonra ortaya çıkacaktır, gruplar sona erdiğinde İsveç'in altında kalan Polonya ve İngiltere aynı puana sahiptir. Baraj maçlarına gidecek takımı belirlemek için ikili averaja bakılır ve Polonya'yla deplasmanda 0-0 berabere kalan İngiltere, Scholes'un hat-trick yaptığı maç sayesinde 2. olur grupta ve barajlarda da İskoçya'yı eleyip Euro 2000'e gider.

Yıl 2001, 2002 Dünya Kupası elemeleri grubunda İngiltere bu sefer de Almanya'ya çatar. Yine çok kötü başlarlar gruba. İlk maçta Almanya'ya Wembley'de yenilince, Euro 2000'de de gruptan çıkamayan Kevin Keegan kovulur. Daha sonra Finlandiya deplasmanında 0-0'lık maç. Ardından Lazio'yla iyi işler yapan Sven-Göran Eriksson'u hayli yüklü bir kontratla başa getirirler. Ve Finlandiya'yı, Litmanen'in el bileğinin kırılmasına rağmen (Litmanen o tarihlerde Liverpool'da oynuyordu, maç sonunda alkışlandı) 90 dakika sahada kaldığı maçta, Anfield'da zar zor 2-1 yenerler. Eriksson, yeni bir antrenör için hiç de hoş olmayan iki Balkan deplasmanından, Yunanistan'dan ve Arnavutluk'tan da, çok zor koparılan 6 puanla döner. Münih'e gittiklerinde Almanya'nın 3 puan gerisindedirler, favori 63000 seyircisi önünde grup lideri Almanya'dır ancak 1-0 geri düştükleri maçı Michael Owen'ın hat-trick'iyle 5-1 kazanırlar. Bu grup o kadar dramatiktir ki, son maçlara girilirken Almanya ve İngiltere'nin puanları eşittir. Almanya içerde Finlandiya'yla, İngiltere ise yine evinde Yunanistan'la oynarlar. Almanya - Finlandiya maçı 0-0 biter, aynı anda İngiltere - Yunanistan maçının uzatma dakikaları oynanmaktadır ve Yunanistan 2-1 öndedir. Ama 93. dakikada sahneye bu sefer Old Trafford'da, kendi seyircisi önünde David Beckham çıkar ve maç boyunca İngiltere'yi tek başına taşıyan kaptan Beckham, yaklaşık 30 metreden inanılmaz bir frikik golü atarak İngiltere'yi Dünya Kupası'na götürür.

Peter Crouch'un Jamaika'ya yaptığı robot danslı hat-trick veya San Marino gibi takımlara karşı yapılan hat-trickleri yazma gereği duymadım ama bence Walcott'un hat-trick'i de yukarıdakiler kadar olmasa da oldukça önemli. Bunu henüz 19 yaşında yapması, manevi olarak oldukça anlam taşıyan bir maçta yapması ve İngiltere'nin çizilen karizmasını kurtarması gibi nedenler sıralayabilirim. Üstelik bu skorun İngiltere'ye grup liderliği için vereceği avantaj ve morali de eklemek gerek.