29 Ocak 2010

Vahşi Atlar, Sürükleyin Beni



Barcelona formalı bir çocuk gördüm yolda. 10 yaşından gün almamış belli ki. Yakasına yapıştım hemen, fena hâlde kalayladım çocuğu. Çıkarttırdım formayı. Endüstriyel futbol eleştirisi yapan entel bir blogçuya daha ihtiyacı yoktu bu ülkenin. “Bugün Mourinho işinizi bitirecek,” dedim. Çocuk neden bahsettiğimi anlamadı bile. Neyse ki telefonum çaldı da kendi hâline terk ettim elemanı. Yoksa işin peşini bırakmazdım. Kafam fena hâlde bozuktu.

Arayan kadim bir dostumdu, Arda diye de bilinir bu ortamlarda. Önemli biridir, Mick Jagger’ı görmüşlüğü vardır. Öyle bir hikâyedir ki bu Kanat Atkaya’nın yazısına bile girmiştir. Hatta daha da garibi başka bir Arda hikâyeyi çalarak kendisininmiş gibi anlatmıştır. “Pası solda giden Prekazi’ye verdim, Prekazi gidiyor, ben gidiyorum” dedi karşıdaki ses ben bunları düşünürken. “Tutana aşk olsun” dedim. Ne demek istediğini anlamıştım. O da beni anlamıştı. İyi bir haberdi bu. Günün ilk iyi haberiydi henüz, tek olma ihtimali de yüksekti.

Inter’in on birini düşündüm. Bütün defansif orta sahaları doldurmuş Jose. Stankoviç oynasa daha iyi değil miydi? Zaten top genelde Barcelona’da kalmayacak mıydı? Pas pas pas bayıltacaklardı ne de olsa. Savunma anlamında ha Stankoviç oynamış, ha Muntari. En azından Sırp olanın hücumda büyük faydası dokunacak sana. Neyse Mourinho benden daha iyi bilecekti şüphesiz. Kafam bozuktu yine de.

Kafam ilk on bire bozuk değildi tabi sadece. Büyük heyecanla hazırlandığım maçın muhtemelen sıkıcı geçecek olması dışında kafamı bozan bir de eski kız arkadaşımla ilgili problemler vardı. Önceki gece hortlamıştı tekrar bunlar. Oysa evde abimin misafirleri olmasaydı (Rus kızlara misafir demek tüm yaşadıklarıma rağmen benim inceliğimdir, yoksa olmaz öyle misafir falan) ve ben de kendi odamda yatıyor olsaydım, televizyon, müzik falan derken hoş düşüncelerle uykuya dalacaktım. Uzun zamandır etrafta dikkati dağıtacak herhangi bir şey olmadan uyuyamıyordum. Ya kitap okuyarak uyuya kalmalıydım, ya da televizyon izleyerek. İstemiyordum ışığı kapatıp, yorganı çekip kendimle baş başa kalmak. Ama mecbur bırakıldım. Asıl sebep buydu işte. Kendimden korkup sabaha kadar şarap içmemiş olsam ve dolayısıyla uykumu alıp güle oynaya çıksam yola, ne Muntari’ye takacaktım kafayı bu kadar ne de Barcelona forması giymiş yavrucağa.

Gece olunca garipleşiyor insanoğlu. Biraz da karanlığa atıyorum suçu. Normalde açmayacağınız birinin telefonunu açıyorsunuz, ve öğrenmemeniz gereken şeyler öğreniyorsunuz. İzlememeniz gereken bir Pussycat Dolls klibi izleyip şarkı bir anda I Will Survive’a dönüşünce şaşırıyorsunuz ister istemez. Hele ki askerden yeni dönmüşseniz, kız arkadaşınızdan yeni ayrılmışsanız ya da babanız kafayı sıyırıp aileyi tümden parçalamanın kıyısında dolaşıyorsa sizin de akıl sağlınızı korumanız zordur geceleri. Oranlar yüksek diye sistemli oynadım bu üçünü ama keşke direk kombine yapsaymışım, tutuyormuş.

Önceki gece yapmamam gereken şeylerin sonucu olarak bozulan kafam ve bunu düzeltmek için çıktığım yolculukta artık otobüs durağına gelmiştim. Sıkıcı bekleme sürecini enteresan hâle getirmek adına kafamda oynamaya başladım maçı. Uzaklardan atılmış bir Sneijder golüyle başladı maç. Puyol’un kayarak yaptığı pas arası girişimi başarısız olunca topla buluşan Hollandalı ve onun yolladığı roketi ilk kez ağlarda gördüğü için ışınlanmaya ciddi ciddi inanan Valdez… Barcelona tam ikinci yarıda oyuna giren Iniesta ile eşitliği yakalayacaktı ki, otobüs geldi. Gol geçersiz.

Otobüs o kadar kalabalıktı ki içeride Efes-Panathinaikos maçı oynanıyor zannettim. Giriş de bedava. Zar zor adımımı attım içeri ve arkaya doğru ilerlemeye başladım. “Hop” dedi muavin, “ücreti ödemeyecek misin?” diye sordu. “Maç bedava değil mi?” dedim, anlamadı. “Çok kalabalık da, o bakımdan” diye açıklayıp parayı ödedim. “Arkada yer var” dedi. Muavinler her zaman arkada yer olduğunu zannederler. Bozmadım ben bu güzel hayali, varsın öyle bilsin.

İki tarafımdan preslenmiş bir hâlde tutunmaya çalışırken bir yandan da göz ucuyla hikâyeye bir de kız katabilmek için uğraştım. Güzelinden çarpmadı gözüme. Bir tane vardı ama onla da anca rap yapılır. Fazlası zarar. Örümcek Adam’ın birinci filminin başında Peter’in dış ses olarak söylediği bir laf vardı. Tam hatırlamasam da anlatmaya değer tüm hikâyelerin bir kızla ilgili olduğunu söylüyordu. İnanır mısınız, sırf bu yüzden sevdim o filmi. Çok ilgi duymam yoksa süper kahraman filmlerine.

İşte bu yüzden uğraşıyorum hikâyeye kız katmaya. Bunu kasıtlı olarak yapmak yazarın doğallığından ödün vermesi anlamına gelir mi? Gelir tabi. Gerçek bir hikâye anlatıyorum ayağı yaparken, olay ilginçleşsin de anlatayım diye gerçeği değiştirmeye çalışırsanız, bunun kurgudan pek bir farkı kalmaz. Ama kurgu da iyidir sonuçta. Bilim ile beraber güzel bir ikili oluştururlar. Yanına bir de ayran.

O kadar askere gittik, millet oradaki malzemeyle kitap yazıyor, stand-up gösterisi hazırlıyor, ben yazacak bir anekdot bile bulamıyorum. Gerçeğin ebesini gördüm orada, kendi ebemi de gördüm zaman zaman, fakat şöyle oturup da bir şeyler karalayacak iç huzuru bulamadım. Baya da plânlarım vardı. Bir dünya boş zaman, yazabildiğin kadar yaz. Öle yaz. Düşe yaz. Olmadı işte. Kız olmayınca işin içinde çıkaramadım tatmin edici bir hikâye. Etrafımda kız vardı aslında. Şöyle enteresan bir olay da yaşadım. Benim şoförle beraber karakoldan çıkıyoruz, rutin görevlerden biri. Oralardaki evlerde oturan bir taşra kızı dikkatimi çekiyor. 14-15 yaşlarında. Şoföre diyorum, “bak bu kız ileride çok güzel olacak ha, buradan kurtulmanın bir yolunu bulursa hele çok can yakar.” Gülüyor mülüyor çocuk da, pek tepki de vermiyor. Sonradan öğreniyorum ki bizim götveren şoför kızla yiyişiyormuş arada yukarıdaki parkta. Kız da güzel sahiden. Kızıl saçlı, doğal kızıl. Yapay kızıl zor zaten oralarda. Uzun boylu, endamlı, mavi gözlü. Bizim eleman ise bir o kadar çirkin. Şekerle kandırdı herhalde, bilemiyorum.

Otobüste kaldık en son, biraz daha ilerleyelim. Camdan dışarıyı seyrettim biraz boy avantajımı kullanarak. Kırmızı ışıkta durduğumuz bir ara güzel bir kare yakalamayı başardım. Güzel bir kız vardı, ince uzun. Düz saçlı böyle, saçlar memelerine kadar uzanmış. Üzerinde bir tang-top, beli açıkta bırakan cinsten. Sevdiğim bir giyim tarzı ki çok fazla göremiyoruz ülkemizde, görünce de bakıp geçmem, olayın derinliklerine inerim. Kız vermiş fotoğraf makinesini herifin birinin eline poz veriyor. Verdiği poz tam bir klasik, biraz tarif edeyim anlayacaksınız. Arkasını dönmüş, ama tam değil, yarım dönüş. Kafa dönebileceği kadar dönük, kopmak üzere. Suratta çalışılmış bir gülümseme. Eller belde, bacakların biri bir adım kadar önde. Öndeki bacak dizden hafif kırılmış durumda, böylece vücudun balansı o yöne doğru bozulmuş. Birçok kızın ratemybody’sinde var olan fotoğraflardan. Bu poz tüm kızlara bağışlanan doğal bir içgüdü olsa gerek. Temel üç güdüden bir tanesi budur belki de. Arka fon açısından ise şanssız baya bu kızımız, İncirli’nin oralar zaten, binadan başka bir şey yok. Yabancıydı büyük ihtimal, keza yaşanan olay yerli birine ait görünmedi bana hiç. Kızımız dedik az önce ama fark etmez, hepsi bizim kızımız. Efes tribününden tezahüratlar yükseliyor bu arada. Ne Yunan, ne Alman, hepsi de ibneler…

İnmek için ciddi bir mücadele verdim. Önce ilk rakibimi spinle geçtim, ardından sağa fake atıp sola hareketlendim. Karşımdaki altı kişilik barajın üzerinden aştım. Yere indiğimde diz çöküp keman çalma sevinci yaptım Gilardino misali. Artık özgürdüm ne de olsa. Tekrar sokaktaydım ve istediğim yöne gidebilirdim.

Abartmadım özgürlüğü, gitmem gereken istikamete gittim. Maç izlemekti asıl amaç ne de olsa. Çapa’nın dar sokaklarında ilerlemeye başladım. Queens’e benziyor demişti New Yorker bir arkadaş buralar için. Köhne bir sokağa döndüm ve hemen köşede sandalyesine oturmuş internete bağlanan biriyle karşılaştım. “Peki” dedim “vayırles ve kablonun olmadığı yerde nasıl internete bağlanıyorsun?”

Maç çok kötüydü. 0-0 bitmekle kalmadı, ekran başında bayılttı. Bayılmaya müsait bir kadroyla izlediğimizi de belirtmek gerek. Zaten çok heyecan verici bir maç değildi de işte Şampiyonlar Ligi’nin ilk haftası böyle heyecanlandırıyor insanı. Neyse kadro demiştik, süpır kadro. Ozan Aydın, Taner Gülleri, Arda Arşık, Arda Diraz, Sedat Koç, Mustafa Koç, Emek Ege, Murat Ege, Kenan İmrizalıoğlu ve daha niceleri. Sigara içiyoruz paso, ev duman altı. Göz gözü görmüyor.

Kadro zayıflıyor saat ilerledikçe. Sakatlar, cezalılar. Bazen geniş kadro kursan da fayda etmez işte. Film koyalım diyoruz, net bir karara varamıyoruz. En sonunda Emir Kusturica’nın Maradona’sını koyuyoruz. Farkını en baştan belli ediyor. Maradona’nın hayatını anlatmıyor Emir, onunla beraber yaşıyor. Biz de kameralar sayesinde izliyoruz. Sayısız detay var gülümseten, iç burkan. Ama iş Maradona’nın seslendirdiği “ole ole ole Diego Diego” şarkısına geldi mi kopuyor asıl. Yanık bir sesle okuyor şarkıyı El Diego. Eskilerden görüntüler geliyor ekrana aynı anda. Küçük kızın el çırparak tezahürata katılması müthiş. Daha da küçük olan ikinci kızın ekranda gördüğü babasını tanıması da yüzleri güldürüyor. Bu kızın şu an Aguero ile evli olduğu geliyor aklıma, canım sıkılıyor biraz. Diego kızlarını da sahneye alıyor zorla. Güzel bir aile tablosu çiziyorlar. Çok zor anlarda aileyi bir arada tutmayı başardığı anlatılıyor Claudia’nın. Sonuna kadar tutamamış tabi, boşanmışlar en sonunda. Kolay değil aldatan, kumar oynayan, kokain kullanan bir kocayı idare etmek, adı Maradona da olsa, Pele de olsa fark etmiyor. Sonunda Manu Chao, La Vida Tombola’yı söylerken gözler doluyor hafiften.

Öylece yığılmışız koltukta. Sabah olmasın diye kasıyoruz. Gözler kapanmasın diye muhabbete zorluyor herkes birbirini. Benim içimden Osman Yağmurdereli şarkıları geçiyor. Başkasının içinden şehirler geçiyor. Saat 7’yi 5 geçiyor. Hareket vakti.

Not 1: Bahsi geçen maç 16 Eylül 2009'da vuku bulmuştur.
Not 2: MC Ege'nin
Barcelona yazıları güzel değil miydi?

25 Ocak 2010

Biraz da Erkekler

Şu ana kadar hep kızlardan bahsettiysek, erkekleri ihmâl ettiysek biraz da doğru zamanı beklemekle ilgiliydi. Sıkı maçlar oldu erkeklerde ama asıl turnuva çeyrek finallerle birlikte başlayacak. Kadınların aksine çok fire vermedik şu ana kadar ve neredeyse tüm üst düzey tenisçiler son sekize yazdırdılar adını. Tezgahı bozan bir tek Cilic var ki Del Potro'yu mağlup etmesi çok da süpriz olmadı aslında. US Open sonrası fiziksel durumunu bir türlü toparlayamayan Del Potro ağrılarla sızılarla oynadığı 5 setlik maçları kaldıramadı ve Cilic'e elendi. Cilic patates bir tenisçi olmadığını zaten US Open'da Andy Murray'i boyarken göstermişti.

Eşleşmelere bakalım şöyle kısaca. Nadal-Murray albenisi en yüksek olanı kuşkusuz. Murray hâlen beklenen Grand Slam performansını sergilemiş değil ama oyunundaki gelişmeleri gözlemlemek mümkün. Her turnuvada bir noktaya kadar muhteşem oynayıp, sonra bir maçta bir anda mental çöküş yaşama klasiğini değiştirmek için iyi bir fırsat önünde. Daha agresif ve aynı zamanda daha kontrollü bir Murray gördüm şu ana dek Avustralya'dan. Nadal da sakatlık belirtisi göstermiyor ve kazanmak için burada olduğu kesin. Biraz sürpriz oynuyorum ve Murray diyorum bu eşleşme için.

Djokoviç'in rakibi yaklaşık 1 saat içinde belli olacak ve daha yakın görünen taraf Tsonga. İki sene önce finalde yenmişti Muhammed Ali'yi. Almagro gelse Joker'ın işi daha kolay olacak tabi ama Tsonga'nın stili de onu çok rahatsız etmeyecektir. Bir sürelik ufak düşüşten sonra kendini tekrar toparlayan Djokoviç'in bir kez daha Federer'in karşısına dikileceğini düşünüyorum. Djokoviç handikap kuponlarda bulunmalı.

Federer tahminini de araya sıkıştırmış olduk ama çok net bir tahmin değil bu. Hewitt'i yendiğini varsayıyorum ve Davydenko maçını düşünüyorum kafamda. Caner Eler'in anlatırken söylediği gibi sponsorlar ve medya tarafından pek ilgi gösterilmeyen, underrated kelimesinin sözlük karşılığı Davydenko, 2 hafta önce Doha'da yendiği Federer'i yine yenebilir mi, ona bakacak. "Ben her zaman kendi tenisime inanırım, ama tenisim bazen bana inanmaz" diyor. Fedon'un üst üste bilmem kaç seferdir Grand Slam yarı finaline çıktığını söylemeye gerek yok herhalde. Federer çifte şans diyorum.

Son eşleşmemiz Roddick-Cilic arasında. Del Potro'nun saf dışı kalmasıyla yolu hafiften açılan Roddick için çok önemli bir fırsat belki ama Ciliç karşısında ne yapacağını da pek kestiremiyorum. Roddick, son yıllarda göstermiş olduğu mental gelişimi bu tip maçlarda bir anda silip atabiliyor malum. Gönlüm Roddick'ten yana ama iddaa severler bu maçtan uzak dursun.

Ah Be Caroline

Tablonun kolay tarafından fazla enerji harcamadan Williams biraderlerin karşısına çıkması beklenen Wozniacki mâlesef bunu başaramadı. Mâlesef diyorum çünkü severiz kendisini. "Girl next door" tarzıyla WTA'nın en güzel kızlarından biridir. Fiziki görünüşleri sebebiyle Cirstea'yla birlikte Adidas'ın birkaç senedir fena hâlde üstünde durduğu Wozniacki, yakın arkadaşının aksine kortta da bir şeyler gösterebilmişti. Bu mağlubiyet bir yıkım değil tabi, şu an kadın tenisinin en iyi oyuncularının kariyerlerinin sonlarına yaklaştıklarını düşünürsek, Wozniacki'nin önünde Grand Slam kazanmak için birçok fırsat olacak.

Yalnız benim bu kızı ilk izlediğim andan itibaren kafamı kurcalayan bir durum var. Blog'umuz önemli tenis yazar ve takipçisi Benicio ile bu konuyu birçok kez tartıştık zamanında. Birkaç kez birbirimize girdik zor ayırdılar. Konu Wozniacki'nin oyun stili. US Open finaline yükselirken son derece kolay bir yol izledi ve hep kendisi gibi genç tenisçiler çıktı yoluna. İsitkrarlı, az hata yapan oyunu etkileyiciydi belki ama Wickmayer, Oudin gibi genç neslin en iyilerini yenerken aldığı puanlar hem rakiplerinin hatalarından doğdu. Yanlış anlaşılmasın defansif tenise karşı değilim, Hıncal Uluç hiç değilim, ancak henüz çok genç ve gelişmekte olan bir tenisçinin maç boyu topları karşıya atmaktan fazlasını yapmasını beklerim. En azından denemesini.

Wozniacki henüz 19 yaşında ve dünyanın 4 numarası. Kadın tenisinin içine düştüğü yıldız sıkıntısının ve istikrarlı oynayan çok az dişi tenisçi olmasının bunda payı büyük. Sharapova toparlansa mesela, Henin ve Clijsters tam olarak olayın ritmine girseler, Ivanovic ve Jankovic'in muayyen dönemleri sona erse, Williamslar ve Ruslar'ı da katsak çorbaya, Wozniacki'nin Grand Slam kazanma şansı kalır mı?

Kalır ama bir şartla. Kendine artık bir vuruş geliştirmesi gerekiyor. Na Li'ye kaybederken bugün yalnızca 3 winner'ı vardı. Çinli ise 21 winner ile maçı domine etti. Peki Na Li çok mu kuvvetli? Hayır, değil. Wozniacki'nin en hızlı servisi Na Li'ninkinden 11 km/s daha hızlı. Antrenörleri daha iyi bilir herhalde diye düşünyorum elbette ama bütün maç savunma yaparak Grand Slam kazanılır mı? Ya da büyük bir tenis yıldızı olunur mu?

Nadal'ın komple bir oyuncu hâline gelmek için nasıl uğraştığını hatırlayalım. Kendisinden Sharapova gibi anırarak forehand winner'lar atmasını beklemiyoruz maç boyu. Ama Na Li tarafından da domine edilmesin. Üste çıksın biraz artık.

21 Ocak 2010

Nostalji 16 - Agassi & Sampras


Yıl 91. Agassi 21, Sampras 20 yaşında.

Davis Kupası'nda Guy Forget ve Henri Leconte'un yer aldığı Fransa'ya elenen ABD'de, Agassi ve Sampras'ın kariyerlerinin en güzel anını geçirmedikleri kesin.

Foto: SI

Aussie Open '10 - Kızlardan Notlar

Ivanovic - Dulko, Dementieva - Henin'dan sonra turnuvanın en iyi maçıydı şu ana dek. Dulko'nun formsuz favorilere karşı her zaman barındırdığı sürpriz potansiyelini bir kenara koyarsak, iki hanımefendinin arasında bundan biraz daha fazlası vardı. O da, İspanyol Fernando Verdasco. Nando, geçen sene bu zamanlar Ana'yla çıkmaya başlamıştı ve ilk GS'leri olan Ao 09'da, Ana 3. turda elenirken, Verdasco turnuvanın en büyük sürprizini yapıp yarı final oynamış, şampiyon Nadal'a da seyir zevki hayli yüksek, epik bir 5 setlik maçla yenilmişti. Tabi bu bir detay, çiftler terapisi yapmayı planlamıyorum elbette ama Ivanovic'in kısa süreli başarıyı yakaladıktan sonraki düşüşü hala devam ediyor. 2009'da tek bir turnuva bile kazanamadı. Dulko'nun Verdasco ilişkisi daha da önceye dayanıyor ve aynı kişiyle farklı zamanlarda ama aynı ortamda beraber olmuş her insan gibi, bu ikisinin de birbirinden çok hoşlandığını zannetmiyordum, bu yüzden de maçı merakla bekledim. Bu arada söylememek olmaz, çizgi hakemleri çok kötü geldiler bana bu maçta, ya da ben o saatte abarttım ama bayağı kritik karar çıktı gibi.
2. turda Jankovic'e direnemeyen bayanlar kurasındaki tek Britanya doğumlu oyuncu, Katie O'Brien, kendisine olan sempatimizi allak bullak etti, "Made a quick dash to the shops this morning. Got myself not 1, but 2 pairs of Ugg boots. What a result!" Bu kafayla senin iş zor Katie.

10 senelik veteranlardan, 29'luk İtalyan Alberta Brianti'nin yaptığı çıkış da çok enteresan. Brianti, en iyi sıralamasına sadece bir kaç ay önce ulaşmayı başardı ki, yaşının bayan tenisi için oldukça ileri bir yaş olduğunu söylemek gerek. Daha ileri gitmesine imkan vermiyorum ben, keza Stosur ona oldukça ters gelecek bir oyuncu. Hareketli, güçlü servise ve forehand'e sahip ve seyircisinin önünde oynayacak olması gibi avantajlara sahip Stosur.

09 Us Open'ın en güzel sürprizi, Oudin'in ilk tur vedasını beklemiyordum. Elendiği Kudryavtseva da renkli bir isimdir, onu en son Wimbledon'da Sharapova'yı elediği maçtan sonra Masha'ya koyduğu postayla hatırlıyoruz. "It's very pleasant to beat Maria... Why? Well, I don't like her outfit." Olası bir Radwanska maçı izlenesi olurdu Oudin'in aslında ama yaşı daha çok genç, ileride daha sık izleyeceğiz onu.

Dellacqua'nın, Hırvat Sprem'i geçeceğini varsayarsak 2008'deki başarısını tekrarlaması için Venus'ü elemesi gerekecek 3. turda ki, şu anki formuyla çok kolay bir görev değil bu tabi. Hatırlarsınız, bu İtalyan - İrlandalı melezi Avustralyalı kız, büyük bir sürprizle Schnyder ve Mauresmo'yu eleyip 4. tur oynamıştı iki sene önce burada.

Bir diğer bahsetmek istediğim isim ise bir Belçikalı ama adı ne Clijsters, ne de Henin. Alp aşağıda onlardan bahsetmiş zaten. Wickmayer'den bahsedelim biraz. Son US Open'da yarı final oynayarak oldukça yükselmişti sıralamasını Yanina ama bu başarıdan sonra kort dışı olaylarla çok uğraştı aradaki kısa sürede. Yine Belçikalı Xavier Malisse'le beraber doping testi için yerini bildirmediği gerekçesiyle, 1 yıl ceza aldı. Sonra itirazı kabul edildi ve ceza kaldırıldı ama turnuvaya yetişmedi bu süreç. Bundan sonraki ilk turnuvasını Ocak'ta Auckland'da set vermeden kazandı. Ceza-itiraz işlemleri yetişmediği için elemelerden katılmak zorunda kaldı Avustralya Açık'a ama bu onu motive etmişe benziyor. Auckland'da yendiği seribaşı Pennetta'yı (büyük bir isim olmasa da, belli bir seviyede oynayan, istikrarlı bir oyuncudur) Melbourne'da da yendi. Öyle sanıyorum ki, 4. turda bir Belçika derbisi izleyebiliriz, Henin vs Wickmayer gibi.

20 Ocak 2010

Henin for President

Dementieva-Henin maçı beklentileri fazlasıyla karşıladı diyebiliriz sanırım. Dementieva hakkında söyleyecek fazla bir şeyim yok. Her zamanki oyununu oynadı, ve her zamanki gibi kritik anlarda sinirlerine yeterince hakim olmadı. Bu kez çok fazla absürd çift hata yapmadı belki, ama özellikle ikinci setin ortalarından itibaren her yaptığı hatada kendine ya da bir şeylere kızarak zaten birçok alanda tüm diğer tenisçilere karşı üstünlüğü olan Henin'in bir de mental üstünlük elde etmesine vesile oldu. Yine de oynadığı oyunla, şansının biraz daha yaver gittiği bir Grand Slam'i kazanabileceği umudunu vermeye devam etti.

Tabi asıl konumuz Henin olmalı bugün. Kaldığı yerden devam ediyor diyeceğim, ama tam olarak devam etmiyor aslında. Bayan tenisinde çok fazla görmediğimiz file önü oyununu eskisinden faha fazla kullanıyor mesela. Backhand'lerinde de eskisi gibi agresif değil. Yakaladı mı öldürüyor yine ama Steffi Graf tarzı slice'larla da baya bela oldu Dementieva'nın başına. Maç final setine gitseydi, o set de muhtemelen uzun süreceği için fiziksel durumuyla ilgili daha çok fikir sahibi olabilirdik. Eğer bu konuda bir problemi yoksa, dünya 1 numarasıyken bıraktığı yerden oyun kalitesi anlamında daha geride değil. Hatta dediğim gibi daha çok vuruş çeşidi kullanıyor ve şu an olmasa da sezon sonuna doğru eskisinden daha iyi bir duruma gelmesi mümkün.

Burada hepimizin merak ettiği şey belli. Clijsters'ın yaptığını yapabilecek mi? Venus'ü çok bir tehdit olarak görmüyorum artık. Oyun ritmini çok çabuk kaybediyor ve basit hatalara başlıyor. Clijsters, Henin, Wozniacki, Dementieva gibi kortun her tarafına yetişebilen tenisçilere karşı başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Bu durumda, çok büyük sürprizleri hesaba katmadan bir değerlendirme yaptığımızda elimizde dört adet şampiyonluk adayı kalıyor. Henin, Clijsters, Serena ve Safina.

Serena tüm diğer favorilerden arındırılmış bir yol izleyecek finale kadar. Zvonareva, Ivanovic, Azarenka, Wozniacki ve Venus için de Serena'nın takılması durumunda ciddi bir final şansı anlamına geliyor bu. Normal şartlarda finalin ilk ismi belli bir nevi. Serena için US Open'da yitirdiği şeyleri geri almak adına önemli bir fırsat.

Asıl karışık mevzu da tablonun diğer tarafından kimin geleceği zaten. Safina'nın şu ana dek Grand Slam kazanmamış olması onu pek ciddiye almamamıza yol açsa dahi, her an herkesi yenebilecek bir oyuncu olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak lazım. Clijsters US Open'da şampiyon olurken Safina'yla karşılaşmaması büyük bir şanstı, keza turnuvadan kısa bir süre önce Cincinnati'de Safina karşısında varlık gösterememişti. Safina, sinirlerine hakim olmayı becerebilirse çok zorlanmadan yarı finale kadar gelecektir.

Clijsters ve Henin, çeyrek finalde karşılaşıyorlar. Ama Clijsters'ın önünde Kuznetsova, Henin'in ise Wickmayer var. Kolay olmayacak, ama takılacaklarını sanmıyorum. Henin-Clijsters maçınının sonucunu tahmin etmek zor ancak ben Henin diyeceğim. Dementieva karşısında oyunu beni ikna etti ve Clijsters'a karşı da her zaman maça 1-0 önde başlar. Brisbane'deki final maçını Clijsters kazandı belki ama Henin'in ilk turnuvasıydı ve öncelikle olaya biraz ısınmak amacındaydı. Ayrıca final setindeki tiebreak belirledi kazananı, iki tarafa da gidebilecek bir maçtı. Clijsters nasıl US Open öncesinden ve US Open'ın ilk turlarından itibaren adım adım Serena'yı alt edebilecek form düzeyine çıktıysa, Henin de benzer bir yolda ilerliyor şu an. Clijsters ise bahsini ettiğim dörtlü içerisinde belki en formda olanı ama aynı zamanda da en tok olanı. Amerika'da çok farklıydı, çok rahat ve çok konsantreydi. Burada ise ilk iki tur maçını skor olarak rahat kazansa da, rakiplerinin maçın içine girmeyi becerebildiği dönemlerde zorlandı. Sırasıyla oynayacağı Petrova ve Kuznetsova maçları daha çok fikir verecektir bu konuda.

Başlangıçtaki soruya geri dönelim şimdi. Bunu net olarak söylemese de Henin'in dönüşünde Clijsters'ın şampiyonluğunun ciddi etkisi olduğunu biliyoruz. Yani Henin de aynı şeyi yapmak istiyor. Ancak onun yolu daha zor çünkü Clijsters comeback yaparken ortalarda Henin yoktu ve Williams'ları yenmesi yetti. Oysa Henin'in önünde kendisinden önce dönmüş formda bir Clijsters, Grand Slam açlığını henüz dindirememiş ve kendini kanıtlamak için ciddi bir hırsa sahip Safina ve US Open'da aldığı kötü mağlubiyetten sonra bu turnuvayı çok ciddiye alan bir adet Williams var. Kazanmak için üçünü de yenmesi gerekebilir ki işte burada devreye Henin'in mental üstünlüğü giriyor. Daha doğrusu vaziyet eskiden böyleydi. Bu mental üstünlüğü kaybetmeye başladığı an tenisi bıraktı zaten. Ve şimdi tekrar döndüğüne göre kafasındaki problemleri halletmiş olmalı. Dementieva önünde sinirlerine çok hakimdi. Set puanı çevirdi, çok kritik oyunlar oynadı ve vuruşlarında herhangi bir tedirginlik yaşamadı. En başta belirttiğim gibi Dementieva'nın puanlara verdiği aşırı tepkilerin de yardımıyla maçın sonunu oldukça güzel getirdi.

Tabi bir de Clijsters'ın diğer tenisçileri uyandırması var. Kendisi geri dönüşünü gerçekleştirirken çok da ciddiye alınmadı belki de. Williams'lar ve Ruslar Clijsters'ı tehdit olarak görmediler. Bahis şirketleri de kendisine bol kepçe oranlar verdi hep. Oysa şimdi aynı hataya düşmeyecektir kimse. Hatta bir grand slam önce yaşananların ardından olması gerekenden daha bile ciddiye alınacak Henin.

Şanssız kura, hırslı rakipler, çok zorlu bir derbi, ezeli rakibinin başarısının yarattığı baskı gibi birçok engelin üstesinden gelmesi gerekecek kısaca. Yapar diyorum ben.

18 Ocak 2010

Haiti İçin

13 Ocak 2010

Emmanuel Mbola & Zambiya

Zambiya - Tunus maçından önce kadroları incelerken dikkatimi çekti, Zambiya kadrosundaki bu 16 yaşındaki sol bek.

Muhtemelen kupanın en genç oyuncusu Mbola. Biraz araştırınca çocuğun zaten daha önce 11 kez milli olduğunu öğrendim. Avrupa'da olunca etkileyici oluyor ama Afrika'da (sadece Afrika mı, Türkiye de farklı değil, Türkiye'deki bütün lisanslı basketbolculara gizli bir anket yapılsa, sonuçlar sizi şaşırtır emin olun.) malesef yaş küçültme durumları oldukça yaygın. Ama olsun, kanıtlanana kadar herkes suçsuzdur diyip, Mbola'ya geri dönelim.

Ülkesinde 15 yaşında Mining Rangers'ta oynarken, genç Fransız hoca Herve Renard tarafından milli takıma çağrılmış. Eleme maçlarında oynayan Mbola, Renard'ı haklı çıkarmış ve yazın oynanan Ruanda maçında galibiyet golünün asistini yapmış. 1-0 biten maçta, çalımlarla rakip ceza sahasında düşürülene kadar uzun bir dripling yaparak, gole çevrilemeyen bir de penaltı yaptıran Mbola, maçın oyuncusu seçilmiş. Finlandiya'dan Inter Turku oyuncuyu almak istemiş ama Finlandiya'da 18 yaş altında yabancı oyuncularla ilgili bir kısıtlama nedeniyle transfer yatmış ve Ermenistan şampiyonu Pyunik'e gitmiş. Yazılanlara göre Pyunik'te oldukça iyi gidiyormuş ve arka bahçelerindeki bu genç yeteneği farketmiş CSKA ve Spartak.

Bu akşam Tunus'la açıyor turnuvayı Zambiya. Bu yetenekli olduğu söylenen genç sol bek'i umarım oynatır Renard ve neyin ne olduğunu anlarız. Umarım kazanırlar da, tam 17 yıl geçti Gabon'la oynayacakları Dünya Kupası eleme maçından önce Zambiya uçağının düştüğü ve bütün oyuncularını kaybettikleri kazadan beri.

Kupa Afrika'sı, Sinek Valesi

Kupa maçları, Avrupa'daki hava durumu vs derken spor açısından kötü bir fikstürle başlayan 2010 için güzel bir durum oldu, Afrika Kupası'nın nihayet başlaması. Eurosport'taki doyurucu anlatımı da eklersek, izlememek için hiçbir neden yok.

Togo olayı çok can sıktı, bütün olanlara rağmen devam etmeleri için biraz daha uğraşılsa daha iyi olurdu. Biz demiştik, kaşındılar gibi yaklaşımlar yerine mağdur edilen oyuncular için çaba sarfedilmeli. Bu kıtanın insanının halinden yine bu kıtadakilerin anlaması lazım. Yıllardır cikletten çıkar gibi türeyen onlarca isyancı grup var Afrika'da bugün. Kimi petrol kuyularını ele geçiriyor/geçirmeye çalışıyor, kimi başka değerli kaynakları. Hükümetler ve diktatörler değişiyor veya değiştiriliyor. Amerikan, Rus, Avrupalı ve Çinli petrol ve silah şirketleri her taşın altındalar. Afrika'da birçok ülkede olduğu gibi, Angola'daki stadlarda da Çin imzası var. 40.000'den fazla Çinli işçi getirildi bu ülkeye inşaatlar sırasında. Angola'nın ne kadar zengin bir petrol ülkesi olduğunu söylemiş miydik? 27 yıl boyunca iç savaş yaşayan bir ülke, o kadar sürede neyi paylaşamadı veya paylaştırılmadı, çok ortada değil mi? İki ülkenin Marksist geçmişleri mi Çinlileri buraya getiren, yoksa kapitalist enerji tutkuları mı her taşın altından onların çıkmalarını sağlayan. Sudan'dan Çin'e yollanan petrolün, Darfur durumu süresince %60 artması tesadüf mü? Ödemeyi legal şekilde duble yol yaparak gerçekleştiriyorlar gözükse de, illegal gemilerle Darfur'a ikinci el silah, askeri araç vb. göndererek ne yapıyor olabilirler; yapılan kaldırımların, yolların üzerinde yürüyecek insanların öldürülmesine yardım ederek. Ortadoğu'dan farklı bir durum yok ortada. Neyse.
Şu ana kadar da keyifli maçlar izledik. Maçları tekrar anlatmaya gerek yok ama en zayıf takımlar bile inanılmaz mücadele ediyor. 4-4'lük, aynı zamanda dört-dörtlük, Angola - Mali maçından, golsüz Fildişi - Burkina Faso maçına kadar, bu konuda tatmin etti beni. Şu ana kadar gözlemlediğim tek eksiklik, takımların genel taktik anlayışlarına ve oyun planlarına çok önem vermemesi. Mesela fiziksel olarak bu kadar üstün olan Nijerya gibi bir takımın, özellikle bu alanda yetersiz kalabilecek Mısır'a karşı bu avantajının üzerine gitmemesi ve rakibinin oyununu kabul etmesi enteresandı ve yanlış değişikliklerle de ciddi organizasyon sıkıntısı çekmeleri, yetenekli kadrolarını çaresiz bıraktı. Mısır'a karşı olan antipatim, Nijerya'ya bu kadar kafayı takmamın sebebi olabilir. Cidden, saha içerisinde birbirini boğazlamaya bu kadar meyilli takım az var, diyelim ki Mısır formasıyla pas vermek yerine şut çekmeyi tercih ettiniz, bütün takım arkadaşlarınızın el-kol hareketlerine veya hoş olmayan sözlere maruz kalabilirsiniz.

Appiah ve Muntari olmadan, Gana biraz arkada kalmış gözükse de benim en merak ettiğim takımlardan biri. Bir kaç ay önce U20 Dünya Kupası'nı kazanan kadrodan birçok isim var Gana'da. Inkoom, Osei, Ayew ve Adiyiah gibi. Fildişi Sahilleri'ni ilk maçlarını kazanamamalarına rağmen beğendim, kağıt üzerinde de en iyi takımlar zaten. Le Guen'in Kamerun'unu izliyorum şu an ve pek ışık vermediler. Ama şu an underachiever gözüken bütün klas takımların, turnuva ilerledikçe kendilerine geleceklerini sanıyorum. Fildişi Sahilleri ve Gana sempatisiyle izleyemeye devam edeceğim gibi gözüküyor, hatta Mali'yi de bu listeye ekleyebilirim. 4-4'lük açılış maçında Kanoute'nin kafa golünü izlemeyen varsa hala izlesin, uzun zamandır bu kadar estetik bir kafa vuruşu izlememiştim.

Perili Otel

Oklahoma City Thunder ile New York Knicks arasında oynanan maçı beklendiği üzere Thunder rahat kazandı. Mağlubiyetin sebepleri olarak saha içi ve saha dışı bir çok faktör sayılabilir muhakkak. Ancak New York'lu bazı oyuncuların mazereti oldukça enteresan. Önceki gece kaldıkları otelde hayaletler olduğunu ve gece uyuyamadıklarını iddia ediyorlar. "Kesinlikle inanıyorum" diyor Jared Jeffries, "orası tekin değil, korkunç bir yer." Eddy Curry ise sadece 2 saat uyuyabilmiş, "olayın 10. katta olduğunu söylüyorlar ve o katta bir tek ben kalıyordum. Mecburen gecenin çoğunu Nate'in odasında geçirdim. O otelde hayalet olduğuna kesinlikle inanıyorum" diyor.

Eddy Curry'nin Nate Robinson'ın odasında takılması başka türlü de açıklanabilir tabi ama konumuz bu değil şu anda.

Bahsi geçen otelin adı Skirvin. 1910'da inşa edilmiş. Kuzeybatının en iyisiymiş zamanında. Otel sahibi W.B. Skirvin'in temizlikçi kızlardan biriyle ilişkisi olmuş ve kız hamile kalmış. İşler bir şekilde sarpa sarmış ve muhtemel bir skandali önlemek amacıyla Mr. Skirvin, kızı 10. kattaki bir odaya kilitlemiş. Bir süre sonra temizlikçi kız doğum yapmasına karşın hâlâ odadan çıkmasına izin verilmemiş. Bunun üzerine bebeğiyle beraber aşağı atlamış.

Yıllar içerisinde otelde kalan birçok müşteri geceleri çocuk ağlaması duyduğunu iddia etmiş. Bazı erkek müşteriler, odada yalnız oldukları sırada bir kadın sesinin kendilerine seslendiğini söylemişler. Çıplak bir kadın figürü gordüğünü ve hatta görünmeye bir varlık tarafından tecavüze uğradığını iddia edenler bile varmış. Ayrıca kendi kendine hareket eden nesneler de görülürmüş sıkça.

Otel, 1988'de kapatılmış ancak 20 yıl sonra tekrar restore edilerek, Skirvin Hilton adıyla hizmete açılmış.

11 Ocak 2010

Napoli & 101

NSB Martos Napoli, şu an Serie A'nın en kıvranan takımı kuşkusuz. Bizim Te-Be-Fe, utana sıkıla verdiği cezaları geri alıp, puanları iadeli taahhütlü silerken, futbol takımlarının devlete borçları deniz seviyesinde, sabit sıcaklıkta buharlaşırken, İtalyanlar vergi borcunu geç ödeyen Napoli'nin gözünün yaşına bakmadı ve 8 puanını sildi. "Puanını" demek aslında doğru mu, pek değil, zira bu güney takımının geride kalan 13 haftada henüz galibiyeti yok. Olacak gibi de gözükmüyor. Sezon boyunca değişik oyuncular denediler, getirdiler, gönderdiler, bir işe yaramadı. Bunların arasında Damon Jones, Travis Best, Robert "Tractor" Traylor gibi eski NBA oyuncuları da var.

Buraya kadar sıradışı bir durum yok elbet, herhangi bir takım sporunun herhangi bir liginde mutlaka bir sonuncu da olacaktır. Sıradışı olan Napoli'nin iki haftadır aldığı sonuçlar. Önce geçen hafta fena bir skor aldılar evlerinde, Palabarbuto'da. Biella'ya 70 sayı farkla, 124-54 yenildiler. Bu haftaysa deplasmanda, Lottomatica Roma'ya 138-37 kaybettiler, tam 101 farkla. Maçı gözünüzde daha iyi canlandırmanız için bazı rakamlar yardımcı olabilir. Napoli maç boyunca 61 şut denemiş, Roma ise 63 basket atmış. Yani kabaca, Napoli attığı bütün şutları sokmuş olsa idi bile, maçı kaybedecekti. Napoli'nin 17 ribaundu var maçta ki, Roma'nın sadece hücum ribaundu sayısına nerdeyse eşit.

Nasıl oldu peki bu? 2 hafta önce Teramo'daki 11. mağlubiyetten sonra Christmas tatiliyle beraber yukarıda bahsettiğim 3 NBA dinazorunun yanında, Bonora ve Skele gibi kendi ülkelerinde milli olmuş oyuncular takımdan ayrıldı. 0-11'lik bir sezon sponsorların iştahını kaçırmıştı ve ödemeler de aksamaya başladı, mali sorunlar başladı, vergiler ve maaşlar ödenemedi. Yabancı gelen bir durum değil. 2 oyuncu dışında U19 takımıyla oynamaya başladılar.

Yakın bir zamana kadar Napoli, bir Euroleague şehriydi. Yazıya konu olan takım aslında Rieti. Lazio bölgesinde, 1980'de Koraç Kupası'nı kazanmış bir takım. Bu yaz Rieti'den Napoli'ye taşıdılar takımı, görüldüğü üzere iyi gitmiyor işler yeni şehirlerinde. Fenerbahçe'yle aynı grupta Euroleague oynayan şehrin asıl takımı Basket Napoli ise, futbolun çok açık arayla birinci spor olduğu bu kült şehirde, para meseleleri yüzünden küme düşürüldü ve en alt ligden tekrar başladı.

Napoli'nin büyükleri elbette bu işe bir el atacaktır, bir Türk mantığıyla ancak böyle bağlayabilirim. Ligin bitmesine çok uzun süre var, diğer takımlar Roma ve Biella kadar 18 yaşında çocuklara rekor fark atmaya meraklı olurlar mı bilmiyorum ama bu işin böyle gitmemesi gerektiği de ortada. Fark konusunda rakiplerin tutumu muhabbetine hiç girmeyeceğim, herkesin farklı spor disiplini ve terbiyesi vardır, zevk & renk işidir nihayetinde ama dediğim gibi hali ortada olan bu çocuklara karşı da böyle skorlara abanmak, 31 çekmekten başka birşey değildir.

Bu arada bütün bu olan-bitenin arasından bir Damon Jones çıkması da beni hiç şaşırtmadı, söylemesem olmaz.

Looking for Eric


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric'le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric'i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, "ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım" diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach'un en önemliği özelliği, sinema jargonunda "ordinary people" olarak yer alan, Türkçe'ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach'un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop'u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto'da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona'yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona'yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona'nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop'un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop'u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric'i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric' e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona'nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop'un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach'a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona'nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane'ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop'a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona'nın yaratıcı ruhu, hem de Loach'un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop'un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

09 Ocak 2010

Road to Angola



Afrika Uluslar Kupası bu sene felaketle başladı. Togo milli takımının başına gelen hadiseden sonra çatlak sesler yeniden başladı. Özellikle İngiltere'den, her kupa döneminde gelen "bu dönemde olmasa" sesleri son olaydan sonra "kupa iptal edilsin"e döndü. Copa America veya Avrupa şampiyonası gibi sezon sonlarında değil de sezonun tam ortasında yapılması her zaman tartışılan bir konuydu.


Cetvelle çizilen sınırları olan bir ülkenin (ve kıtanın) içindeki çatışmalara kıçını dönmekte sakınca görmeyen politikacıları seçenler de bu ağlak teknik direktörler, o kıtanın ücra köşelerinden Fransa'ya, Belçika'ya kaçak getirilip bir kaç sene sonra fahiş fiyatlarla bu gençleri alanlar da bu timsahlar.




Avrupalıların ikiyüzlülüğü ile ilgili yazılacak çok şey var ancak benim dikkatimi çeken başka bir şey var. Saldırıdan sonra organizasyon komitesi üyesi "tüm takımlarının ulaşımının otobüs dışında bir ulaşımla yapılması gerekliliği"nden bahsetti. "Otobüs dışında"nın anlamı, uçakla olmalı. Kural çok açık olmamakla birlikte Aristo'nun hala kızının bile mantık yürütebileceği şekilde yazılmış.


Confédération Africaine de Football

Regulations of the Orange Africa Cup of Nations ANGOLA 2010



Chapter 8 - Article 16


16.2. The host association is entitled to play its match in the capital of its country or in another city. In this latter case, the transportation expenses (round trip) of the visiting team from the capital to the city designated for the match will be borne by the host association.

16.3. If the distance between the capital and the venue of the match is superior to 200 Km, the host association shall provide the visitors with an air-plane transportation to the venue of the match and back. If this is not possible,  and provided both teams agree, the match shall be played in the capital city.

Bu bölümler organizasyon aşamasında, kupayı düzenleyen federasyonun, maçları ya başkentte veya başkent dışında bir şehirde yapabileceğine dair kural ile eğer başkent dışı bir şehir ise ve mesafe 200 km. ve üzerindeyse ulaşımın havayolu ile yapılması gerekliliğine dair kural. Bunun dışında, asıl açıklayıcı kural ise;

Reception Condition
The following minimum conditions of reception should be strictly respected:
30.1. Reception at the airport: A Committee formed of the officials of the host association must be at the airport to meet the visiting delegation and must provide all facilities for the entry formalities in the country. One official of the host association, who speaks the language of the visiting
delegation, will be at the disposal of the visiting delegation and will act
as liaison officer between the two associations.

30.2. Transport Facilities: One bus for the players and one car for the officials will be put at the disposal of the visiting delegation from the time of their arrival to that of their departure. Any additional vehicles are subject to an agreement between the two associations.

30.6. Seeing the visiting team off: Officials of the host association shall see the
visiting delegation off at the airport and shall facilitate all formalities for departure.


Okuduklarımızdan ne anladık; katılımcı ülkelerin ekiplerini "havaalanında" karşılayan (ve uğurlayan) bir komite var. Komite, gelen ekibin ülkeye girişinde yardım sağlıyor. Bu komiteden, gelen ekibin dilini konuşan bir arkadaş da hazır bulunmalı. 30.2 maddesini de, 30.1 maddesinde geçen "delegation" lafına takılıp "ama bu madde takımdan bahsetmiyor" karışıklığına yol açmasın diye ekledim.

Article 29 ise diyor ki;


The visiting association shall assume the travel expenses of its delegation. The host association shall assume the local transportation of the visiting team, its accommodation according to the above article 20 during three days before the match and two days after, at the most. In this case, the host Association shall keep the gate receipts of the match.

Togo milli takımı Angola'ya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti (eski adıyla Zaire) üzerinden giriyor. Hazırlık dönemini K.D.R'de geçirip Angola'nın kuzeyinden otobüsle ülkeye giriş yapan takım, kuzey bölgede saldırıya uğruyor. Togo futbol federasyonunun, Angola'nın veya herhangi bir Afrika ülkesinin yaşadığı iç savaş veya karışıklıktan haberi olmadığını düşünmüyorum. Bu konuları biz bile oturduğumuz yerden öğrenebiliyorken üstelik. Ancak Afrika'da  hava taşımacılığının, alışık olduğumuzdan daha farklı olduğunu da eklemek lazım. Bir önceki Afrika kupası zamanı, tesadüfen orada bulunan, Türkiye'nin en küçük havayolu şirketlerinden birinin uçağının, Kamerun milli futbol takımını Gana'ya götürüp getirdiğini söylersem konu hakkında bir fikir oluşturur sanıyorum. Üstelik Togo federasyonunun başına bundan 1 yıl kadar önce gelen felaketi de eklersek karayolunu neden tercih ettiklerini anlayabiliriz. Olaya tek taraflı, hatta İngiliz veya Fransız taraflı bakmadan yaklaşacak olursak, bu kupanın, halihazırda çok da önemsenmeyen bir kıta olan Afrika kıtasının gururu olduğunu eklemek gerek. İptal edilmesi yerine ertelenmesi (2011'e mesela) veya başka bir ülkeye alınması (Angola'nın yaşadığı iç karışıklıkta terörist grubun ekmeğine yağ sürmek olur bu) düşünülebilir. Süreç, Togo ve diğer federasyonların vereceği karara bağlı şimdilik.

Organizasyon ile ilgili tüm kuralları Bu adresten indirip okuyabilirsiniz.

29 Aralık 2009

Salak ile Avanak

2009'a veda ederken biraz yüzünüz gülsün istedim. Müthiş bir gazetecilik örneği var çünkü ortada..

Konumuz Milliyet'in "son dakika" spor haberi. Babalar, Cruyff'un ünlü penaltı videosunu koymuşlar, hani paslaşarak kullandığı. Heralde yeni izlediler youtube'da sörflerken, vay anasını diyip son dakika'dan girmişler. Zira enteresan bir de haber metini var, screenshot'lardan okuyabilir daha iyi bir işi olmayan veya biraz makara yapmak isteyenler.

Derken Hürriyet'in de aynı haberi, "kelimesi kelimesine" manşetten verdiğini görünce diyecek söz kalmıyor. Copy-paste habercilik sınır tanımamış ve yazım hatalarına bakarsak komik bir durum ortaya çıkmış.

Cruyff bu penaltıyı, 5 Aralık 1982'de, Ajax'ta oynarken kullanmış. Yani aradan yaklaşık olarak 27 yıl geçmiş. Tarihin en geç son dakika haberi bu olsa gerek.

Milliyet'i, Hürriyet'i seksi resimleri için tıklanmak üzere bırakıp, penaltı hakkında da birşeyler söylemek gerek. Birçok yerde Cruyff'un icatı olarak yer alıyor bu iş ama değil. 1964'te Manchester City'i 3-2 yenen Plymouth'un galibiyet golünü bu şekilde attığı yazar maç raporlarında. Topun başına gelen Johnny Newman pası verir ve Mike Trebilcock golü atar.

Bu da ilk değildir ama. 1961'de kupa maçında Aston Villa'ya 5-3 yenilen (yine) Plymouth'ta bu sefer pası veren Wilf Carter'dır, golü atansa Johnny Newman.

Hayır, bu da ilk değil.

Bilinen en eski paslı penaltı, 1957 yılına gidiyor. Belçika, Dünya Kupası elemelerinde İzlanda'yla oynamaktadır ve 44. dakikada 6-1 öndeyken kazandıkları penaltıda Rik Coppens, beklenmedik şekilde topu sağa doğru yuvarlar. Kaleciden önce topa yetişen Andre Piters, topu tekrar çevirir ve Belçikalıların ünlü forveti Rik Coppens golü atar. Maç 8-3 biter, çok mu önemli, değil. Bir detay olarak akıllarda bulunsun.

Rik Coppens, Belçika futbolunun yetiştirdiği en önemli oyunculardan biri olarak kabul edilen bir Beerschot efsanesi. Beerschot, bugün Manchester United'ın pilot takımlığını yapan Antwerp'ten 1899'da ayrılan futbolcuların kurduğu, şehrin diğer takımı. 7 kez Belçika şampiyonu olmalarına ve elmas ticareti diyince akıllara ilk gelen şehirlerden birinin takımı olmalarına rağmen, 100. yıllarında, 1999'da finansal problemler yüzünden şehrin banliyösü Ekeren'in takımı olan Germinal ile birleşip bugünkü Germinal Beerschot'u oluştururlar.

Henri 'Rik' François Coppens da kariyerinin büyük bir kısmını doğduğu şehir olan Antwerp'te, Beerschot'ta geçirmiş. 1.68'lik boyu ve o zamanlara göre özel denebilecek tekniğiyle, taraftarın en sevdiği oyuncu olmuş. 3 kez Belçika gol kralı olmuş Coppens, hala da attığı 258 golle Belçika Ligi'nde en çok gol atmış 5 oyuncudan biri. Mevzu bahis penaltı ve Coppens görüntülerinin olduğu iki videoyu da yazı içerisinde bulabilirsiniz.

Harekete geri dönersek, en son hatırladığım kadarıyla, Henry (bütün üçkağıtların altından hep sen çıkıyosun birader) ve Pires denemiş ama becerememişlerdi. Açık konuşmak gerekirse yaratıcı olsa da, bana göre salakça bir hareket. Penaltı, futboldaki en garanti gol yoludur. Penaltıyı kullanan oyuncunun kontrol edemediği, karşısında yer alan tek parametre kalecidir. Paslaşarak kullanıldığındaysa kontrol edemeyeceği bir çok parametre işin içine girer ve bana göre şans azalır. Pası verdiğin takım arkadaşının becerisini veya onu marke eden rakip defans oyuncusunun vereceği reaksiyonu bilemezsiniz.

Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz?

24 Aralık 2009

Dark side of the ball



Öyle pis sakatlıkları göstermeye, izlemeye, izletmeye meraklı birisi değilim. Bunu sadece "ulan basketbolcular da güzel takılıyolar ha!" diye düşünen arkadaşlar için koyuyorum.

22 Aralık 2009

Serbest çağrışım


Oğuz, temiz kalpli, genç, üniversite mezunu ve işsiz bir delikanlıdır. Üç yıldır birlikte olduğu Naz ile evlenmeye karar verir. Ancak Naz’ın babası Cemal Bey, saplantılı bir biçimde kızını milli formayı giyen birisine vermeye and içmiştir. Çaresizlik içinde kalan Oğuz, sporcu olmanın yollarını aramaya başlar, başarısız denemelerin ardından tam umudunu yitirmeye başladığı anda televizyonda hiç bilmediği bir spor dalı görür; “curling”. Oğuz ve çocukluk arkadaşları curling takımı kurarak kimsenin bilmediği bu spor ile kolay yoldan Milli Sporcu olmaya karar verirler.

Gideyim de bir Cool Runnings izleyeyim.

21 Aralık 2009

Sürpriz mi?


Rubin gerçekten Inter’i grubun dışına itebilecek, Barcelona’dan 4 puan alabilecek bir takım mıydı? Dinamo ve Rubin’in iki ağır toptan toplam dokuz puan çalması bir sürpriz miydi, yoksa bu grup dengeli ve zor muydu?

Bana göre her ikisinden de biraz var. Rubin’in bu grupta iki maçını izledim. Biri Barcelona’ya, biri Dinamo Kiev’e karşıydı. İki maçın arasındaki en belirgin fark, Barcelona karşısında rakibin kazanma açlığından faydalanmaları, Kiev’e karşı ise kendi kazanma açlıkları içinde kaybolmalarıydı. Daha teknik açıklamak gerekirse, çok fazla çıkmayan bir defans kurguları var, Semak bu defansa olabildiğince yakın oynuyor ve her ne kadar savunma görevleri daha belirgin olsa da, hücum alanındaki Dominguez ve Gökdeniz/Boukharov ikilisine topları o taşıyor. Savunma yapmayı iyi biliyorlar ve Dominguez’in liderliğinde yakaladıkları boş alanları iyi kullanıyorlar. Normal şartlarda kullanması tercih edilen diziliş, en önde deplasmanlarda hızlı Gökdeniz’i, içeride ise boğa kuvvetindeki Boukharov’u konumlamak ve arkasına Dominguez ile bir köprü kurmaktır. Kurban hoca en öne Dominguez’i koyuyor ve Roma’nın 4-6-0’ı gibi olmasa da, oyunu yönlendiren oyuncunun en uçta olmasının esas olduğu bir hücum planı içinde. Semak’ın da zaman zaman defansın arasına sızıp oradan topu taşıdığını hesaba katarsak, uç noktalar arasındaki bağlantıların Rubin’in başarısında kilit rol oynadığını söylemek yanlış olmaz.

Bu takım içeride Barcelona’ya pozisyon vermezken, Dinamo Kiev’e karşı da pozisyon bulamadı. Bunun ilginç olmadığını düşünüyorum zira CL’de karakteriniz dışına çıktığınızda genelde başarısız olursunuz. Nitekim son haftada Inter deplasmanına çıktılar ve gruptan çıkmak için bu maçı kazanmak zorunda olduklarını duyduğumda kaybedeceklerini düşündüm. Inter de, Barcelona da iş başa düşünce kazandılar, hele Inter’in Kiev deplasmanındaki galibiyeti grubun gidişatı için bir mesaj niteliğindeydi, 85’te 1-0 mağlup olduklarını düşününce.


Kiev’in elde ettiği puanlar, Rubin’in aksine kadro kalitesinden kaynaklanıyordu. Forvette Ukrayna’nın şu andaki en iyi forveti Milevskiy ile birleşen Shevchenko. Orta sahanın ortasında defansif görevleri hayli yüksek olan Vukojevic ve Mykhalik, ki ikisi de top kullanma becerisine sahip. Defansta yine ayağına top uyan isimlerden Almeida ve Yussuf. Kanatlarda Magrao-Yarmolenko, beklerde eski orta sahalardan Eremenko ve Betao. Diano Kiev, bu kadroyu korumayı başardığı takdirde hem Shakhtar’ın hali hazırda çatırdamaya başlayan Güney Amerika egemenliğini bozar, hem de yakın bir gelecekte CL’de tur atlar.

Barcelona’ya çok fazla dokunmak istemiyorum. Ne kadar iyi bir takım olduğunu biliyoruz ve kimle oynarlarsa, ne kadar sertlik görürlerse görsünler, kendi iyi oldukları şeyleri yapmayı başarabiliyorlar, olmadı Messi Kiev maçındaki gibi ortaya giriyor ve oradan çözüyorlar işi. Ekstradan dayatılan kupalar sonucunda lige de, CL’ye de yavaş girdikleri ortada ama Inter galibiyeti bu turda onlar için referans alınacak maçtır.


Inter’in de alması gereken çok yol olduğunu ve Mourinho’nun elinde istediği gibi şekillendirebileceği bir kadro olmadığını düşünüyorum. Mücadele gücü, orta saha baskısı gibi öğeler Stankovic dışında pek yok. Forvette Milito, Eto’nun da verimini azaltan bir yavaşlıkta. Daha fazla Balotelli görmeliyiz gibime geliyor ama Mourinho ondan daha iyi bir bitirici olan Milito’yu tercih ediyor, orta sahasına uyumlu bir forvet hattı yaratmak için. Tahmin ediyorum ki, Mourinho bütün bilgisini ve hünerini Chelsea serisinde gösterecek ve geçemediği takdirde Inter’den ayrılacaktır. Çünkü bu kadronun günümüz temposuna uymak için değiştirmesi gereken çok parça var.

20 Aralık 2009

Ölüm grubu!


Man Utd, CSKA Moskova ve Wolfsburg. Yaklaşık 20 sezondur oynanan Şampiyonlar Ligi’nde bu tip grupların hangi takımlara, ne şekilde fayda ya da zarar sağladığı bilinmektedir, istisnaî durumlar dışında da alternatifini görmek zordur. Bir taraftarın da, teknik direktörün de aynı açıdan bakıp, gördüklerini iyi özümsemesi ve göremediklerini de aynı resme farklı açılardan bakarak görmek gereklidir.

Beşiktaş’ın ve o kalibrede yer alan diğer takımların en sevdiği grup tipi bu olmalıdır: grubu domine edecek ve maç seçme lüksüne sahip olacak bir ağır top, arkasından tercih edilebilir bir ikinci torba takımı ve son (yahut üçüncü) torbadan birinci torba dışındakiler ile çarpışan, birinci torbadan puan alma potansiyeli taşıyan bir son torba takımı. Wolfsburg belki son torbadan beklenen profili karşılamıyor, fazla güçlü kalıyordu ancak onların da neredeyse tüm kadrosu (tümü de olabilir, bilgi sahibi yorumda paylaşsın) CL bâkiri isimlerden oluşuyordu, geri kalan tercihlerden Standard ve Unirea sadece Beşiktaş’tan puan alarak bütün umutları tüketebilirdi.

Bu grup öncesinde ben kağıdı kalemi elime alsam, ilk puanı içeride birinci torba takımına karşı yazarım. Beşiktaş bu maçı ilk haftada oynadı ve bu da bir avantajdı, henüz form tutma trendine girmemiş, bu maçta puan kaybetme lüksünü göze alabilecek, en önemli oyuncusunu kaybetmiş ve oyun düzeninde beklenilenin biraz dışına çıkmak durumunda kalmış, kısacası 3. ya da (planların yolunda gitmesi ve grubun yakın puanlarla devam etmesi halinde) 6. Hafta oynanacak bir maçtan daha elverişliydi. Beşiktaş bana göre doğrusunu yapıp bol kademeli, orta sahayı ele geçirmeye çalışan defansif bir kurguyla oynadı, puana da fazlasıyla yaklaştı. Sonrasındaki fikstür daha zordu artık, dış sahada asıl rakiplere karşı iki maç ve sonrasında muhtemelen kazanmanın zorunluluk olacağı iç saha maçları.


Bu tabloda Wolfsburg deplasmanında alınan bir puan başarıydı belki, ama Beşiktaş’ın gruptan çıkmasını sağlayacak ofansif kurgudan yoksun olduğu aşikârdı ve takım henüz deneme bile yapmamıştı. Bu noktada Mustafa Denizli’nin açıklamalarını yanlış buldum ve sonraki maçlara etki ettiğini düşünüyorum. Wolfsburg karşısında oyuncuların üzerindeki baskı elden geldiğince alınmalıydı ama o bu baskının üzerine yük bindirdi. Belki gerçekçi olan Euro Cup hedefi düşünüldüğünde beraberliğin makul olabileceği bir maçtı ama öyle olmadı. Beşiktaş ilk kez denediği hücum ağırlıklı futbolda bocaladı, Denizli yanlış hamleleriyle tuz-biber ekti, sonuç Türk futbolunun alışkın olduğu kötü bir mağlubiyet…

Sonrasında gruptan çıkma şansları kadar, Euro Cup ihtimali de zorlaşmıştı, Man Utd galibiyeti de bu durumu değiştirmedi CSKA’nın çıkışı sonrası. Son maçta, maç 1-1 olduktan sonra oyuncuların ve taraftarın düştüğü psikolojik girdabın, bir puan ve biraz para kazanma ihtimali varken ve gol de atılmışken bütün direncin kırılmasının sorumlusu Mustafa Denizli.

Wolfsburg bana en başından beri daha iyi gözüküyordu Man Utd dışındakiler arasında. İlk maçı kazanıp, ikinci maçta kırmızılara diş bileyince daha net gözüküyordu bu. Onların hatası içeride Beşiktaş’a puan kaybetmek oldu, ama o puanı kazansalardı İnönü’de bu kadar rahat kazanabilirler miydi? Burada CSKA’nın hakkıymış demek gerekiyor. Onlar fikstür avantajını değerlendirdiler, ara maçlarda Man Utd’dan puan aldılar ve başardılar. CL’de de gruptan çıkmak bu kadar kolay aslında, resmin içinde kaybolmamak ve CL’yi de her sezon oynadıkları bir lig gibi değerlendirebilmeyi bilmeleri gerekir teknik direktörlerin. Denizli’nin hatası da bu belki de, yoksa 12 maçta sadece bir galibiyet alabilmiş olmasının açıklaması yok.

19 Aralık 2009

Birdman



Rebel Ink dergisi için yapılan fotoğraf çekimleri
Nereden aşırıldı (ve diğer fotolar) : Nick Saglimbeni

18 Aralık 2009

Esintiler


Şampiyonlar Ligi ikinci tur kuraları bugün itibarıyla çekildi. Grupların hemen ardından iki maçlık eleme oynanma fikri alındığından beri hem maç yoğunluğunu, hem sürpriz ihtimalini hem de ulusal liglerin üzerindeki tartışmasız egemenliğini kaybettiğini düşündüğüm organizasyonda son 2-3 senedir olduğu gibi yine favori takımlar birbiriyle eşleşmiş, ikinci tura yakışmayan bazı müsabakaların tarihi atılmış. Bu sezon, önceki iki sezona göre teğet geçmiş sayılırız CL’yi, üvey evlat muamelesi yaptık (hangi organizasyona yapmadık ki?). Bu sebeple, ikinci tur kuralarına, ilk turu ve geçmiş sezonları kapsayan ufak bir yazı dizisiyle karşılayalım diyorum. Zaten Alp hocam uzun süredir makarasını yaptığımız, UEFA’nın desteğiyle makaradan komplo teorisine dönen, artık teoriden de çıktığına inandığım bir şekilde Mourinho baba kucağına verilmiş, o yazının ardını toplayıp önünü düzelterek devam etmek iyi olur.

Birinci turda pek çok sürpriz oldu, kim hangisine sürpriz der onu bilemeyiz -zira “ben demiştim” furyasının başını alıp gittiği bir dönemden geçiyor Türk medyası, herkes her sonucu tahmin etmiş; Rubin aslında zaten bu ışığı veriyormuş, Bordeaux konusunda geçtiğimiz sezon Galatasaray eşleşmesi öncesi-sonrası yorumların takıldığı çarklara ben dokunmuyorum bile, hele “İtalyanların deyimiyle invincibile” adledilen Barcelona’nın yaşadığı tökezlemeyi normal bulanlar? Ben en az sürprizden en çoğa doğru gideceğim, o sebeple önce G-H grupları.

Bu Arsenal ve Sevilla görece en kolay grupları çekmişlerdi, sürpriz ihtimali sıfıra yakındı zira hem topçular, hem artistler çok tempolu ve atak oynayan, fizik gücü üst düzeyde oyunculardan kurulu ve ikisi de zayıf takımlara karşı rahatlıkla fark yaratabilecek düzeyde kadro istikrarına sahipler. Bu iki takımı ancak defansif kurgusu oturmuş, orta sahanın hücuma yakın bölgesinde top kazanabilen ve bu topları da –bu iki takımın top kaybı sonrası yaptığı- rüzgar baskıyı dindirebilecek pas yüzdesine sahip takımlar durdurabilir ki o takımlar da bunu yaparken pek zorluk çekmiyorlar, son iki sezondur. Bu iki grubun da ikinci torba takımının nasıl o torbaya girdiklerini anlamış değilim, organizasyondaki “şampiyon takım sayısının artırılması” sonucu olsa gerek; ancak bir tarafa bakıyorsun Inter ya da Real Madrid, öbür tarafa bakıyorsun bunlar, garip oluyor, hâliyle.


C, D ve F’de ilk iki torba takımları çıktı, C’de Milan’ın Zürih’e 5 puan kaybedip Real’i deplasmanda yenmesi klasikler arasına girer diye düşünüyorum. Şu kadro, Milan’ın posası sayılabilir, Ancelotti’nin beş sezonda üç final oynattığı Milan’ın ideal 11’inden Nesta-Dida yanında orta saha komple aynı desek abartmış olmayız, Real maçını kazanan Pirlo-Ambrosini-Seedorf orta sahasını görünce. Milan hakkında söylenecek en net yorum, Pato’nun transferi sırasında anlatıldığı kadar efsane bir golcü olmadığı ama orta sahanın tıkırında olduğu sert maçlarda kendini kenarlarda kaybedip etkili olabilen şık bir son vuruşçu olduğu. Adam ceza sahasının sağı, solu, gelişine-gidişine affetmiyor yakaladı mı. Ona rağmen, Ronaldinho ne kadar oynarsa o kadar gidecek bir takım görünümünde Milan, dişlek kardeşim pas hatalarını azaltıp rolüne daha bir adapte olmuş gibi. Real için de fikirlerimi şurada aktarmıştım. CL’de olmasa da, İspanyol liginde görüyoruz ki Los Galacticos gibi değil, dirençli ve rakibini rahatsız eden bir takım gibi oynamak istiyorlar, en azından Pellegrina(!) bunu istiyor, Ronaldo şimdilik uslu çocuk, Kaka’yı zaten bilirsiniz. Raul sevdası hafiften törpülenmiş gibi, takım içinde yaptıkları haltlar ortaya çıktıkça hafiften Raul ve Guti’nin koğuş ağası günleri bitecek gibi. Marsilya’nın orta sahası güzel, kaşar da bir takım kurdular ve ne yalan söyleyeyim bu grup çıkınca onlar için üzüldüm, fazla uzun ömürlü bir takım değil gibi geliyor bana, bir yandan da, daha kolay bir gruptan çıkmaları işten değildi.


D’de Chelsea tabiri caizse ‘güle oynaya’ tur atladı, ikinci Porto’nun kaybettiği altı puan da mavi formalara karşı. Chelsea, son maçlarda yaşadığı düşüşe rağmen, ki ben bu düşüşün de kadronun doymuşluğu ve yoğun maç trafiğine verdiği reaksiyon ile fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, Avrupa’nın en formda, en dengeli takımı. Geçtiğimiz sezon Barcelona’yı zor duruma düşürmeyi başaran bir tek onlardı, bu sezon da Barça geçen sezonki formunu yakalayabildiği takdirde güçlü adaylardan biri olacaklar. Son maçlarda ligde Zhirkov’u dahil etme çabaları var, ufak tefek sakatlıklar da bel büktü ama en büyük sorun Cech’in formsuzluğu. Hâlâ dünyanın en iyi kalecilerinden biri ama o talihsiz sakatlık olduğundan beri Çek kaplanı gitti, az hata yapan ama kapasitesi belli bir kaleci geldi. Porto’nun vizyonunun ve başarıya giden takımı kurma tecrübesinin artık Dragao’nun çimlerinden, mavi beyaz çubukların aralarına kadar sindiğini bilmeyenimiz yok, gelen gideni, giden geleni aratmıyor. Atletico öyle böyle tökezlemiyor, izlemedim de hiçbir maçlarını ama bildiğim bir futbol gerçeği varsa, bu takım içten çürümüş ve Aguero-Forlan-Perea-Simao-Maxi gibi küflü kaşarları temizlemedikçe toparlanamazlar gibi. Asenjo-Garcia-Camacho üçlüsü yanında Agüero tutulabilir gerçi, FM’den bildiğimiz kadarıyla ama operasyon şart, olmuyor böyle.


A ve E grupları birbirine bazı açılardan benziyor. Bir tarafta Juventus, bir tarafta Liverpool dışarıda kaldı, ikisinin de yakın geçmişte bu kupayı kaldırdıklarını hatırlamakta fayda var. Hadi Juventus yakın geçmişte bir yarı-felaket yaşadı, çok yaşlanan kadrosunu yenilemeye çalıştığı bir geçiş döneminde, teknik direktörü tecrübesiz, vs. Hadi onlar gruba dört maçta 8 puan ile başladılar ve onlardan daha güçlü kadrolara sahip olduğu rahatlıkla iddia edilebilecek Bayern ve Bordeaux’ya yenilerek gruptan çıkma şanslarını son maçta kaçırdılar. Bordeaux Fransa şampiyonu, en son Lyon’u deplasmanda yendi, deplasmanda çok dişli bir takım. Bayern kötü başladığı sezonda beklenen bir toparlanma yaşadı, Van Gaal’in arkasındaki Hoeness desteği hiç eksik olmadı ve Bayern’i yönetenler bu tip krizlerden çıkmayı iyi biliyorlar.


Ya Liverpool… Açık konuşayım, şu an Rafa Benitez’in yatacak yeri yok ve ben olsam sezon sonuna kadar da beklemez, hatta grubun son maçını da beklemez ve İspanya biletini kulağına bir şey fısıldama ayağına gizlice ceket cebine koyar, sonra da cep telefonuna kontrol etmesi yönünde bir not düşerdim. İngiltere’de ve özellikle Liverpool kadar köklü klüplerde motto haline gelmiş istikrar, Rafa Benitez döneminde Liverpool için sadece bir yöne işledi. Geçmişe fazla dönmeyeceğim zira ona da burada dokundurmuştum, bu gruptan gerçeklerle anlatmaya çalışayım Liverpool’un ne kadar zor bir durumda olduğunu: Grupta iki Debrecen galibiyeti dışında üç puan almışlıkları yok, evlerinde hem Fiorentina’ya hem de Lyon’a son dakika golüyle mağlup oldular, aldıkları tek kayda değer sonuç olan Lyon beraberliği de –bana göre- Lyon’un hayli üstün olduğu bir maçta geldi. Gerrard’ın sakatlanmasıyla birlikte müthiş bir düşüşe girdiler ve Avrupa’nın başarılı takımları arasında bu kadar tek oyuncuya bağlı bir takım daha yok. Fiorentina bu grupta 15 puan aldı! Gruptan çıkmalarını, en fazla Lyon ya da Liverpool’un birinin arkasına takılarak becermelerini bekliyordum ama 15 puan ne yahu?


Next: B ve D gruplarına derin dalış, ikinci tur kuraları

fotolar: espn soccernet