02 Temmuz 2009

En baba Wimbledon maçları

Geçen gün NTV Spor’da güzel bir belgesel vardı, McEnroe – Borg çekişmesine yoğunlaşan ve ikilinin 1980 Wimbledon Finali’ndeki efsane maçlarına ayrıntısıyla değinen hoş bir seyirlik idi. Özellikle tenis oyuncuların maçın görüntülerini izlerken yaptıkları yorumlar baya hoşuma gitti. Ben de, bu maçın arkasından, 1990 sonrası dönemde Wimbledon tarihinde anılacak en önemli maçları derleyeyim dedim. Herhangi bir sıraya bağlı olmadan başlıyorum:

Stefan Edberg – Boris Becker (6-2 / 6-2 / 3-6 / 3-6 / 6-4) 1990 Finali


Benim yaşıtlarımın son mensuplarından olduğu bir nesil, TRT’den düzenli olarak Grand Slam finali izleyerek büyümüştür. Övünmek gibi olmasın, televizyonun dibinden izlediğim müsabakalar, çok küçük yaşta gözlerimin bozulmasına sebebiyet vermiştir. Becker’i benden 2-3 yaş genç olanlar çok iyi tanımaz. Tenis dünyasının en renkli ve eşsiz karakterlerinden biriydi. Kendine has servisi dünyanın en iyilerinden idi, ayrıca file önünde de Nadal’ın çizgideki halini andırıyor, çok zor toplara yetişiyor, yetişmesi imkânsız gözükenlere de planjon yapıyordu. Bir çocuk için kahraman tanımlamasına uyacak kadar özel bir sporcuydu. Sonra skandallara karışıp amı-götü dağıttı, kariyeri beklenenden erken düşüe geçti, vs.

Bilindiği üzere, kendisi 17 yaşında, sıralamalarda bile olmamasına rağmen Wimbledon’ı kazanıp inanılmazı başarmıştır. Merak edenler, tarihin en iyisi Roger Federer’in ilk yıllarında Wimbledon’da nasıl zorlandığına baksınlar. Gerçi Connors’ların, McEnroe’ların falan miadını doldurduğu bir geçiş dönemiydi, o jenerasyon 1-2 yıl içinde Edberg-Becker-Sampras-Courier gibi isimlere yerini bıraktı ama yaş da 17 be abi. Dediğim gibi, müthiş servisi ve file önündeki cevvalliği sayesinde Wimbledon’ın kralı olmuş ve ilk şampiyonluğunun devamında yedi sene üst üste Wimbledon finali oynayarak bir rekora imza atmıştır (Fedex Haas’a takılmazsa egale edecek). Tarz olarak kendisine bir hayli benzeyen, dönemin önemli tenisçilerinden Stefan Edberg ile 88-90 arası üç final üst üste oynamıştır, bu da sonuncusu. Genelde Edberg’e karşı ezici bir üstünlüğü bulunmasına rağmen, bu finallerden ikisini kaybetmiştir. Zaten Edberg’in sinir bozucu bir tarzı vardı, robot gibi oynardı tenisi, hep aynı hareketler falan, sevmezdik pek.

1990 Finali de Becker’in favori olduğu bir maçtı. Becker maça çok kötü bir servis performansıyla başlamış ve ilk iki sette varlık gösterememiştir, akabinde maça ağırlığını koyup setleri eşitlemiş, üstüne de son sette rakibin servisini kırmıştır. Kariyeri boyunca kritik Grand Slam maçlarının beşinci setlerinde servis kırdırıp kazandığı maçlar bulunan Edberg, 3-1 geriye düştükten sonra hemen toparlar, maçın en iyi tenisini sığdırdığı bu dakikalarda Becker’in servisini iki kere kırıp 5-4 öne geçer ve işi son oyunda bitirir. Üçüncü setin başlarında anca toparlanıp tenis oynamaya başlayan Becker, maçtan sonra bir akşam evvel uyumakta zorluk çektiğini, bu sebeple uyku ilaçları aldığını ve ilk iki setteki bitik görüntüsünü de bu ilaçlara borçlu olduğunu söylemiştir. İkilinin karşılıklı oynadığı 35 maçın 25’in Becker’in kazandığını hatırlatalım ki kaybettiği on maçtan ikisi de Wimbledon finalidir.

Bir de hikâye, geçenlerde TRT3’te 1991 finalini yakaladık, Stich-Becker oynuyor, Stich 2-0 önde. Yanımdaki arkadaşlarım bu maçın sonucu noluyor dediklerinde kendimden emin bir şekilde “Becker’in almış olması lazım” diyorum. Hatta son oyunlarda Stich gayet rahat gözükürken, içimden “helal olsun Becker’e, nereden çevirmiş” falan diyorum. Sonra Stich üçüncü sette maçı kazandıracak servis kırma puanını kazanıyor, birbirimize bakıyoruz elemanlarla, güzel bir return ve sevinçten yere yuvarlanıyor Stich. Hayatımda yaşadığım dumurlardan biridir. O derece kahramanımmış Becker.

Rafael Nadal - Roger Federer (6-4 / 6-4 / 6-7 (5-7) / 6-7 (8-10) / 9-7) 2008 Finali


Bu maçın birçok hikâyesi var elbette, blogda pas geçtiğimiz olaylardan biriydi, bu sebeple hep üzüldüm. En basitinden başlayalım, Wimbledon tarihinin en uzun maçıdır -4 saat 48 dakika maç süresi- aynı zamanda da iki yağmur molası ile birlikte 7 saat sürmüştür ve son setleri dillere mühür vurarak, tepkisiz izlememizi sağlamıştır. Federer üst üste beş Wimbledon finalini kazanmıştı, Wimbledon onun yenilemeyeceği bir turnuva olarak görülüyordu. Nadal ise bir zamanlar toprak dışında hakimiyet kuracağı konusunda tartışmalara maruz kalırken, hesapta olmayan Wimbledon’da üçüncü kez üst üste finale geliyordu, dahası bir önceki sene beş seti zorlamıştı. Fransa Açık dışında bütün Grand Slamleri dört sezondur süpüren (Safin’e kaybettiği 2005 Aus Open dışında)Federer’in üzerindeki toprak baskısının bu maça yansımaması söz konusu değildi.

Yağmur ilk azizliğini maçın öncesinde gösterdi, yarım saat geç başladı maç, Nadal müthiş konsantre girdi, spikerlerin dillerine pelesenk olan ‘backhand’ taktiği ile. Öyle istikrarlı zorluyordu ki Federer’in backhand’ini, millet Federer’in bu konuda zayıf olduğunu falan anlatmaya başlamıştı. Bir ara maç toprak maçına döndü, uzun ralliler, tam Nadal’ın istediği gibi. 2-0 öne fırladı bir anda. Üçüncü setin sonlarında ilk yağmur molası geldi, bu sefer bir saatten uzun bir molaydı, Federer dönüşte toparlayıp iki müthiş tie-break oynadı ve setleri eşitledi. Dördüncü setin tie-break’inde 5-2 geri düştü, iki maç puanı çevirdi.

Bu noktadan sonra normal olan, Federer’in beşinci sete ağırlığını koyup, erken bir servis kırmayla maçı götürmesiydi. Ancak maç boyunca çok iyi atan Nadal servisine tutundu, son set 2-2 gidiyorken de son yağmur molası geldi. Yarım saatlik bu gecikme Nadal’a yaradı ve Nadal hem kendi servisini domine edip, Federer’i de zorlamaya başladı. Hava hafiften karardı, görüş zorlaştı, Federer rakibi kadar maçta kalamadı ve filede basit puanları harcadı. Yine de 7-7’e kadar geldi maç.

15. oyunda Nadal servis kırmayı başardı. Artık Federer ışığın azlığından memnun değildi ve hafiften itiraz ediyordu. Maçtan sonra da bu konudaki sıkıntısını net şekilde ortaya koydu zaten. Nadal da son oyunda pek de görmeden oynadığını itiraf etti. Ben de maç bittikten sonra uzunca bir süre Nadal’ın kazandığına inanamadığımı itiraf edeyim. İlk iki sette mükemmeldi ama 2-2 olduktan, hem de elindeki seti verdikten sonra son seti alabileceğine ihtimal vermiyordum. Bu sene oynayabilselerdi, eminim ki çok ilginç bir maç olacaktı.

Bu maçın ne kadar büyük bir maç olduğunu izlemeyenler anlayamaz. Tenisin kalitesi o kadar yüksekti ki, o kadar akıcı bir maçtı ki… En azından 20 tane kitaplara geçecek puan oynanmıştır. Havanın kararması, maç öncesi durum, ikilinin rekabeti falan var işin içinde, şanslıyız canlı tanık edebilenler olarak.

Steffi Graf – Jana Novotna (7-6 (8-6) / 1-6 / 6-4) 1993 Finali


Bayan tenisine uzağımdır normalde ama bu maç unutulmaz. Steffi Graf müthiş başlayan kariyerinde ufak bir düşüşü geride bırakmış, tekrar en iyi tenisini oynamaya başlamıştı. Novotna ise kısa kariyerinde önemli bir sıçrayış yapmış, Graf’ın düşüşte olduğu dönemde parlayan, istikrarlı bir oyuncuydu.

Novotna’nın tamamına yakınını domine ettiği bir maçtır. Kafa kafaya geçen ilk seti Graf tecrübesiyle götürmüştür ama ikinci sette Novotna rakibine nefes aldırmamıştır. Rahat kazandığı bu setten sonra final setinde de 4-1 ve 40-15 öne geçmiştir. Sonrasında Novotna’ya bir şeyler olur. Basit hatalarla önde olduğu oyunda servis kırdırır, bir basit hata, bir başkasına zemin hazırlar. File önünde bitirilemeyen voleler, farklı dışarı giden toplar, çift hatalar gelir. Graf da bu durumdan fazlasıyla faydalanıp üst üste beş oyunu ve maçı kazanır.

Bu maç, Graf’ın ikinci yükseliş dönemini resmen başlattığı gibi, Novotna’nın da bir süreliğine kendini kaybetmesine sebep olur. Tek Grand Slam şampiyonluğunu da ironik biçimde Wimbledon’da kazanmıştır. Yine de kazandığı finalden ziyade, eline yüzüne bulaştırdığı 1993 finaliyle anılması da bir hayli normal.

Goran Ivanisevic – Patrick Rafter (6-3 / 3-6 / 6-3 / 2-6 / 9-7) 2001 Finali


Tümüyle efsane bir maç daha.

Patrick Rafter çok şanssız bir adamdır. Güçlü servisi ve backhand’i ile uzun süre tenis dünyasının zirvelerinde dolandı ama sadece iki US Open şampiyonluğu ile kapadı kariyerini. Wimbledon kariyeri ise tam bir bahtsız bedevi durumudur. 2000 ve 2001 yıllarında iki final oynamıştır, bu iki finalin evvelindeki yarı finallerde de Andre Agassi’yi beş setlik epik maçlarla elemiştir. Lâkin ilk finalinde kariyerinin son Wimbledon şampiyonluğunu alan Sampras’a çarpmış, hemen sonraki sene yani mevzubahis maçta da Wimbledon’ın bir diğer efsanesi Goran Ivanisevic’in, karşısına kim çıkarsa çıksın yenilmeyecek kadar inandığı bir finali oynamak zorunda kalmıştır.

Bu turnuva, aynı zamanda Federer’in kariyerinin dönüm noktası olan beş setlik Sampras zaferini de içeriyor, ona sonra değiniriz. Sampras fatihi Federer, çeyrek finalde Tim Henman’a çakılır. Beş setlik zaferin gazını da alan Tim Henman’ın muhtemelen Wimbledon şampiyonluğuna en çok yaklaştığı sene de budur. Yarı finalde Tim Henman maçın ortalarını domine etmiş, üçüncü seti 6-0 alıp bütün momentumu yanlamıştır. Ivanisevic toparlanıp maçı çok zor bir noktadan çevirmiştir. Arkadaşlar, bu maçın yağmur sebebiyle üç günde ancak tamamlandığını da belirtmekte fayda görüyorum. Maçtan sonra bu galibiyetin kader olduğunu, tanrının onun kazanması için yağmuru gönderdiğini söyleyecek kadar John Locke yaklaşmıştır mevzua.

Ivanisevic kadar turnuva tarihi için de bu maçı özel kılan, Goran’ın sıralaması yetmediği için wildcard ile turnuvaya katılabilmesi olmuştur, zira finalde Goran kazanırsa bu şekilde şampiyon olan ilk tenisçi olacaktır. Kariyeri boyunca defalarca çift hata yapan Goran, final setinde de üç maç puanını çift hatayla kaybediyordu. Eninde sonunda kazanacağı belliydi, bütün seyirci onu destekliyordu, maç puanları sırasında ağlamaklı olduğu seçiliyordu zaten. Nitekim maçı alır almaz ağlamaya başladı. Şampiyonluğu yakın arkadaşı Drazen Petrovic’e armağan etti ve Hırvatistan tarihinin belki de en büyük sporcusu olarak yerini ayırttı.

“I don't know if someone is going to wake me up and tell me I haven't won again, this was my dream all my life. I came here and nobody thought about me, but here I am holding the trophy." – Goran Ivanisevic

"Someone has to lose and I'm the loser once again." – Patrick Rafter

Roger Federer – Pete Sampras (7-6 (9-7) / 5-7 / 6-4 / 6-7 (2-7) / 7-5) 2001 4. tur


Pete Sampras, bir sene evvel üst üste dördüncü ve toplamda yedinci Wimbledon şampiyonluğunu yaşamıştır maçın oynandığı kortta. Fransa Açık dışında her turnuvanın tarihini sarsmıştır, gelmiş geçmiş en iyi tenisçilerden biridir ancak artık 30 yaşına gelmiş ve en iyi dönemlerini geride bırakmıştır. Bir önceki sene kazandığı finalde tam bir jübile havası hâkimdir zaten, tribüne çıkıp babasına sarılması, dakikalarca süren alkış. Artık ispatlayacak bir şeyi de kalmamıştır, hızın ve çabukluğun çok mühim olduğu Wimbledon’ı 1-2 sene daha domine edecek fizik gücü de.

Roger Federer ise bir başka efsane, bu turnuvayı üst üste beş kez kazandı, Sampras’ın 14 Grand Slam şampiyonluğu rekorunu bu hafta kırabilir ve Sampras da orada olmak istediğini söylediği açıklamalar verdi. Belki de gelmiş geçmiş en iyi oyuncu, en azından bana göre kesinlikle öyle, itiraz edenler de olacaktır. Acaba, Federer’in bu kadar iyi olacağını bilseydik nasıl izlerdik maçı?

Federer tabiri caizse beton gibi bir maç oynamıştır, Sampras’ın temposunun bir hayli yükseldiği dakikalarda oyuna çok iyi tutunmuştur ve bunu beş set boyunca yaptığı için de final setinde içten içe favori hâline gelmiştir tribündeki insanlar için. O zamanlar çok sempatik, yeni tarzını gördükten sonra baya itici gelen at kuyruğu modeliyle de herkesin aklına çıkmamak üzerine kazınmıştır. “Björn Borg de at kuyruğu yapsaydı nasıl olurdu?” sorusunu akıllara getirmiştir.

Bu maç benim için Federer’in zirvesidir, Sampras gibi bir efsaneyi yoğurup yoğurup kendi istediği oyunu oynatması, maçı dikte etmesi, basit hatalarının azlığı, konsantrasyonu bir yana, Sampras da belki son dönem kariyerinin en iyi maçlarından birini oynamıştır. Federer’in sonra bu seviyelerde oynadığını çok gördük, ama çimin kralını çimde yenmek başlangıç için iyi bir sipariş.

3 yorum:

Russell dedi ki...

2009 Avustralya Açık'taki Verdasco-Nadal yarı finali de eklenebilir bunlara. 2008 Wimbledon Finali kadar kalite maçtı neredeyse. Ama sanırım final maçı olmadığı için tercih etmedin.

Son 3-5 yıldır tenisi takip ettiğim için 90'ları falan pek bilmiyorum ama indirip izledim tabii Borg olsun, Becker olsun... Listedeki maçlardan bir tek Federer-Sampras maçını izlememiştim 2001'deki, onu da indireyim bari.

Teşekkürler liste için..

Benicio dedi ki...

Sorunun cevabı başlıkta gizli.

Russell dedi ki...

Çok fena kaçırmışım, pardon. :)