30 Nisan 2009

NBA Draft 2009

25 Haziran 2009 günü Garden'da lige ilk adımını atma şansını yakalayacak 58 oyuncudan biri olmak için, draft'a girmeye karar veren ilk isimler belli oldu. Bu sayı tabi ki daha da artacak ama açıklanan ilk rakamdan, yani 103 isimden 29'u Amerika dışından. 2'si de Türk. Efes Pilsen'in 88'li forveti Barış Hersek ve Banvit'in 90'lı guard'ı İbrahim Yıldırım. Onlara başka kimse eklenir mi bilmiyorum ama ikisinin de pek şansı olmadığını da söylemek gerek.

İngiliz kilidi


İç sahada 0-0 berabere kalmak avantaj mıdır, değil midir sorusu üzerine kafa yormak lazım. Mourinho Porto'da ve Chelsea'de CL oynarken, içerde 0-0'ın avantajlı olduğundan hep bahsederdi. Golsüz beraberlik, sizin deplasmanda gol atmanız halinde çok büyük ihtimalle turu geçeceğinizi gösterir.

Tabi bu varsayımlar birbirine denk güçteki takımlar arasında geçerli. Günümüzde artık içeride 3-0, 4-0 gibi avantajlı skorlar koparabilen takımlar kalmadı. Hatta büyük bir kısmı içeride kazanmakta bile zorlanıyor. Pek çok üst düzey Avrupa takımı, deplasmanda, yani rakibin daha baskılı, daha açık oynadığı sahada istediği futbolu sahaya yansıtabiliyor.

Barcelona, yıllardır unutmaya yüz tuttuğumuz iç saha takımlarından biri. İçeride ve dışarıda, zaman zaman gece/gündüz farklılığında performanslar sergileyebiliyorlar. Aslında, bu tip hızlı forvetlere ve iyi top yapan orta sahalara sahip olan bir takımın, deplasmanda daha iyi oynamasını, ara toplar ve koşularla rakip defansı delmesini bekleyebilirsiniz. Bu Barcelona için de geçerli olabilir, ancak Chelsea gibi fizik kuvvet bakımından fersah fersah önde olan bir rakibe değil.

Chelsea, Barcelona'nın bütün hücum varyasyonlarına hazırlıklıydı. Normalin aksine, Essien'e daha yakın oynayan orta saha oyuncusu Ballack oldu, Mikel yerine. Ballack, Mikel'e göre daha hızlı, ve kariyerinin bu noktasında defansif görevlerde daha faydalı. Zaten bu ikiliyle beraber hem Mikel, hem Lampard, hem Malouda sahadaydı, insan azmanı bir orta saha. Messi ortaya girerken Bosingwa hep onu takip etti, bölgesinde kalmadı, bu sırada ortada da bir oyuncu Messi'nin pas yaptığı hücumcuyu tutarken, bir başka oyuncu da yine Messi'nin koşacağı yolu tutuyordu. ceza sahası çizgisinde kurulan savunma sayesinde ara top da yemediler. İlk yarının birmesine doğru, bir de ikinci yarının son 20 dakikasında Chelsea fizik olarak öne çıktı. Drogba'nın net pozisyonu ve son yarım saatte Barcelona'nın pas yüzdesinin düşmesini bu şekilde açıklayabiliriz.

Barcelona deplasmanda yine bu ara toplarına ve verkaçlara güvenecek ama bu kadar pas yapmalarına imkan yok. Chelsea, çok daha hakim olduğu sahada oynayacak ve daha iyi yayılacak, daha rahat olacak. Barcelona'nın baskı yediğinde çok iyi sicili olmadığını da biliyoruz. Marquez ve Puyol'un eksiklikleri de bu işin üzerine tuz-biber oldu. İkinci maçta 2,5 gol üstü görmemiz muhtemel, benim tahminim 3-1'lik Chelsea galibiyeti yönünde. İleride daha detaylı değiniriz.

27 Nisan 2009

Mr. Fourth Quarter


0:01 Hedo Turkoglu makes 25-foot three point jumper 84-81

Orlando Magic 2 - 2 Philadelphia 76'ers

24 Nisan 2009

Yüzüğe hazır



Sadece sahada değil, soyunma odasında da böylelermiş demek ki. Ya da kamera görünce azıyorlar. Hangisi daha kötü? Ben bilmem. Ama fikir güzel.

Rafa ve başarı

Sir Alex Ferguson is nervous of Liverpool.

Benitez'in kurduğu bir cümle bu. Bana komik geliyor, kendisinin çıkışları. İyi teknik direktör mü? Kesinlikle evet. Ama bu kadar çok konuşmaya hakkı var mı? Bence yok. Cümleyi ilk okuduğumda Liverpool'un en son ne zaman Premier League zirvesine tutunduğunu düşündüm, hatırlayamadım. Geldiğinde Liverpool kötü bir durumdaydı, kabul. Şampiyonlar Ligi'ni de ilk geldiği sezonda kazandı. Ama Liverpool bir sezon bile katıldığı bütün kupalarda şampiyonluk mücadelesi veremedi. Ben bu tip hocaları başarısız sayarım. Sınırsıza yakın bütçe, müthiş bir taraftar, harika tesisler, Torres ve Gerrard'ı barındıran emsali zor bulunan bir kadro. Daha fazlası şart. Arsene Wenger için de paralel düşünüyorum ama onun başka meziyetleri var, ayrı bir mesajda değinirim belki.

Bunlar Benitez'in transferleri (milyon € olarak düşünün):

- 08/09
Javi Mascherano - 20
Robbie Keane - 21
Albert Riera - 8.5
Andrea Dossena - 8
Diego Cavalieri - 4

- 07/08
Fernando Torres - 34 + Luis Garcia
Yossi Benayoun - 6.5
Ryan Babel - 15.5
Lucas - 9

- 06/07
Jermaine Pennant - 8
Craig Bellamy - 8
Dirk Kuyt - 16
Arbeloa + Leto + Mascherano kira bedeli - 8

-05/06
Daniel Agger - 8
Mohammed Sissoko - 10.5
Pepe Reina - 9
Peter Crouch - 9.5

- 04/05
Fernando Morientes - 8 Djibril Cisse - 18
Xabi Alonso - 14.5
Luis Garcia - 8

Luis Garcia dahil 255 milyon €. Satılan oyuncular da 120 milyon €. Kontrat aşamasında verilen paraları saymıyorum bile. Hesabı siz yapın. Hiç faydalanamadıkları oyuncuları kırmızı, parasını çıkartan oyuncuları mavi yaptım. Tabi bana göre.

Bunlar da Rafa'nın başarıları:

'05 - Şampiyonlar Ligi şampiyonu
'06 - FA Cup şampiyonu
'07 - Şampiyonlar Ligi finali
'08 - ?
'09 - Premier Lig'de ilk kez zirve mücadelesi, muhtemelen bir kupasız sezon daha

Öyle keşfedip parlattığı, takıma monte ettiği bir isim de yok (Skertel dışında). Bu kadar yazının üstüne yoruma ne gerek?. Biraz sakin ol Rafa. Elbet yukarıdan bakacağın zamanlar gelecek.


kaynak: transfermarkt

Playoff Dedikodu

- Yaralı aslan Celtics, rüzgarın şehrinde (Chicago'ya gitmedim henüz ama şehir sakinlerini bir de Olimpiyat Stadı'na davet ediyorum) 3. maçı kazanıp, saha avantajını geri aldı ama seriden asıl dedikodu, Tony Allen'ın ciddi ölüm tehditleri alıyor olması. Yazılanlara göre Allen, Chicago yerlisi ve burada karıştığı bir olaydan beri aylardır bu tehditleri alıyormuş. Polisler, Allen'ın Chicago'daki arkadaşlarına, Chicago'ya ciddi ciddi gelmemesinin daha iyi olacağını tavsiye etmişler vs. Yani dün maçta dikkat çeken güvenliğin sebebi biraz da bu sanırım.

Kıvrak zekalarıyla tanınan, basketbolla yatıp kalkan ve misafirperver Chicago insanına hiç yakıştıramadım.
- Iverson hakkında birşeyler yazmıştım daha önce, ben de ciddi tehditler aldım. Geçen gün posta kutumda kesilmiş bir Tyronn Lue kafası buldum, jargonda ne anlama geldiğini bilmiyorum ama iyi birşey olmasa gerek. Geyik bir kenara, Iverson hakkındaki son haber, Detroit News'te Chris McCormack imzasıyla çıktı. Habere göre Iverson, Detroit casino'larından da kesik yemişti. Söylenene göre Iverson, casino'ya girdiğinde bambaşka bir adam oluyormuş ve krupiyerlere tükürmekten, huzur bozmaya kadar bir sürü arıza çıkarıyormuş. Sonuç olarak da daha önce Atlantic City'de de kötü bir geçmişi olan Iverson'ın, MGM ve Greektown casino'larından yasaklandığı yazdı her yerde, bu haber kaynak gösterilerek. Ama bu haberin her iki casino tarafından yalanlanması çok az yerde yazdı. Bu da demek oluyor ki, Iverson Detroit medyasını hakkaten kızdırmış.

Konu hakkında Fanhouse'tan Matt Watson'dan detaylı birşeyler okuyabilir, işim yok, Iverson'ı da severim diyenler.
- Mike Krzyzewski, who coached Team USA to a gold medal last August, had this observation of Bryant when the team was training for the Beijing Olympics.

"We were in Las Vegas and the players had to try on their uniforms to make sure that they fit," Krzyzewski told NBA.com. "They go into this room individually and they're going to try them on and get tailored and Kobe comes to his uniform and it's lying there and has his number and it says USA on it.

"And before he touches his uniform, he just stands there and as he's standing there, he starts crying. And he starts having a few tears and the guy who's helping with the equipment asks him what's wrong and Kobe said, 'You don't understand. I've always dreamed of playing for my country. I've always dreamed of having the USA uniform on.'

Ne mi diyor, Kobe milli takımdaki ilk formasını görünce duygulanmış ve gözleri dolmuş. Bir an gözümün önüne şöyle bir sahne geldi. Hadi Kobe yürü git ya.

20 Nisan 2009

En güzel maç? Belki de daha gelmedi!


4-4'lük Chelsea - Liverpool resitalinin üzerinde durmadığımızın farkındayım. Ancak bu maç, belki de çok daha güzelinden önce masaya gelen bir iştah açıcıdan fazlası değildi.

Barcelona ve Chelsea, şu anda Avrupa'nın en formda iki takımı. Uzun senelerdir gelen bir alışkanlık gibi, Chelsea sezona hızlı giriyor, yılbaşında temposunu düşürüyor, Mart sonu gibi tekrar en iyi düzeyine gelip sezonu kapatıyor. Mourinho'nun son tam sezonunda, Cech'in sakatlığının da etkisiyle boxing week programında bocalamış, üst üste üç beraberlikle belki de şampiyonluktan olmuştu. Bu sezon da farklı değil. Kasım sonundan Ocak başına kadar kaybedilen 14 puan şu anda liderin 4 puan artı bir maç gerisinde kalmalarını sağladı. Hiddink geldiğinde, neredeyse her maçını kazanmak zorunda olduğu bir ortam vardı ve o da öncelikle Ballack, Lampard, Anelka ve Drogba'yı beraber kullanabildiği bir sisteme geçti. Ballack ve Lampard'ı Essien'e -ya da Mikel- yakın oynatıp orta sahayı eline aldı, Drogba ve Anelka'yı beraber sahaya sürdü, oyunu olabildiğince kenarlara açtı, gerçek bir kanat oyuncusu ile oynamamasına rağmen. Mantık, Ballack ve Lampard gibi hem yaratıcılıkları, hem oyunu okumaları güçlü iki veterana defansif görevler verip hücum alanında da olabildiğince çok oyuncuyla bulunmak.

Bu düzen Chelsea'ye Hiddink ile çıktıkları 13 maçta sadece bir mağlubiyet ve 10 galibiyet getirdi (kalan iki beraberlik de CL eleme turu rövanş maçlarında geldi ve yeterli skorlardı). Geride kalan haftalarda fikstürleri masaya yatırınca lig şampiyonluğunun tatlı bir hayal olduğunu, ancak CL ve FA Cup'ın ulaşılabilecek hedefler olduğunu söyleyebiliriz. FA Cup'ta yarı final önemli bir dönemeçti ve onu da Arsenal'in yorgun ve dar kadrosunu fizik güçle boğarak geçtiler. Finalin Everton ile oynanacağını ve sezonun da son maçı olduğunu hesaba katarsak, CL finali Hiddink'in tam anlamıyla yoğunlaşacağı tek kupa olacaktır.


Barcelona müthiş bir pas kurgusuna ve enerjiye sahip. Messi, Xavi ve Iniesta intihar timi gibi, Guardiola da orta sahayı Toure'ye bırakıp önüne ofansif mantaliteye sahip Iniesta ve Xavi'yi koyuyor, Chelsea'den farklı olarak bu adamların tüm oyun kurma yükünü üstlendiklerini söyleyebiliriz. Bundan önceki yorumlarımda Barcelona'nın fizik ve tempo olarak ayrı bir gezegene ait olan Liverpool, Man Utd ve Chelsea üçlüsünden biriyle eşleştiği takdirde şansının daha az olacağını belirtmiştim. Çünkü Chelsea ne Bayern, ne de Lyon gibi Messi merkezli pas örgüsünün ceza sahası civarında cereyan etmesine izin vermeyecektir. Xavi ve Iniesta'yı daha defansif oynamaya zorlayacaktır. Bunun yanında da hem Drogba ilerde müthiş top tuttuğu, hem de orta sahayı idare eden Essien-Ballack-Lampard üçlüsünün pas becerisi sayesinde ileride de bu kadar top kapamazlar. Herşeyden önemlisi de bu kadar tempolu oynayamazlar çünkü Chelsea son yarım saatte iyice ön plana çıkar fizik dengede.

Burada Barcelona'nın Liverpool maçından ne ders alacağı önemli. Chelsea'yi hücum ederek yenmek zor. Dengeli bir oyun oynamalı ve orta sahayı ele geçirmelisiniz. Yoksa Henry ve Messi kenarlarda sıkışır, Eto'o da istediği topları alamaz. Ayrıca Guardiola'nın da, tıpkı Benitez gibi Guardiola'yı şaşırtması lazım. Barcelona topla istediği herşeyi yapabiliyor ne de olsa. En büyük avantajları Ashley Cole'un yokluğunu değerlendirmek olabilir. Biraz yaratıcılık görmemiz, kanat verkaçları ve Henry'e atılan ara toplarından daha fazlasını izleyebilmemiz şart. Liverpool Chelsea'yi zorladı gibi gözüktü ama öyle ahım şahım hücum organizasyonları, baskılı bir futbol falan yoktu. Uzaktan şutlar, defans ve kaleci hatalarıyla dolu bir maç oldu.

İlk maç Nou Camp'ta ve Chelsea - Barcelona maçlarını da özlemiştik. Kimin eleyeceğini kim bilebilir ki? Ancak ben Chelsea'nin ciddi bir avantajı olduğunu düşünüyorum.

19 Nisan 2009

Alsancak/İzmir


batug'dan:

izmir'de alsancak katolik kilisesinin arka avlusu. burada çok maç yapmışlığım var, 25 yıldan fazla olmuştur. bütün alçak potalar gibi buradakiler de talihsizdi, talihsizdeki siz bizdik. kendi halindeki bücür potalar arasında kendi enbiey maçlarımızı yaptık. zavallı potaların çemberleri kopar, kırılır, kısa sürede tamir edilir, biraz daha dayanır ama akeem, 'nique, david thompson usulü denemeleri kaldıramayıp hurdaya çıkar, yenisi takılırdı. dün müge italyan grupla izmir'deydi. bana telefon edip kiliseye yol tarifi istedi. o ara avludaki sahadan bahsettim. kilisede bir ara çişim geldi deyip arkaya sızmış, avluyu bulup potaların resmini çekmiş. mvp kadın... bendeki hatırası all-star bir sahadır, gazi okulu'ndakinden iyi olmasın. o günleri, padre giulio'yu, matmazel donata'yı unuttuğum gün bunamış yahut ölmüşüm demektir... tabii bu şimdiki potalar kimbilir kaçıncı nesil. ben son basketimi atalı çeyrek asır olmuş ama fotoğraflardan çıkardığım kadarıyla, kilise avlusundaki bu sürpriz cennet, külüstür güzelliğiyle basketsever çocuk büyütmeyi sürdürüyor, üstelik birbirinden tamamen farklı iki potasıyla, benzersizliğini koruyarak. orası izmir. (resimde gördüğünüz, o iki potadan biri. diğerini merak ettiyseniz, gençsubayların orda.)

17 Nisan 2009

Geçmiş olsun Danny

Boston Celtics GM'i sarı fırtına Danny Ainge kalp krizi geçirmiş. Hayatı nasıl geçiyordur bir fikrim yok ama Garnett'in play-off'u kaçıracağına dair taze gelen haberin de şu anki duruma katkısı olmamıştır muhtemelen. Geçmiş olsun.

16 Nisan 2009

NBA Playoff ilk tur


Heyecan 18-19 Nisan'da sekiz maç ile başlıyor. İlk iki gün sekiz maçı birden izlemek her NBAsever için bir fantezidir ancak ben henüz nihayete eremedim. Bu sezon da şansımı deneyeceğim ama. Geçen sezon Orlando-Toronto izleyemeden başlamıştım. Doğu'nun ilk turu vasat ama genel olarak üst kalite basketbol dolu üç ay geçireceğiz.

Doğu Konferansı:


(1) Cleveland Cavaliers - Detroit Pistons (8)

Son dört yılda üçüncü eşleşme ama bu sefer çok farklı. Detroit Iverson'ı defterden sildi, Cleveland'da Ben Wallace sezonun sonuna bir kaç maç kala rotasyona girdi.

(2) Boston Celtics - Chicago Bulls (7)

Şampiyonun karşısında şahin olmasa da atmaca gibi bir takım var yine. Geniş ama garip rotasyonlu Bulls karşısına büyük ihtimalle Garnett'siz çıkacak Celtics. Oynasa da dakikaları çok kısıtlı olacaktır. Playoff'un ilk maçı da bu seriden.

(3) Orlando Magic - Philadelphia 76ers (6)

Phila son günkü hayvanlığı sayesinde Orlando'ya kapak attı. Hidayet NJ Nets maçını tamamlayamamıştı ve Charlotte'a karşı da oynamadı. Rashard Lewis de iki maçtır yok ama onun sakatlığı olduğunu zannetmiyorum. Öbür tarafta Brand zaten sezonu kapamıştı, Dalembert de maç kaçırabilir.

(4) Atlanta Hawks - Miami Heat (5)

Doğu'da en merak ettiğim seri, iki takım da sezonu bitirdikleri kadrolarıyla girecekler playoff'a, Miami'de Haslem sezonu kapamıştı en son.

Batı Konferansı


(1) LA Lakers - Utah Jazz (8)

Temsilcimiz Mehmet Okur'un takımı her sezon biraz daha aşağıdan girmeye başladı playoff'a. Bynum geri döndü Lakers'ta, böylece iki takımda da serinin kaderini etkileyecek bir sakatlık kalmadı. Bu arada Shannon Brown triangle'ı öğrenmiş. Hayırlı olsun.

(2) Denver Nuggets - New Orleans Hornets (7)

Hornets da düşüştekilerden. Chris Paul bu sezon Peja ve Chandler'ın yokları oynamasıyla artan yükünü iyi omuzladı. Sakatlık yok diye yazıyorum bu seriye de, ama Peja ve Chandler'ın sağları solları belli olmaz.

(3) San Antonio Spurs - Dallas Mavericks (6)

Ginobili sakatlanınca Spurs'ün playoff hakkındaki bütün hayalleri değişmiş midir? Hem de sezon boyunca varlık gösteremeyen Josh Howard bomba gibi dönmüşken? Ben diyeceğimi diyeyim. 2009, tek yıllar bebek.

(4) Portland Trail Blazers - Houston Rockets (5)

Haftalardır olmasını istediğim seri. Portland'da Martell Webster, Houston'da T-Mac sezonu kapamıştı, ama onları hesaplamaya zaten gerek yok. Yıllardır ilk turu geçemeyen Mac el freni mi? Young guns Portland camiasını bir adım ileri götürebilecek mi? Yao Ming'in üzerinden ilk kim vuracak? Hepsinin cevabı bu seride.

Not: Fotoyu aynen Genç Subaylar'dan vakuzladım. Gürkan'ın ellerine sağlık.

Not II: batug.com'da hareket olur. Tetikte kalın.

İnsan gücü farkı


Aynı gece oynanan iki maçta iki farklı senaryo izledik. Bir tarafta evindeki gollü beraberlik yüzünden sıkıntılı bir maça çıkan Man Utd, Ronaldo'nun akıl almaz golü ile turu rahatlatırken; diğer tarafta Arsenal'in fizik üstünlüğü karşısında tek bir oyuncusu bile sivrilemeyen Villarreal vardı. İki deplasman takımının kaderini de bireysel yetenekler ve kadro mühendisliği belirledi.

Villarreal'in turu geçeceğini düşünüyordum ve bunun da en önemli sebebi deplasmanda gol atacaklarına dair olan inancımdı. Kritik maçlara ayrı mantıkla bakmak her zaman işlemiyor. Senna ve Cazorla'nın sakatlığında Bruno ve Robert Pires'in sorumluluk altından kalkabileceğini ve bu yokluğu hissettirmeyeceklerini düşünsem de, maçın başlamasıyla birlikte aradaki farkın çok daha büyük olduğunu anladım. Bir kere Villarreal'in, normal şartlar altında Arsenal'in temposunda bir seriyi geçmesinin mümkünatı yok. Gariptir ki bu iki takımdan biri İspanya dördüncüsü ya da beşincisi, biri de İngiltere'de aynı konumda. Ama kadro kalitesi denince iş değişiyor elbettte. Dün yalnızca Adebayor ve Rossi'nin yeri değişseydi, Arsenal defansı ve orta sahası o kadar koordine oynayamaz ve ileride bu kadar top kapamazdı.

Wenger'in sakatlıklarla dolu, hem de Fabregas'sız dönemi böyle güzel geçmesi takdir edilmeli. Sayısız oyuncu yetiştirdiği, bir çok alt sınıf gözüken topçudan cevherler yarattığı harika Arsenal kariyerinin tek eksiği olan başarı istikrarını yakalaması için önündeki en önemli engel kadrodan verim almak konusunda, özellikle de maç programının iyice sıkıştığı Şubat-Mart döneminde, yetersiz kalmasıydı. Bu maçta da bana göre çok ışık vermeyen ama Arsen hoca oynatınca "dur bakalım" dediğimiz tip oyunculardan Gibbs ve Walcott sahadaydı. Gibbs, yanında Eboue ve Song ile oynayınca çok faydalı oldu, orta sahayı ele geçirdiler ve Fabregas aranmadı bile.


Man Utd'ın senaryosunda Ronaldo'nun unutulmaz performansı vardı, Porto'nun "acaba uyutup alır mıyım?" diye kendi kendine sormaya başladığı, ağırdan aldığı, tok satıcıyı oynadığı ilk dakikalarda hemen müthiş bir şut çıkardı, hem de 30 küsür metrelerden. Hem o uzaklıktan vuracaksın, hem köşeye yazacaksın, hem de kaleci uzanamayacak bile. Yok canım. Man Utd'ın bu turu geçmek için çok iyi oynamaya falan ihtiyacı yoktu ve iyi Porto-kötü United arasındaki farkın bile bir Ronaldo şutundan az olduğunu gördük.

Erken gol sonrası Porto nefes bile alamadı, rüyadan uyandı bir nevi ve sonra da maçı çevirecek bir pozisyon, bir baskı ya da bir inanç belirtisi göremedik sahada. United defansif anlamda her detaya hazır, yakaladığı fırsatlarda da ne yapacağını bilen bir takım olarak sahadaydı, ilk maçın aksine. Berbatov, takımın çehresini baya değiştiriyor ayrıca, bunu da belirtmekte fayda var.

Arsenal-Man Utd serisi, ne yalan söyleyeyim, bana yarı final heyecanı duyuran bir eşleşme değil. Sıkıldım artık iki İngiliz'li yarı finallerden, finallerden. Bu işe bir çözüm bulunmalı diye serzenişte bulunmuştum geçen sezonki yazılardan birinde. Artık elzem olduğu kanaatindeyim. Ronaldo da iyi ki bir vücut yapmış ha. Maç biter bitmez soyundu da soyundu. İnşallah hasta olursun.

15 Nisan 2009

Do this! - 1

Playoff'a kalan takımlar belli oldu. Bu noktadan itibaren takım yöneticileri için daha da yoğun günler başlıyor. Draftın 1-2 gün öncesiyle, sonrasını severim; ancak uzun zaman önce Ncaa ile ilişiğimi kestim. Bro'lar son günlerde scouting işine el atmışlar, ben de biraz akıl vereyim playoff'a giremeyen takımların Gm'lerine.

Sacramento Kings:

Aman yarabbi ya, bu nasıl takım be abi? Fran Garcia, Jason Thompson, Spencer Hawes ve hatta Donta Greene eli yüzü düzgün, potansiyelli gençler. Çaylak kontratlarından sonra cüzi miktarlara takımda tutulabilecek, iyi yatırımlar. Ama baba, hadi Kevin Martin'e de verdin kol gibi kontratı, takımın yıldızı falan diye de bu Nocioni ile Udrih, kontratlarının son senesine kadar kafadan cepte.

Bir kere kafadan ilk beş gardın Beno Udrih olmayacak. Uzun almaya gerek yok, sağdan soldan 5-10 dakika oynayacak çöp bulunur. Rashad McCants'in team option'unu aktive edip, 2 numara yedeği yaparsın da 3 numaraya her hâl ve şartta adam lazım. Fran Garcia'nın geleceğiyle ilgili ne düşünüldüğüne göre değişir tabii, alınacak adamın kalibresi. Marc Stein Hedo yazmış, açıkçası ben de Maloof biraderleri doğru tanıdıysam bu zamana kadar, süreleri gençlere verelim, takılsınlar demeyeceklerdir.

Ben olsam; drafttan bir numarayı çekmediğim takdirde alırım bir tane yakışıklı sg-sf, koyarım Fran Garcia'nın arkasına. Eli yüzü düzgün bir free agent da dikkatimi çekmedi, o işlere hiç bulaşmam, Beno Udrih'le devam ederim. Udrih'in arkasına da artık Mateen Cleaves midir, efendime söyleyeyim Will Solomon mudur, Kerem Tunçeri midir, birisini koyarım.

Yalnız ajan, bu takıma adam gibi bir koç lazım. Hiç öyle genç, tecrübesiz falan biri değil, bilindik eli yüzü düzgün bir koç alacaksın. Bir sezon daha çöpe atılacak çünkü, konferansın ve takımın son aylardaki hali düşünülünce, o yüzden Reggie Theus falan gibi deneylere hiç bulaşmadan, yukarıda adı geçen yetenekli gençleri kaybettirmeye alışmadan sezonu tamamlatmak gerekir.

ps: Nocioni'nin farkındayım da kendisini pek tutmam, 10-15 dakika veririm laf olsun diye. Takasını kovalarım sürekli.

Los Angeles Clippers:

Eyvaaaaah! Daha ilk takımda nefret etmişken bulaştığım bu işten, Clippers ile karşılaştım. İlk etapta takım sahibine bir tavsiyede bulunayım, Mike Dunleavy'nin Nba ile ilişiğini kes. Yerine beni getir baba. Yok ajan olmaz o iş dersen, o zaman da en azından kulağını çekiver şu herifin, böyle takım mı yönetilir be! Baron Davis, Zach Randolph ya da Chris Kaman’dan hangisini, ne şekilde yolluyorsan yolla, elden çıkarmak gerekiyor mutlaka en az birisini. Zach’i o kontratıyla kimse almaz, Baron Davis’in de ahı gitmiş vahı kalmış. Chris Kaman’ı bozdurup, bir iki tane orta ölçekli görev adamı, free agent’lar arasından da yine orta ölçekli Flip Murray, Matt Barnes, Chris Wilcox falan pozisyon gözetmeksizin birşeyler almalılar.

Dunleavy sezon ortasında, Zach’i falan aldığında playoff anlatıyordu utanmadan da, sezon boyunca Mardy Collins, Steve Novak gibi herifler geldi benchten. Olacak iş mi baba, gözünü seveyim. Drafttan gelecek Hasheem Thabeet gibi bir proje de uzun yedekliğini kotarır. Büyük kontratlardan en az bir tanesini, eli yüzü düzgün görev adamlarına dönüştürüp, bir ya da iki tane bench oyuncusu da aldıkları takdirde, aklı başında bir koçla playoff materyaline dönüşebilecek bir kadroya sahip Clippers.

Doğru düzgün bir bench ve rotasyonla beraber, iyi bir sezon başlangıcına ve Baron’un hayata dönmesine ihtiyaçları var.

Washington Wizards:

Öncelikle Nick Young ve Andray Blatche’nin şehri terketmesini yasaklar, antreman tesislerine kilitler ve başlarına da kafa başı birer koç, birer de psikolog koyarım. İkisine de aklını başına devşirmelerini rica eder, bu kafayla giderlerse çaylak kontratları bitince bir halt edemeyeceklerini belirtirim. Akabinde Arenas, Caron ve Jamison’u teker teker arayıp, onları takas etmekle uğraşmayacağımı; ancak zırva bir sezon daha istemediğimi belirtir, efendi gibi tatil yapmalarını rica ederim.

Hareket alanı çok kısıtlı durumda ve Jamison’u takas etmekle uğraşmaktansa, eldeki üçlüye son bir şans daha tanınması taraftarıyım. Çünkü, hem Caron Butler, hem de Antawn Jamison, onların rakamlarına sahip pek çok oyuncunun aksine, Arenas’ın gard olduğu takımda çatlak ses çıkartmayan herifler ve Songalia, DeShawn, Haywood gibi dravdan oyuncuların kontratları pek bir şişkin olduğundan, Arenas’ın etrafında yepyeni bir sisteme geçiş dönemi şu andan çok daha sancılı geçecektir.

Ben risk alınmaması taraftarıyım, eldeki çekirdek çok da fena işler başarmamış bir çekirdek, kadro dolsun diye bulundurulan oyuncular da çok fena elemanlar değil; ancak Blatche ve Young’ın artık Nba’in potansiyelli herifleri olduklarını ve sağlıklı kaldığı sürece makul bir yerden playoff yapmaması süpriz olan, göz önünde bir takımda oynadıklarını idrak etmeli, efendi gibi top oynamaya başlamalılar. Saunders fena bir seçim değil, zaten çok da koçluk işi yok bence bu takımın, Saunders'ın tatlı sert stili ve güzel kariyeri, bu iki herifi gaza getirebilir belki.

ps2: Kenny Smith de benzer konseptte bir işe girmiş, yahoo'dan bakılabilinir.

ps3: Toplam dört yazıda hallolur bu iş.

14 Nisan 2009

3.Lig Raporu

İstanbul Tepecik.

Bilemiyorum kaçınızın yolu düştü bugüne kadar; ama ben oradaydım 19 Mart'ta. Tepecik'in tam olarak neresi olduğunu bilmiyorum gerçekten de, Silivri cezaevi geçildi, onu hatırlıyorum, bir de Büyükçekmece'ye bağlı olduğunu biliyorum, seçim öncesi afişleri yüzünden.

Tepecik Belediyespor 3.lig yükselme grubunun tartışmasız en iyi takımı ve maçların bitmesine 6 hafta kala, henüz matematiksel olarak değilse de garantiledi bir üst kademeye yükselmeyi. İç saha maçlarını yapay çimde oynuyorlar ve bunu da 1-0'lık galibiyetlerle lehlerine kullanmayı iyi beceriyorlar. Ayrıca, stadın baya sapa bir yerde olması, etrafının apaçık olması da sahada oynanan futbolun kalitesini düşürüp, ev sahibi takıma avantaj doğuran iklim şartlarının ortaya çıkmasına neden oluyor. Bireysel yetenek olarak, dikkat çeken oyuncu göremedim 19 Mart'ta, sadece düzgün fizik kalitede birkaç oyuncuları var.

İzmir Atatürk.

9 Nisan'da da buradaydım. Göztepemiz, ligin en pahalı takımlarından biri, kadrosunda 2 üst kademe yukarıda defalarca oynamış oyuncuların yanı sıra, bu kademede önceki senelerde yıldızlaşmış oyuncular bulunuyor. Ancak, bu sene seyrettiğim iki maçta da gördüğüm problemlerin başında, belli bir oyun disiplinin hâlâ oturtulamaması geliyor. Takım spesifik anlarda rakip kalede bir baskı kuruyor, usta ayaklarının fazla olmasının yardımı ile; ancak bu baskıdan gol çıksa da çıkmasa da, 15-20 dakikalık bir duraklama periyoduna giriyor takım. Bu kadronun üç aşağı, beş yukarı toplama bir kadro olması ve sırf bireysel yetenekleriyle küme çıkabilecek kadar kapasiteli bir takım olması bir yana, bir aksilik olmazsa da beklendiği gibi küme çıkılırsa, gelecek sezon ile ilgili halledilmesi gereken en büyük problem bu. Hep en üst seviyede oynanması beklenemez; ancak maça özel takımca istikrarsızlık da hoş bir durum değil.

Teknik olarak göze çarpan en büyük eksiklik ise, gol yollarındaki sıkıntı. Girdiği pozisyon/attığı gol yüzdesi yüksek olan bir golcü transferi, bu yaz yapılması en elzem transfer gibi duruyor.

Bafra Belediyespor ile ilgili çok bir fikrim yok; ancak fiziki olarak çok yetersiz bir kalecileri var ve takımın çoğunun Samsunspor'un paf takımı ya da altyapı oyuncularından oluşuyor olmasıyla doğrudan alakalı olarak savunma yapmayı bilmiyorlar. Öte yandan, solak 11 numaralarının "set pieces" özelliği 17/20. Dikkat.

Yükselme grubunda yarıştan kopan çok fazla takım oldu şu ana kadar, ilk 4 direkt olarak bir üst kademeye çıkıyor ve şu ana kadarki sonuçlar göz önüne alındığında, ilk 4'te yer alabilecek toplam 5 takım var zaten. Tepecik zaten işi çok kolayladı, Göztepe de mazisine, taraftarına, nüfusuna bakılarak, bu saatten sonra tökezlememesi gereken bir ekip. Kalan 2 bilet için de çekişen takımlar Tavşanlı Belediyespor, Ankara Demirspor ve Kahramanmaraşspor.

Birdman

Sedat JR'ın hakkını teslim etmiş, ben de Birdman'i pas geçmeyeyim. 2 sene basketbola ara vermesine neden olan cezaya rağmen, Chris Andersen bir anda batı konferansının en iddialı takımlarından birinin kullanışlı parçalarından biri haline geldi. Onu kullanışlı yapan özelliği de 20:36 dakika ortalamayla yaptığı 2.5 bloğu. Aşağıda bahsi geçen maçta ise 5 blok yaptı Andersen, daha da absürdü ise son 12 maçta yaptığı toplam 40 blok ki, 3.33'lük bir ortalamaya denk geliyor bu rakamlar. Birdman'in 2. sırada olduğu blok krallığını ise 35:53 dakika ortalamayla maç başına 2.9 blok yapan Dwight Howard'ın kazanacağını da not düşelim.


Blinn College diye ne yidüğü belirsiz, 2 senelik bir okuldan çıkıp, profesyonel kariyerine Çin'in Jiangsu Nangang takımında başlayıp, CBA'de birkaç sene vakit geçirmiş bir oyuncunun, üstüne üstlük 2 senelik bir cezayı tamamladıktan sonra buralara gelmesi de hoş bir durum olsa gerek.

11

Çok olmadı JR Smith'in 8 üçlük performansının hakkını vereli ki, dün gece daha da iyi bir şut performansı gösterdi. Rakibin ligin en felaket takımı Sacramento, en büyük özelliklerinin de ligin açık ara en kötü üç sayı savunması sahibi olmaları (rakipler Kings'e %40.8'le üçlük atıyor) ve Denver'ın bu maçla kendi grubunun liderliğini garantileme şansının olması JR Smith'ten benzer bir performans (isabet sayısında olmasa da, deneme sayısında) bekliyordum. O da öyle yaptı ve tam 11 üçlükle (11/18) 45 sayı gönderdi, Shaq'ın bir zamanlar kendilerine taktıkları lakaba layık bir sezon geçiren Kings potasına.

Bu bir rekor mu peki? Hayır. Rekor, Donyell Marshall ve Kobe Bryant'a ait, 12 başarılı üçlükle. Dün geceki maçı izlemedim ama maç yazısına göre Smith 11 üçlüğe ulaşmışken, son hücumda Denver tribününün tezahüratlarına rağmen şut kullanmamış ve süreyi eritmiş, tabi maçtan sonra bilseydim denerdim son şutu da demeyi ihmal etmemiş. Maç boyunca Sacramento'nun, JR'ı iki kez, üçer serbest atış kullanmak için çizgiye yolladığını da eklemek gerek.

10 ve üzeri üç sayı performansları,

2005 - Kobe Bryant - Lakers - vs Seattle - 12/18
video
2003 - Donyell Marshall - Toronto - vs Philadelphia - 12/19
video
1996 - Dennis Scott - Orlando - vs Atlanta - 11 /17
2009 - JR Smith - Denver - vs Sacramento - 11/18
1995 - George McCloud - Dallas - vs Phoenix - 10/12
2006 - Peja Stojakovic - Hornets - vs Lakers - 10/13
2002 - Ray Allen - Seattle - vs Hornets - 10/14
1993 - Brian Shaw - Miami - vs Milwaukee - 10/15
1994 - Joe Dumars - Detroit - vs Minnesota - 10/18

Nostalji 7 - 1993, Torino

Evsahipliğini üstlendiğimiz finalin üzerinden 16 yıl geçmiş. Maç sonundaki kavga, Naumoski'nin kaçırdığı son hücum, 15 farkın yavaş yavaş erimesi, Volkan Aydın'ın "şu maçı alamıyoruz" çığlıkları. Naumoski'nin ilk senesinde, henüz 24 yaşındayken oynattığı final.

16 Mart 1993, Torino, Efes Pilsen - Aris boxscore

Nostalji 6 - Fatih Terim & Turgay Şeren


79/80 sezonu, Ali Sami Yen. Son resimde Turgay Hoca'nın yanındaki dayıya dikkat.

13 Nisan 2009

Gariplikler silsilesi


Son bir kaç yıldır, sporseverlerin hatırı sayılır bir kısmı gibi, futbolumuzda yaşanan saçmalıklardan sıkılmıştım ve ligi göz ucuyla takip etmekten öteye de gitmiyordum. Dünkü maçı da, ne yalan söyleyeyim, pek izlemek gelmiyordu içimden. Hep aynı senaryoyu yaşıyoruz gibi ve dün de aynı şeyleri hissetmekten öteye gidemedim.

Değinmek istediğim çok şey var ve bu sebeple kısa konuşacağım. Öncelikle maçın maç olan kısmından bahsedelim. Blog sakinleriyle birlikte ismi lazım olmayan bir kafede konuşlandık, o kadar çok sandalye vardı ki adım atacak yer bile bulmakta zorluk çekiyorduk. Zira sevgili Arda ile ayrı kaldık. Her neyse, iki takımın da kadrosunu beğenmiştim maça çıkmadan evvel, eldeki malzemeden iyi seçim yapmıştı bana göre Korkmaz ve Aragones. Lincoln kulübede, Alex de sakatlar listesinde olunca orta saha mücadelesinin artacağını, iki takımın da topu rakip sahada tutmak isteyip tehlikeden kaçacağı belliydi. Bu noktada Galatasaray Kewell ve Arda ile top hakimiyeti konusunda öne çıktı, Semih kötü bir günündeydi ve Mehmet Topal'a karşı ne top alabildi, ne de tutabildi ilk yarıda.

Galatasaray presini ileride yapıp çok top kaptı ama Fenerbahçe de ilk yarı boyunca tempoyu kaldırıp sert faullerin de yardımıyla rakibine pozisyon vermedi. Ümit Karan'ın kapılan toplardaki etkisi büyük olsa da, kaybedilen toplardaki payı da yadsınamaz. İkinci yarıda iki takımın da kondisyonu düştü, Fenerbahçe biraz daha diriydi ama Galatasaray da ev sahibi avantajıyla dengeledi. Lincoln madem oyuna girecekti, asıl baskının kurulduğu ve fiziksel direncin zirvede olduğu ilk yarıda oynamadı anlamadım, zira Galatasaray bu tip kilit pasları atabilecek, risk alabilecek bir oyuncunun eksikliğini fazlasıyla hissediyordu. Maçın kilit anları da Güiza'nın net pozisyonda elle müdahelesi ve Hakan Balta ile Arda'nın temiz gözüken koşularına ofsayt çalınmasıydı. Fenerbahçe en az bir, çoğu zaman iki oyuncuyla kanatları tutarak, ortayı da Selçuk ve Emre ile kapatarak alacağı zararı en aza indirdi, özellikle Emre B. üzerinde baskı olmasına rağmen az top kaybetti.

Maçın dışına çıkarsak, Sabri'nin adını zikretmemek olmaz. Her pozisyonda itiraz etti, hadi itiraz herkesin yaptığı bir şey ama Sabri'de insanın sinirini bozan bir tavır, gereksiz agresiflik ve de alınmasın ama IQ düşüklüğü var. Rakibine taktığı net çelmelerden sonra bile faul düdüklerine itiraz eden bir adamın psikolojik yardım görmesi mantıklı olabilir. Çok daha erken bir kartla uyarılması gerekirdi, Fırat Aydınus'un ilk hatası da buydu.


Sırada, tribün artistleri. Numaralının önündeki o platformun çöktüğünü düşünün, ki gerçekten de üstünde tepinerek falan yıkmak adına önemli efor sarfetti insanlar. Maç sonu görüntülerle bir kez daha futbol şiddetinin kötü örneklerinden olmakla kalmayacak, bunun yanında tarihin belki de en büyük stadyum felaketlerinden birine de ev sahipliği yapmış olacaktık. Takımını hiçbir şartta yalnız bırakmayacağını şarkılara döken ama en ufak bir kıvılcımda ilk olarak oturduğu koltuğa, takımını izlediği stada zarar vermeye çalışan şuursuzca zihniyeti anlamakta zorluk çekiyorum.

Maçın sonunda Lugano ve Emre arasında yaşanan gerginlik her maçta yaşanabilecek türden bir esintiydi, Fırat Aydınus hemen düdüğü çalıp, maçı kesip ikisini de atsa, belki de bu tiyatronun önünü keserdi. Bunu yapmayışı da ikinci büyük hatasıydı. Sonra olaylar büyüdü, ayıranlar, ayıranları ayıranlar, ayırma kisvesi altında itip çekenler; tanıdık-bildik manzaralar yani. Ama Galatasaray ve Fenerbahçe'nin en değerli, en önemli yıldızlarının kavga etmesi akıl alır gibi değil. Hem de dakikalarca, hem de taraftarların önünde. Belki de az yukarıda bahsettiğim felâketin sebebi olacak kadar tehlikeli, ama soyunma odasında, hatta her şey geçip gittikten sonra telefonda bile halledilebilecek kadar önemsiz bir kavga. Semih'in ve Arda'nın futbol sahalarında gördüğü saygıyı belki de kimse görmemiştir Türk futbolunda. Bunun değerini bilmeleri gerekirdi, artık geri dönüş o kadar kolay olmayacak. Bir derdiniz varsa, keşke soyunma odasında halletseydiniz, birbirinizi anlayamayacağınız o ortamda yumruklaşmasaydınız.

Sonra da açıklamalar var zaten, en komik kısım da o. Detaya inmeyeceğim ama futbolculardan bazıları alenen yalan söylüyor, gözümüzle izlediğimiz delili inkâr ediyorlar. Sinir bozucu olan, profesyonellikten çıktığımız an da bu. Herkes hata yapabilir, yapar da ama sonra hesabını verir ve cezası neyse çeker. Biz yalan ve inkâr yolunu seçiyoruz toplum olarak.

Bilen bilir, asla cezadan yana olmadım. Maçtan hemen sonra hangi kanalı açsam akıl almaz cezalarla bu olayın dersinin verilmesi gerektiğinden bahsediyordu. Aynı yorumcular futbolcuları da olayın sıcaklığında yanlış konuşmakla itham eden kişiler. Hatta biri, yani Hakan Şükür, bu kavganın ve futbol sahalarındaki pek çok kavganın sebebi olan abuk futbol hiyerarşisinin mihenk taşı. Neymiş, 87'li Arda 83'lü Semih'e abi diyormuş, o Ayhan'a abi diyormuş, abi dediğin kişiye nasıl küfür edermişsin, falan da filan. Sinir bozucu derecede saçma geliyor bana. Neyse, ceza bu işin çözümü değildir bana kalırsa. Çünkü bu kavgayı sahada futbolcular yapsa da, aslında yanlış yönetimler, yanlış yatırımlar da bu olayda en az onlar kadar pay sahibi. Profesyonellerle çalışmayan, futbol yatırımını hâlâ boş mukavelelere atılan imzalardan ibaret sanan futbol yöneticilerinin hiç mi payı yok? Sahaya dalan taraftara sahip çıkan antrenörlük ve menejerlik zihniyetinin hiç mi suçu yok? Türk futbolunun tepesinde yer aldığı yıllarda soyunma odası kavgalarını tetikleyen kişilerin adı anılmayacak mı bu kavgalarda? Tabii ki hayır, onlar Arda ve Semih'i, yani bu kavganın figüranlarını eleştirecekler.

Şunu da belirteyim: Arda, Mehmet T. ve Hakan Balta dışında herkesten şu kavgayı beklerdim ama Arda... Hakikaten üzüldüm, çok kısa zamanda yaptığı şeyin yanlış olduğunu fark edip düzeltecektir ama keşke o görüntüyü youtube arşivlerine zimmetlemeseydi. Ve keşke yönetim Sabri ile klübün ilişiğini bugün kesse. Teknik direktörler ile kestiği kadar çabuk, acısız.

12 Nisan 2009

Nike Hoop Summit 2009 - 2

Geçen seneki fiyaskonun ardından, dünya karmasına doğru düzgün isimlerin çağrıldığından bahsetmiştik maç öncesi yazısında. Nitekim, yaşıtlarından nispeten daha tecrübeli olan uluslararası oyuncular, müthiş bir maç sonu oynarak, Amerika'nın yeni yıldız adaylarına sıkı bir ders verdi. 3. periyot bittiğinde 9 sayı önde girmişlerdi Xavier Henry ve John Wall'un sayesinde ama son periyodu bambaşka oynadı uluslararası oyuncular ve tam 17 sayı fark attılar bu çeyrekte. Bu 98'de Nowitzki'nin aldığı maçtan beri, yabancıların kazandığı ilk maç.

Uluslararası oyuncuları dün biraz tanıtmıştık, uzun rotasyonu sağlam bir kadro. Amerika ise daha çok dominant guard'lara dayanan bir takım. Eldeki uzunları ise fundamental olarak yabancı akranlarından geride. Ribaundlarda da ezildiler zaten beklenildiği üzere, nerdeyse 20 ribaundluk bir diferanstan bahsediyorum, bu yüzden de faullere başvurdular.

John Wall söylendiği kadar var, takımı oynatmayı seviyor ve bunu iyi de yapabiliyor gördüğüm kadarıyla. 13 sayı 11 asist 5 top çalmayla bitirdi ve yabancı guard'ları oldukça rahatsız etti. 2010'da drafta katıldığı takdirde Lebron'dan sonra talibi oldukça fazla olacak bir diğer isim olabilir. Bir diğer dikkat çeken adam Xavier Henry. Xavier, NBA'e girip 20 sayı ortalamalarla oynayabilecek, kendi şutunu yaratabilen tipik bir skorer. Dün 6 üçlük soktu, Wall'la beraber ABD'nin maçı uzun süre forse etmesinin en büyük nedeniydi bu ofansif güç, zaten 22 sayıyla takımının da en skorer adamıydı. Dün bahsetmeyi unuttuğum bir diğer guard, Avery Bradley'den de etkilendim açıkçası. Daha çok atıcı bir adam ama işini de iyi yapıyor, seneye mutlaka dikkat edilmesi gereken bir adam, Texas maçlarını ayrı bir gözle takip edin. Bunların dışında, belki John Henson'ı da dahil edebiliriz bu listeye, hayalkırıklığıydı ABD takımı açıkçası. 2007 takımını düşününce (Beasley, Mayo, Rose, Bayless, Flynn, Singler, Love) bu takımın biraz daha etkisiz olduğunu söyleyebiliriz.

Yabancılarda, Motiejunas aslında en önemli özelliği olan ofansif özelliklerini son çeyreğe kadar pek sergileyemedi. Ama son çeyrekte devamlı içeriyi zorlaması ve çizgiye gitmesi onun için büyük bir artı oldu. 12'si son çeyrekte 21 sayı (5/15 FG, 10/14 FT) ve 8 ribaundla bitirdi ki, 7 footer'lık bir oyuncunun isabetli 5 şutundan birinin üçlük olduğunu söylemek gerek. Ama bana göre asıl yıldız Sırp uzun Milan Macvan'dı. Sahadaki en tecrübeli oyuncu olması bir kenara, Amerika'nın uzunlarına her pozisyonda ders verdi ve eminim ki orada bulunan bütün scout'ları etkiledi. 23 sayı 14 ribaund (9'u hücum) 6 asistle de bana göre maçın en değerli oyuncusuydu. İçeri zorladı, dışarıdan soktu, asist yaptı, ribaundları topladı. Herkesin takımında görmek isteyeceği bir çocuk, çok net. Tomislav Zubcic için çok umutluyum bu arada. Dün de yazmıştım bunu, maçta da pekişti düşüncelerim ama biraz sertleşmesi lazım. Ne bilim, biraz Mirsad hırsına sahip olsa, en kötü Avrupa'nın en baba oyuncularından biri olur. Bunlar dışında Tangocuları ve Samb'ı çok oynatmadılar, Pappas elinden geleni yaptı ABD'nin yıldız guard'larına karşı, Seraphin sert bir çocuk, boyu biraz kısa ama wingspan'ı oldukça geniş, yine de sevmediğim amele, ham pivot tipi. Çinli dev de boy avantajıyla çok kötü gözükmedi ama bana balon izlenimi verdi. Jackson da kötüydü ama eşleşme dezavantajları nedeniyle çok sağlıklı performanslar olduklarını söylememeliyim.

Net olan bir şey var ki, Avrupalı uzunlar ABD'li akranlarından şu an fersah fersah önde. Bunu tecrübe, sıkı altyapı ve fundamental eğitimiyle veya Amerika'da gittikçe düşen yıldızlaşma yaşının da beraberinde getirdiği, uzun oyuncuların oyunlarını lige girdikten sonra geliştirmesi olayıyla sebeplendirebiliriz. Ama daha uzun yıllar guard sıkıntısı çekilmeyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Nike Hoop Summit 2009 - 1

Basketbolda artık internetin de katkısıyla enformasyon trafiği çok daha rahat, çok daha hızlı bir hal aldı ve bu da bu sporu kuşkusuz futbol gibi çok daha global bir hale getirdi. Bu globalleşme ve popülarite artışı sadece oyuncular ve fan'lar için değil, "scouting" denilen oyuncu takip müessesesinde de inanılmaz ilerlemelere sebep oldu. NBA'de Petrovic'le başlayan yetenekli uluslararası oyuncu akımı, birçok takımın aklını çelerek yakın geçmişte gözlerini dünyanın geri kalanına çevirmelerini sağladığını gördük ve artık bu oyuncular çok küçük yaşlardan itibaren adım adım takip ediliyorlar.

Nike Hoop Summit de işte burada devreye giriyor benim favori organizasyonlarımdan biri olarak. Bir kere zamanlaması çok iyi, March Madness'la NBA play-off'ları arasındaki, sezonun en kötü kısmı olan felaket sezon sonu maçlarıcivarına denk geliyor. Mantık şu, Amerika'nın en gözde lise son öğrencileri karması (ki çoğu bu sıralarda seneye gidecekleri koleji açıklarlar), aynı yaş grubundaki uluslararası karmayla karşılaşır.

Piyasada isim yapamamış veya değerini yükseltmek isteyen genç yetenekler için bulunmaz bir fırsat çünkü yüzlerce gazeteci, kulüp yöneticisi ve scout'un bütün dikkati buraya çevrilmiş durumda. Bu sene Portland'da yapılacak organizasyon, şu an aktif olan uluslararası oyunculardan aşağıdakilerin hepsi bu atraksiyonda yer almış isimler. Dirk Nowitzki (Dallas), Tony Parker (San Antonio), Vladimir Radmanovic (Charlotte), Andrea Bargnani (Toronto), Dan Gadzuric (Milwaukee), Darius Songaila (Washington), Sergio Rodriguez (Portland), Yi Jianlian (New Jersey), Luis Scola (Houston), Roko Ukic (Toronto), Nicolas Batum (Portland), Mouhamed Saer Sene (New York), Alexis Ajinca (Charlotte).

Mesela evvelki seneki maç çok iyi olmuştu. Batum, inanılmaz oynamış ve bir anda top 10'e kadar yükseltmişti piyasasını (sonraki kalp sıkıntısı yüzünden ilk turun sonlarına kadar kaydı), o maçta Derrick Rose'a karşı açık alanda beklenmedik bir oyun oynayan Finli oyun kurucu Koponen de, bir anda kendini draft edilirken bulmuştu. Bu arad üstteki scouting işinin ciddiyetini kavramayan varsa hala, bu Koponen'i Jerry West'in bizzat Finlandiya'ya giderek izlediğini söyleyeyim.

Amerikan takımında ilk olarak adının anılması gereken adam tabi ki John Wall. Süperstar potansiyelli yeni bir point guard. Henüz hangi kolejde oynayacağını açıklamamış olması da onu özel kılan bir diğer unsur. Bu ismi bir kenara not alın. Wall'un dışında, bir diğer kararını henüz vermeyen solak guard Xavier Henry, North Carolina'ya Hansbrough'yu unutturabilecek potansiyeldeki John Henson, Georgia Tech'i seçen atletik forvet Derrick Favors, Kentucky'i seçen ve bol bol pohpohlanan uzun DeMarcus Cousins, piyasası az da olsa düşen ama hala çok büyük potansiyel olduğu söylenen taze USC'lı Renardo Sidney de Amerika takımının diğer dikkat edilesi adamları. Onları ileride zaten daha çok yazma şansı bulacağız, koleje başladıkları zaman. O yüzden diğerlerine bakalım.

Dünya karması da hakkaten merak edilen adamlardan oluşuyor bu sene, geçen seneki fiyaskonun ardından. Ricky Rubio elbette böyle bir organizasyona ihtiyaç duymadığı için gelmemiş veya çağrılmamış ama yine de özellikle benim merak ettiğim çocuklar var. Kısa kısa bakalım,

Matias Nocedal - G - 1990 - Tau Ceramica - Arjantin

Arjantin, Amerika kıtasının son U18 turnuvasında finalde ABD'yi yenip şampiyon olmuştu. Nocedal finalde sadece 16 dakika oynamasına rağmen ABD'ye 15 sayı atıp, maçı daha sonra değineceğimiz Gaynor'la beraber Arjantin'e rahat şekilde kazandırmıştı. Avrupa'nın yetenek avcılığı bakımından en elit takımlarından biri olan Tau da kayıtsız kalamadı bu atletik Arjantinli'ye. Şu anda İspanya 2. liginde Girona'da kiralık olarak tecrübe kazandırılıyor.

Edwin Jackson - G - 1989 - Asvel Villeurbanne - Fransa

Jackson geçen sezon Galatasaray'a elenen Asvel'in Uleb Cup kadrosundaydı. O da, Nocedal gibi, ikinci lige kiralandı ve Nanterre'de tecrübe kazanıyor. Bizim büyük takımlarımızın da öğrenmesi gereken şeyler bunlar. Edwin Jackson, iki pozisyon arasında kalmış oyunculardan biri. 1 numara fiziğinde bir şutör, daha çok Avrupa'da iş yapacak bir oyuncu izlenimi veriyor. Son U-20 turnuvasında dikkat çeken adamlardan biriydi yine de.

Nikos Pappas - G - 1990 - Real Madrid - Yunanistan

Pappas, 2008 Albert Schweitzer'ın MVP'si. O turnuva boyunca hakkında çok iyi şeyler okuduğumu söylemeliyim. Son Avrupa U-18 turnuvasında da en iyi guard seçilmişti, bu da ona Real Madrid'in kapısını açtı. Yine NBA'den ziyade Avrupa'da çok iş yapması beklenmesi gereken adamlardan biri.



Mateo Gaynor - G - 1990 - Benetton - Arjantin

Yukarıda bahsettiğim gibi, Nocedal'le birlikte Arjantin'in yaş grubunda ABD'yi yenip şampiyon olmasını sağladılar. Size'ı oldukça iyi. Ginobili'nin yetiştiği Arjantin'in BQT Akademisi çıkışlı, bu sezon Benetton ona yatırım yapmaya karar verdi ve kontrat verdi. O da şu an Arjantin'de kiralık oynuyor.



Mamadou Samb - F - 1989 - Barcelona - Senegal

Cheikh Samb'ın kardeşi. Abisine oranla daha yetenekli olduğunu söylemek gerek. 3. ligde, Barcelona'nın pilot takımlarından biri olan Almeda'da kiralık oynuyor. Savunma ve şutu üzerinde çalışırsa, sahip olduğu atletik özellikler onu draft için şanslı bir adam yapabilir, ben pek sanmıyorum. Öte yandan hayatta kapağı bir şekilde Barcelona'ya atsam, NBA, savunma, şut gibi şeyler benim için ne ifade eder, ya da ben ipler miyim ondan da emin değilim.

Tomislav Zubcic - F/C - 1990 - Cibona - Hırvatistan

İşte bir başka merak ettiğim adam. Son U-18 turnuvasında adı not edilen, Cibona'nın son zamanlada çıkardığı en önemli oyunculardan biri. Şut atabilen 2.10'luk uzunlar, çilli kızıllar gibidir. Mutlaka şans vermelisin, yoksa pişman olan sen olursun.



Milan Macvan - F/C - 1989 - Hemofarm - Sırbistan

Macvan'ı birkaç kez izleme fırsatım oldu. Biraz Kevin Love'ı andıran bir adam. Aslında dış şut kullanan pivotları sevmem ama Macvan çok yönlü bir adam. Pota altında bitiriciliği biraz Pekovic'i andırıyor, onun kadar keskin olmasa da ama pas özelliği çok büyük bir artı. Ben onun da yakında Euroleague oynayacak oyunculardan biri olmasına kesin gözüyle bakıyorum. NBA için o da undersized biraz. Ama onun da Dünya U19 şampiyonasında Amerika'yı yenen ve Avrupa U20 şampiyonu olan Sırp takımlarının en önemli adamlarından biri olduğunu söylemek gerek.

Donatas Motiejunas - C - 1990 - Zalgiris - Litvanya

İşte tüm gözlerin üzerinde olacağı adamlardan biri de Motiejunas. Şu an Avrupa'nın en umut veren genç uzunu, 2. Andriuskevicius vakası olmasından korkanlar elbette olabilir ama Donatas uzun süredir bilinen bir oyuncu ve Rubio'dan sonra Amerikalı'ların en değer verdikleri adam. O da zaten bu değeri U18 seviyesinde 2007'de MVP olarak haklı çıkardı. Ne kadar gelişim kaydettiğini görmek gerekir. Ayrıca saçlar çok iyi.

Kevin Seraphin - F/C - 1989 - Cholet - Fransa

Seraphin'i izleyemedim, ama undersized bir oyuncu. Oynadığı U20 turnuvasında da aklımda kalmamış. Yeni nesil siyahi Fransız uzunlara bir yenisi ekleniyor muhtemelen.

Zhang Dayu - C - 1991 - Zheijang - Çin

2.20'ye yakın Çinli bir pivot Zhang. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama yaş konusunda sıkıntı olduğunu okumuştum bir yerde. Kötü niyetli olmamak lazım, Çinli nüfus memurlarının görevi de kolay değil sonuçta, empati kurmak lazım beyler. Yapıcı olalım.

Bu arada maç bu gece, sabaha karşı 05:00'te. Uyku tutmazsa, o saatte yapılacak daha iyi bir işiniz olacağını zannetmiyorum. Link avına çıkıp, izlenebilir. Tavsiye ediyorum.

11 Nisan 2009

Nostalji 5 - Raul Gonzalez

(tahminen) 1995, Madrid, telefona dikkat.

10 Nisan 2009

Iverson

Iverson'ın "Yedek bekleyeceğime emekli olurum." demesinin ardından Pistons'ın bir reaksiyon göstereceği çok barizdi. Büyük ihtimalle Iverson'a son bir kıyak yapıp, sakatlık bahanesiyle sezonu kapattığını açıkladılar. Siz inandınız mı bilmiyorum ama bu kararın aslında Iverson'ın sakat olan belinden çok çenesiyle alakası var.

Marbury'nin şu ana kadarki kariyeri için zaman zaman bahsettiğim bir durum vardı, artık Iverson için de bunu kullanabileceğimi düşünüyorum; bir takımı ancak oradan ayrıldıkları zaman daha iyi yapabiliyorlar artık, hayranları kusura bakmasın.

Marbury hücumdaki rolünü beğenmeyip, Minnesota'da arıza çıkardığında, lokavt senesi olması lazım, Nets'e takas olmuştu Brandon + daha sonra 6. sıradan Wally'e dönüşecek olan draft hakkı karşılığında. Marbury ile devamlı play-off'un ilk turunda elenen Wolves, o gittikten sonra da devamlı ilk turda elendi ama normal sezonda da istikrarlı olarak 50 galibiyet sınırında dolaşan ters bir takım oldular. Nets'i hiç play-off'a sokamadı, 2001'de Jason Kidd'le takas olup Phoenix'e yollandı. Kidd'le oyun stilini değiştiren Nets, hemen iki sezon üstüste final oynadı. Phoenix'te ilk sezonunda yine play-off dışı kaldı, ertesi sene Amare'yi draft edip play-off oynadılar ve, Marbury'nin kariyeri diyince çoğu insanın gözünün önüne ilk gelen highlight olan, açılış gecesinde Spurs'e deplasmanda attığı buzzer basketle maç almasına rağmen elendiler. Marbury'i Knicks'e yollayan Phoenix, Steve Nash'le contender'lığa doğru adımlarına başlarken Knicks macerasını ve Knicks'ten buy-out edildikten sonra NY'takii ferahlamayı da bu sezon yakından gördük.

Lafı fazla uzattığımın farkındayım ama Iverson da Philadelphia'dan ayrıldığından beri, durum bu doğrultuda ilerlemekte. Philadelphia'nın elinde şu an potansiyelli genç oyuncuları var ve bu sezonki şanssız sezonu saymazsak, geçen seneki Detroit serisindeki oyunları hangimizi heyecanlandırmadı? Denver zamanını anlatmaya gerek yok; yetenekli ama olgun olmayan bireysel oyuncular, tek yönlü basketbol, olmayan oyun karakteri ve kenar yönetimi, otoritesi vs. Sonuç, play-off maçının devre arasında NFL draftı izleyen bir takımdı. Ama onların bile Iverson yerine Billups'la bir başka oynadıklarını gördük bu sene. Geçelim Detroit'e, her ne kadar biraz finansal bir takas olsa da bu, takım kimyasına hiç oturmadı Iverson. En büyük problemi, Iverson artık savunma yapmıyor, yapamıyor. Zaten çok üst düzey bir savunmacı değildi ama Detroit'in yıllardır Billups'la en uç noktada başlattığı o oyun karakteri, Iverson'la yerle bir oldu. Ki o pozisyon da şişti, elllerinde Stuckey gibi hakkaten güvendikleri bir genç oyun kurucu var ve hücumun en önemli parçalarından biri olan Rip var. Iverson problemi bu noktada çok önemli işte, çünkü rakip guard'ları savunamıyordu (ki 1 numara oynadığı maçlarda rakip guard'lar hep ortalamalarının üstünde skor yaptılar.) ve 2 numaraya geçtiğinde topu elinde istemesinden dolayı, Detroit playbook'unun en etkili hücum oyunlarından olan sert uzun pick'lerini Rip'in topsuz kullanıp, şut ve skor bulması veya rakip savunma rotasyonunun dengesini bozması silahını kullanamamalarını sağlıyordu. En mantıklı çözüm bench'ten gelmesi ve ikinci beşe liderlik yapmasıydı. Belki, gelecek sene burada olmayacağını bildiği için bu fedakarlığı yapmak istemedi ve Michael Curry'nin de saha içi ve saha dışında çok yetersiz bir koç olarak durumu çok iyi taşıyamadı ama sürekli ne kadar olgunlaştığını söyleyen ve rekabetçiliğiyle bir döneme damgasını vurmuş bir adam olarak, Iverson bu arızayı çıkartmamalıydı.

Geçen gece, Iverson'ın yapması gerekeni, geçen seneyi Maccabi Tel-Aviv'de geçirmiş olan, Will Bynum yaptı. 1 sayı geride girdikleri Bobcats maçının son çeyreğinde, tam 26 sayı atıp maçı Pistons'a kazandırdı. Bunun önemi Detroit için bir kulüp rekoru olması bir kenara, içinde Iverson'a ve egosuna çıkarılması gereken bir ders barındırması.

09 Nisan 2009

Lebron James: It is not fair

Spikerin mola alındığı sırada söylediği cümle bu. Videoyu izleyince siz de aynı şeyi düşüneceksiniz, adaletli değil bu adama karşı oynamak. Belki izleyenler olmuştur ama ben bu kısmı kesintisiz izlememiştim. Huzurlarınızda:

Pinpointing an area


Guus Hiddink Şampiyonlar Ligi'ni kazanabilirse, kariyerindeki son soru işareti mücadeleyi de kayıpsız geçecek. Maçın ilk 50 dakikalık bölümünü izleyebildim. Chelsea başlarda oyunu geride kabul etti ve ilk yarının ortalarıyla birlikte Drogba ve Kalou'yu kenarlara açıp çizgi halinde yüklenmeye başladı. Zaten analizli yorum işine girmeyeceğim. Sadece Hiddink'in maç sonu açıklamasını aktaracağım, bana göre tüm yorumcuların yapabileceğinden güzel özetlemiş:

We pinpointed areas in our opponents' side where we could hurt them. The team could smell that and they took advantage. We talked about that situation again at the break and made sure we continued in the same way.

We started very sloppily, the jobs we were doing in defence were not as good as they could have been. We let them score far too easily, but I can only compliment my team for their recovery from that set-back. Straight afterwards we could have equalised on two occasions.

But we reacted well, we scored with a very good set-piece and from then on the confidence flooded through our team. If you feel the opponent can be hurt in some part of their team, it would be stupid not to go for it.

Yani;

"Rakibimizin alanında, onlara en çok zarar verebileceğimiz bölgeleri belirledik. Takımım da bunu hissetti ve kendi yararına kullandı. Devre arasında bu konuda ikinci bir fikir alışverişinde bulunduk ve ikinci yarıda aynı strateji ile hareket edeceğimizden emindik.

Kötü başladık ve defansta yaptıklarımız, yapabileceklerimizden kötüydü. Gol atmalarına çok kolay izin verdik, ama bu aksilik sonrası maçı çevirdikleri için takımımı sadece tebrik edebilirim. Hemen devamında beraberliği yakalayacak iki pozisyon bulduk.

Ama iyi toparlandık, çok güzel bir duran top ile golü bulduk ve sonrasında takımın tamamı müthiş bir güvenle oynadı. Eğer rakibinizin bazı açıklarından faydalanabileceğinizi hissederseniz, bundan faydalanmamak aptallık olur."


fotolar (son iki): ESPN Soccernet

Mission: Accomplished


Dün akşam sahada oynayan Barcelona hakkında ne yorum yapılır, ne yazılır bilemiyorum. Ben, bunca yıldır, bırakın Bayern'in bu duruma düşmesini, iki baş Avrupa takımının maçında bu kadar ezici bir üstünlük hatırlamıyorum. 4-0 bitti ama Barcelona kaç-0 istese o şekilde bitecek gibiydi maç. Fazla İspanya maçı seyredemedim bu sene ve hâlâ da şoku içerisindeyim.

Tek bir noktaya değinmek istiyorum. İlk yarıda Henry'nin kramponlarının Butt'un çimentoya bıraktığı izi, İspanyol reji sağolsun, her açıdan, her şekilde izledik. Bir kere göster, geç, ama lafım buna değil. Thierry Henry, o pozisyonda pozisyon icabı mı Butt'un suratını dağıttı. Bence evet ama hayır diyene de itiraz etmem. Sonuçta herifin niyetini bilemem elbette, hem de sicili bu açıdan gayet parlak bir futbol ikonunun. Ancak, elbette pozisyon cereyan ettikten sonra rakibine verdiği zararın şiddetini ve ciddiyetini anlayacak kadar fiziksel mücadelede bulunmuştur. Kendisine de bir darbenin geldiğinin farkındayım. Ama yanlış anlamadıysam, pozisyon cereyan ettikten sonra hakeme isyankâr bir bakış fırlattı. Butt'tan ne pozisyondan sonra, ne de maçın devamında bir özür diledi. O şiddette bir ayak darbesi, hem de kramponlarla, suratını yara bere içinde bırakmakla kalmayıp, daha ciddi bir hasara da neden olabilirdi. Kenarda tedavi görürken de yanındakilere bir şeyler söylüyor, bir yandan da göz ucuyla Butt'a bakıyordu. En azından bir özür dileseydin be baba. Yapma baba!

Gerisini pek kurcalamayacağım. Sadece, Barcelona'nın Man Utd-Liverpool-Chelsea üçlüsüne karşı bu performansı tutturamayacağını, pas yüzdesinin düşeceğini öngörmek çok da iddialı olmaz sanırım. Bayern gerçekten kadrosu karşılığında felaket bir oyun oynuyor. Hiç direnç gösteremediler. Üç tane pas yapmanın bir yolunu bulamadılar. Barcelona'nın ileride kurduğu gölge baskıya bir sürü top kaybettiler. Klinsmann'ın da artık modern futbolu biraz keşfetmesi gerek. Hücum etmek iyi, güzel ancak karşına böyle bir takım çıkar, nefes aldırmaz işte. Barcelona'nın da bir sonraki tur için ayağının yere basması lazım. Zaten Henry bu tipte bir demeç vermiş. Guardiola'ya da biraz sakin olmasını öneririm. Alt tarafı bir pozisyon be abi, ne bağırıyorsun o kadar? Bu detaylar dışında, Barça'ya tekrardan tebrikler, ve de muhtemelen Hiddink'e bir sonraki sınavı için başarılar. Seversin sen hocam.

08 Nisan 2009

Hulk & Evra

"Yeter lan! Nedir senden çektiğimiz!"

Bir klasik, bir yarı-klasik


Bu akşam L'Pool - Chelsea izlemek arzusundaydım (hâlâ o arzuyu taşıyan varsa uydu alıcısını Intelsat'a çevirip KNR'yi deneyebilirler), ancak açıklamalra falan bakınca Barcelona - Bayern'in daha cazip olduğunu farkettim. Bu, gerçek bir klasik olan bu maçı önce yazmamı engellemez.

Bir kere yıllardır ne dedik? Sir Rafa Benitez Şampiyonlar Ligi uzmanı ve hastası, her zaman daha çok önemsiyor ve kadrosunu ona göre kuruyor, vs vs. Ama bu sezon durum farklı. Rafa uzmansa Hiddink daha uzman bu tip elemelerde, defalarca, değişik seviyelerde gördük. Rafa hoca da zaten olayın bu boyutunu anlatmış basına, "Sir Alex bizim tarafımızı tutacak çünkü elenirsek lige daha fazla konsantre olacağımızı biliyor" demiş. Sizleri bilmem sevgili sporseverler, ama ben bu lafı yutmam. Liverpool'un Şampiyonlar Ligi'nden elenmesi nasıl olacak da ligi kazanmaları için daha şanslı olmalarını sağlayacak, sen zaten rotasyonunu yapıyor keyfine bakıyorsun. Forvette Torres'i milli maçlarda kötü gördüm, Hiddink de bunu görmüştür elbet, ama bu işi ne kadar ciddiye alır ya da alıyor bilmiyorum, bu maça özel taktik ve motivasyonlarını uygular mı benim için bir muamma, Rusya'ya ve Güney Kore'ye büyük turnuvalarda yarı final oynatmış bir adamı heyecanlandırır mı şu maç?

Liverpool ve Chelsea olaya farklı bakıyorlar, Chelsea'nin bu sezon kupasız geçme riski var, gelecek sezon için planlar yaptıklarını anlatıp duruyorlar zaten. Rafa ise bence başarı içinde boğulmuş gibi şu an. Dün Man Utd'ın yaşadığı düşüşün bir benzerinin bu gece Anfield'da olmasını olası görüyorum. Mascherano'nun yokluğunu da fazlasıyla hissedecekler. Seri için favorim Chelsea ancak bu maçta da beklenenin aksine over ihtimali görüyorum.


Bayern Barcelona'da konuşacak daha çok malzeme var aslında, Guardiola takımının savunma yapma konusunda o kadar da iyi olmadığının farkında, Bayern de eski Bayern değil savunma konusunda, meşhur Real deplasmanları gibi kapanacaklarını zannetmiyorum. Zaten iki hoca da saldıracaz demiş, Klinsmann ek olarak onlarda Messi varsa bizde Ribery var demiş. Hadi ordan!

Bayern'in tıpkı Real'in Nou Camp'ta uyguladığı gibi özellikle Messi'ye sert oynamasını bekliyorum, ilk 15 dakika böyle bir sindirim mücadelesi ile geçebilir, Barcelona kesin gol bulmak isteyecek ve agresif olacaktır o dönemde. Bayern'in bu uygulaması tutarsa ilk yarının son bölümünde ve ikinci yarının tamamında tempolu ve akan bir oyun görmemiz olası. Üst seçeneğini işaretlemekten korkmayın iddaa doldururken, benden tavsiye. Iniesta da oynayacakmış sanırsam, Hamit'in de düzeldiğini okudum. Umarım tam kadro çıkar iki takım da. Yoksa pişman oluruz maç seçimine.

Kanımca 5-1'lik hezimetin etkisini de pek görmeyiz Bayern üzerinde, bu maçların havası başka olur. Fotoğrafta görüldüğü üzere!


fotolar: Yahoo! World Soccer

Şampiyonlar masasında lokum yok


Şampiyonlar Ligi'ni doya doya izlemeyi özlemişim. Huyumdur, bu tip büyük organizasyonlarda eleme turlarına gelindiği zaman iki başaltı takımın mücadelesini izlemeyi tercih ederim. Eğer varsa. Porto da, UEFA ve CL şampiyonluklarıyla başlayan Mourinho aşkı, tiyatro'da gelen zafer, sonrasında çok kısa sürede yeniden yapılanan kadro ve üst seviyede tekrar edilen başarılarla dolu, çok renkli bir menü sundu bize yıllarca. Çok saygı duyduğum, aynı zamanda transfer ve başarı stratejisini de bizim klüplerin örnek alacağı düzeyde tutan bir klüp.

Dün maçtan önce çok fazla ilgili değildim aslında, Liverpool - Chelsea klasiğine konsantre olurum diğerlerine göz ucuyla bakarım diyordum. Man Utd'ın iki sezon boyunca oturttuğu şablon ve fizik güç farkıyla Porto'ya pek nefes aldırmayacağını tahmin ediyordum. Asıl izlemek istediğim maç, yine başaltı sevdamdan kaynaklı, Arsenal - Villarreal idi. Digiturk sağolsun İngiltere'den uzak kaldık, İspanya'da da Ntv şifre giriyor, çulsuz sporsever n'apsın? Doğal olarak Man Utd'ın ligde son beş maçtaki düşüşünü, patır patır dökülen kırmızı kartların sebep ve sonuçlarını çok fazla bilmeden oturduk ekran başına.


Porto beklediğime yakın bir onbirle sahadaydı, defans dörtlüsü zaten çok az değişiyor, sadece sol bekte Fucile görmeye alışmışken adını sanını bilmediğim bir arkadaşı koymuşlardı. Bir de, forvetin arkasını Sektoui ya da Mariano ile ikilemelerini beklerken, sezon başında izlediğim ve pek de bir şey anlamadığım Hulk'ı gördüm. Sonradan öğrendim ki herif 11'e demiri çakmış aradan geçen zamanda. Ona değinmeden yoruma girmek olmaz zira herif öyle bir oynadı ki, Ronaldo'nun saçındaki jöle miktarı gibi detaylara girmeye fırsat bulamadı yayıncı kuruluş spikerleri. 5 milyon € karşılığında Japonya'dan alınmış kendisi, üç sezonda üç farklı takımda gollere doymamış oradaki kariyeri sırasında, evvelinde de Portekiz liginde fazla fırsat bulamamış. Porto'nun stratejisinin gördüğü takdir temelini buradan alıyor kanımca, hücum hattındaki üç oyuncu da ya tanınmamış, ya da önceki takımlarında parlayamamış ve gelişim sürecini de tamamladıktan sonra, yani 22-23 yaşlarında klübe gelmiş oyuncular. Mesela Rodriguez, Fransa'da pek parlayamayıp Benfica'ya kiralanmış, sonra da 6 milyon € gibi vasat bir bonservisle Porto'ya gelmiş. Lisandro'yu Arjantin'den transfer etmek için ise 2,5 milyon € yetmiş.

Demek istediğim, Porto bu adamlarda önceki klüplerinin göremediği bir şeyler görmüş. Önceki klüpler de Monaco gibi, Benfica gibi Porto'ya göre hedefleri çok daha düşük takımlar. Bunun adı oyuncu izlemektir, taktik disipline sahip olmak ve oyuncu alırken sisteme ne kadar uyacağını hesap etmektir, yani bizim ülke futbolu olarak taş devrinde kaldığımız bir alanda mükemmeliyetçiliktir. Kadro mühendisliğidir, yatırımdır, çalışmadır. Tüm bunların üzerine iyi antremandır, Güney Amerika ağırlıklı bir kadroyu Man Utd ile baş edecek fiziksel güce çıkaracak klüp yapısıdır.

Man Utd'a atlamakta fayda var. Alex Ferguson elindekinin en iyisini mi yaptı bu maça çıkardığı kadroda? Bence hayır. Ama Evans'ın hem topu Rodriguez'e vereceğini, üstüne bir de çalım yiyip boş şut attıracağını herhalde hesap etmemiştir. Sanırım bunu hesap eden Porto idi. Defanslarını ileride kurup Man Utd'ın zayıf karnı olan Carrick-Fletcher ikilisine yüklendiler, orayı hem defansla hem de ofansla ayırınca Scholes da geri planda kaldı. Bruno Alves o hatayı yapmasa belki de daha kötü bir sonuç çıkabilirdi maçtan, ev sahibi adına. Maçın tartışmasız yıldızı Hulk sol açıkta başladı, müthiş bir fizik dayanıklılık ve sürat gösterdi maç boyunca, Rodriguez yorgun düşünce sağa geçti ve Evra'yı da baya zorladı. Man Utd'ın otomatikleşen pas örgüsü durumu biraz kurtardı, özellikle 1-1'den sonra. Tevez'in golünü ne yalan söyleyeyim kaçırdım, ama nasıl kaçırdım? Bir baktım top sağ kanatta, önüme eğildim kafamı kaldırdım gol. Sir 1-1'e razıydı bence ve bu gol de tuz biber oldu ama sonra Man Utd kötü bir hatayla golü yedi. Hem de Gary Neville yaptı hatayı. Sir'ün bu eskilere saygı tutkusu da olmasa?

Kanımca Sir dersini iyi çalışır ve rövanşta net bir galibiyetle turu geçerler. Ama Porto da sonuna kadar bu ligin demirbaşı olacak mantalitesi sayesinde.


Arsenal'in bu turda eleneceğini düşünüyordum dünkü maçtan önce, hâlâ da öyle düşünüyorum. Güzel kadro, güzel futbol ama bir şeyler eksik bu takımda. Fabregas'ın döneceğini bilmiyordum, tatlı bir sürpriz olmuş. Ama tüm bu teknik orta saha, top tutan forvet, hızlı ve blok olarak çıkan bek-orta saha kombinasyonu güzel de, Fabregas+Denilson+Nasri+Walcott da biraz zayıf kalıyor be abi... Sürat ve teknik futbolda elbette ki bir çok kapıyı açar ama takım kendi içinde Flamini'sini, Gilberto'sunu arıyor gibi geliyor bana. Nitekim tamamını izlediğim ilk yarıda orta sahada boğdu Villarreal, pas akış musluğunu kıstı, gelgelelim Adebayor o nasıl bir gol arkadaş. Şapkamı çıkartıyorum. Ama Villarreal bu takıma deplasmanda gol atar. Teknik bir yorum değil sadece içgüdü. Arsenal altından kalkar mı, göreceğiz.


fotolar: ESPN Soccernet