08 Aralık 2007

Piramitlerin arasında bir Türk


Blog açılalı 2 ayı geçti, ben şu ana kadar sadece okumakla yetiniyordum, artık birşeyler karalamak gerekiyordu. Yazı yazmanın benim için ne kadar sıkıcı ve zor bi süreç olduğunu evin köşesindeki tekel bile biliyordur muhtemelen. Kredi kartlarında şifreli döneme geçinceye kadar her seferinde farklı ve anlaşılmaz birşeyler karalardım imza niyetine. Bu sefer de yazı yazma işinden kaytarmak için bir röportajla ilk katkımı yapıyorum bu sayfaya.

Alttaki röportaj Ümit Salkım'la yapıldı. Kim bu Ümit Salkım diyenler için, ufaktan bi ön bilgi vereyim. Ümit, 2006 Türkiye Enduro Şampiyonası 450cc şampiyonu, senelerdir motor üstünde gezinen, hayatını motosiklet üzerine kuran bir vatandaş. Alttaki röportajda gereken her bilgiyi bulacaksınız zaten, artık sizi röportajla başbaşa bırakıyorum.


Motosiklet yarışlarına ne zaman başladın ve motosiklet senin için neyi ifade ediyor?

İlk defa 10 yaşında ailemin İstanbul dışında bulunan çiftlik arazisinde motosiklet kullanmaya başladım. Uzun seneler asfalt dışındaki her yerde motosiklet kullanmama izin vardı. İlk yarış motosikletime 16 yaşında sahip oldum. Babamı zar zor kandırıp katıldığım ilk motokros yarışında 1. olduktan sonra bu işi spor olarak yapmaya karar verdim. Saint-Benoit’da dersler biraz zor olduğu için, sadece yaz aylarında yapılan yarışlara katılma imkanım oluyordu. Ama her katıldığım yarıştan bir kupa almayı beceriyordum. O dönem motosiklet benim için orman yollarında deli gibi sürat yapıp, huzur bulma aracıydı. Motokros yarışlarını sadece süratimi arttırmak ve motosikletin lastikleri yerden kesildiğinde kontrol edebilmeyi öğrenmek için yapıyordum. Lise bitince bu işe 4 sene ara verdim.

Neden bu kadar uzun süre ara verdin?

Üniversite için Fransa’ya yerleştim. Yaşadığım şehir çok soğuk ve yağışlıydı. Zaten Türkiye dışına taşınınca yarış motosikletim satıldı. Bütün düzenim bozulmuştu. Bu yüzden motosikletle yakından uzaktan alakam kalmadı.

İstanbul’a döndün ve içindeki rekabet isteiğine yenik düşüp kendini yarışların içinde buldun.

Aynen öyle, geri döndüğümde çalışmaya başladım ve hayatımın çok sıradan geçmesi beni rahatsız etti. Herşey bir gün eski yarıştığım motosikleti satılık ilanlarında gördüğümde değişti. Yeni çalışmaya başlayan parasız bir genç olarak, bu sefer annemi bir şekilde kandırıp, eski yarış motosikletime geri kavuştum. Ardından 2004 yılının son enduro yarışına hiç antrenman yapamadan katılıp, 125 cc’de 3. oldum. Bu sayede 4 sene önce rafa kaldırdığım hedefleri yeniden gözden geçirip bu doğrultuda annemin de desteğini alarak hareket etmeye karar verdim. 2005 yılını, Türkiye A grubu 125cc 2.'si olarak tamamladım. 2006 yılını, 450cc A grubu Türkiye Şampiyonu olarak tamamladım. Aynı zamanda genel klasmanda 2. tamamladım. Bir tanesi dışında 500cc üzeri motosikletlerin hepsini geçtim. Eklemek isterim, İstanbul yarışlarında kimse beni geçemedi.


Peki Ümit her zaman bir Cross-Country yarışı düşünüyor muydun?

Evet, çocukluğumda Eurosport’ta kumda deli gibi gazlayan tipleri görüp, bunları sürekli izlemeye çalışıyordum. Sonra bu yarışın adının Paris-Dakar olduğunu öğrendim. 13 yaşında buna kesin katılmam gerektiğine karar verip, bunun için neler yapmak gerekiyorsa yerine getirmeye karar verdim. İlk etap motokrostu, motosikleti %100 kontrol etmeyi öğretiyor ve sürücüye sürat kazandırıyor. Ardından enduro yarışları, zamana karşı tek başınıza mücadeleyi ve dayanıklı olmayı öğretiyor. Ardından Dakar’dan daha kısa bir Cross-Country yarışında yol bulma yeteneğini geliştirip saatlarce durmadan motosiklet kullanmanın nasıl olduğunu tecrübe ettim.

Nasıl hazırlandın?

Her şeyden önce sponsor bulmak gerekli. Toplamda ilk sefer için 20-25 bin euro'ya yakın masrafınız var. Motosikletin el yapımı ralli donanım parçaları, ralli kayıt bedeli, motosikletin bakımı ve nakliyesi.. Saymakla bitmez. Önce bir dosya hazırlayıp, AMS Group yöneticilerini ziyarete gittim. AMS’nin Türkçe açılımı Havacılık Yönetim Çözümleri. Sivil havacılık sektöründe, genç ve vizyon sahibi bir kadroyla hizmet vermekteler. Sunduğum projenin Fatih Bey tarafından kabulünden sonra bana düşen, fiziki dayanıklılık ve motosikletli antrenmanları disiplinli bir şekilde Nisan ayından yarıştan bir hafta önceye kadar devam ettirdim. Yaklaşık 5 ay. Kolay olmadı. Sabahları 5’te kalkıp antrenman yapıp işe gitmek. Akşamları spora gidip saat 10’da uyumak pek alışkın olduğun bir hayat tarzı değildi. Haftada, yaklaşık 12-15 saat ormanda antrenman, 10 saate yakın spor salonu, sosyal hayatınızdan feragat etmenizi gerektiriyor. Bunun üzerine birde Dakar bitirmiş ve birçok kere düşülmüş bir motosikletin yeniden yarışabilecek hale getirilmesi ve yeniden boyanıp yeni tasarımına sahip olması epey bir zaman aldı. Bunun dışında ralli esnasında servis desteğim olmadığından karşılaşacağım mekanik sorunların çözümleri için kendimi geliştirmem gerekti.

Ee Mısır Rallisi?

Esasında yarışın tam Türkçe'ye çevirisi Firavunlar Rallisi. Dünya Cross-Country Şampiyonası’nın 4. ayağı ve Dakar’dan sonraki en uzun ralli. 7 günde 2950 km çöl sürüşü çocuk oyuncağı değil. Ralli, Kahire’de piramitlerin önünden başlıyor. Sahra Çölü'nün doğu yakasını geçip, Kahire’ye bir hafta sonra geri dönüyor. İlk yurtdışı deneyimi için biraz büyük bir lokma. Federasyon başkanımız ilk sefer için daha kısa bir ralliye katılmam gerektiği konusunda beni defalarca uyardı ama ben dinlemedim. Dakar’ın en zorlu etapları, Sahra Çölü'nünün batı yakasında geçer. Aynı çölün doğu yakasında 5 gün motosiklet kullanma imkanı bulacaktım. Esas ilgilendiğim kısım buydu.


Röportajın 2. kısmını 1-2 güne buraya koyarım.

07 Aralık 2007

Euro 2008 Güç Dengeleri #1

Kuraların çekilmesinden sonra bloga bir yorum yazamadık, grupları veya takımları değerlendiremedik. Ancak herkesin kurayı görür görmez aklında bir takım fikirler belirdi, kim çıkar - kim çıkamaz yorumları yapıldı. Ben blog sakini olarak hadiseye bir güç degesi şablonuyla kafadan giriş yapayım dedim. Zamanla ve gerçekleşecek değişikliklerle rötuşlanacak, en ham sıralamam şu şekilde:

16) Avusturya: Ev sahibi şampiyonaya direkt katılır. Katılır katılmasına da, ortak evsahibi hadisesi işin içine girdiğinden beri olay tatsızlaştı. Şöyle ki, İsviçre ve Avusturya'nın kontenjandan gelen seribaşılığı, Yunanistan'ın son şampiyon sıfatıyla birleşince güçlü takımlar birinci torbadan kaçma yarışına girdiler. Hollanda Beyaz Rusya'ya kaybetti ama yetmedi, Almanya evinde Galler'le berabere kalınca. Avusturya'ya gelince; ne takımı sürükleyecek oyuncuları var, ne korkulacak bir performansı, ne bu kadrodan mucize yaratacak bir teknik ekibi. Seyirci motivasyonu belki puan almalarına yardımcı olur ama gruptan çıkmaları imkansız.

15) İsviçre: Şampiyonanın diğer ev sahibi, ilkinden daha iddialı hazırlansa da yükü kaldırabilecek kapasitede değil. Eleme oynamamak, Dünya Kupası'nın sağlam savunmalı ve istikrarlı takımından çok şey götürmüş. Hazırlık maçları performansı ve kadrodaki oyuncularda yaşanan düşüş hiç de hayırlı değil. Portekiz ve Çek Cumhuriyeti onların çuvallaması için yeterli malzemeye sahip. Gruptan çıkma şansını çok az gördüğüm takımlardan biri.

14) Romanya: Şanssızlık, başarılı eleme grubu performansına rağmen ölüm grubuna düştüler. Klüp bazında yapılan atılım, Avrupa'da oynayan oyuncuların yükselen tecrübesi, oynanan futbol grupta puan alacaklarına dair inancımı besliyor; ancak onların da gruptan çıkma ihtimalleri Avusturya'dan hallice. Hırvatistan'dan sonra en büyük sürpriz adayım idiler, sadece kuradan önce. Yenilmeden geçirecekleri iki maç gurur duymaları için bir sebep olabilir.

13) Rusya: İstisnalar dışında devam filmleri ilk filmin kalitesini yakalayamaz. Hiddink serisi her yeni bölümde daha da etkileyici, daha heyecanlı; diğer bölümler gibi yavaş tempoda başlıyor, finalinde temposu tavana vuruyor. İngiltere'nin basiretsizliği, Hırvatistan'ın yardımı derken Rusya yine nefes kesen bir sonla katıldı finallere. İsrail mağlubiyetinden sonra her şey bitti demiştik oysa ki. Bu moral ve motivasyon takımın inancını da tavana vurduracaktır şüphesiz. Artık herkes Hiddink'in dokunduğu takımı güzelleştirdiğini kabul etmiş durumda ama bu tur atlamalarına yetecek mi? Yeni bir mucize? Eminim herkes bu takıma sempati duyacak ama rakipler fazla tecrübeli.


12) Türkiye: Sevgili Milli takımımız şu anlık 12. sırada. Bu kötü haber, iyi haberse İsviçre'nin üstündeyiz. Benim sıralamam kimi bağlar? Kimseyi bağlamasa da bu sıralamanın benim takımın gruptan çıkma ihtimali olduğuna dair düşüncemi gizleyen bir güç kıyası olduğunu da belirtmek gerek. Baş takımları bir kenara koyarsak, turnuvanın en dengeli ve derin kadrolarından birine sahibiz. Bek sorununa yapılan pansuman, kanatlardaki efektif hücum gücü, orta sahanın iki yönlü oyunculardan kurulu olması olumlu işaretler. Ancak defansın göbeği ve kalecilerimiz sandığımızdan daha büyük sorun olacak gibi, o bölgede sorun varsa da çıtanın seviyesi iniyor. Zayıflayan Çek Cumhuriyeti ve gol sorunu yaşayan Portekiz'den birini geçecek güce sahibiz, defanstaki sorun çözüldüğü takdirde. Şu anlık grubun başaltı takımıyız.

11) Polonya: Yıllardır spektaküler eleme grubu performanslarını izledik bu takımın. Kalburüstü bir kadroları olsa da, Avrupa'nın iddialı klüplerinde oyuncuları olmaması bir handikap. 2012 turnuvasına ev sahipliği yapacak olmaları bu turnuvayı bir geçiş olarak görmelerine sebep olabilir ama turnuva alışkanlığı kazanmaları için buraya gelmeleri önemliydi. Zayıf takımlara karşı dereceleri göz kamaştırıcı olsa da Almanya ve Hırvatistan karşısında şanslarının az olduğunu düşünüyorum.


10) Yunanistan: Bu takımı Avrupa şampiyonu yapan ne kadro kalitesiydi, ne de şans. Sınıflandırmaların dışında, futbola yeni bir soluk kattılar. Oynadıkları futbolu savunma futbolu diye nitelendirip işin içinden çıkamıyorum. Alan savunması ve hücumdaki boşlukları iyi değerlendirme bir kenarda dursun, konsantrasyonları hiç bir milli takım grubunun yakalayamayacağı eşsizlikteydi. Bu turnuva her açıdan farklı olacak. Avrupa şampiyonu olup Dünya Kupası'na katılamamak ne kadar normalse bu turnuvada gruptan çıkmayı makul bir başarı olarak görmek de o kadar normal olacaktır.

9) İsveç: Ibrahimovic gibi bir oyuncuya sahip olmak çok büyük bir şans. Onun Inter'in vazgeçilmezi olması bir kenarda dursun, takımın iskeleti de önemli klüplere dağılmış durumda. Mellberg, Ljungberg, Edman yanında daha genç jenerasyondan Rosenberg, Kallstörm ve Isaksson sayesinde gruptan çıkmakta hiç zorlanmadılar. Danimarka'nın çuvallamasında da en büyük pay sahibi onlardı. Şimdi makul bir grupta mücadele edecekler ve Yunanistan'ı dışarı itmeye çalışacaklar. 1-1'lik Kuzey İrlanda maçından sonra Lagerback takımı yerden yere vursa da İsveç'in iddialı bir takım olduğu bir gerçek.

8) Portekiz: Pauleta'nın durumu onları Nuno Gomes'e mahkum etti ve bu da gol sorununu beraberinde getirdi. Orta sahada ve defansta en ufak bir sorunları yok gibi gözükse de, her an tehlike yaratabilecek bireysel yetenek sayısı haddinden fazla olsa da, bazen uç oyuncular takım kimyasını böyle sarsıyor işte. Moutinho, Costinha ayarında bir orta saha değil. Nani işi kafa karıştırıyor. Kaleci problemi baş göstermeye başladı. Felipe Scolari çocuk gibi davranıyor. Tüm bunlar takımın 2004'teki başarısından uzak kalmasını sağlayacaktır. Gruptan çıkmaları beklediğim bir sonuç ama bizim takımın bunları geride bırakmasına hiç şaşırmam.

7) Fransa: Bence 98'den çok daha iyi bir kadro var. Henry, Trezeguet en olgun dönemlerinde. Onlardan Nasri, Ben Arfa, Benzema gibi oyunculara geçişi yumuşak yapamadılar ve denge sorunu onlarda da var. İtalya olmasaydı belki de onları burada göremeyecektik. Bu turnuvadaki hiç bir takımın hissetmediği kadar rahatsız edici bir gol problemleri var. Ama kadrolarında herhangi bir boşluk yok. Sorun yaratacak bir bölgeleri de yok. 2006'da yine aynı şeyler konuşuluyordu ve final oynadılar. O kadrodan tek eksik Zidane. Bu sebeple final oynarlar demek yerine ölüm grubundan çıkmaları zor diyorum. İlk maç mahmurluğuyla Romanya'ya puan kaptırırlar, son maçta İtalya tokadıyla sarsılırlar, bu da senaryom olsun.


6) Çek Cumhuriyeti: Nedved gitti, Koller yaşlandı, yine de çok tecrübeli bir kadroları var. Kaleci açısından sorun yok, defans hattı Serie A'nın iyilerine sahip, orta saha ve forveti Rosický bağlantısına sahip bela bir grup olarak nitelendirebiliriz. İsveç'le benzerlikler taşıyorlar ancak tecrübe ve beraberlik açısından bir adım öndeler. Grupta lider olacaklarına dair inancım var, burada en önemli veri de istikrarları.

5) Hırvatistan: 2-3 mesaj aşağıda yeterince övgü dizdim. Biraz da olumsuz yazalım. İngiltere karşısında olabilecek en iyi futbolu mu oynadılar? Bilemem ama o zafer takımda bir doygunluk yaratabilir. Bilić kuraya çok sevindi, küçümsemeye hiç gelmez, bu işler ciddi işler. Tüm yeteneğe ve enerjiye rağmen işi çok ama çok sıkı tutmak lazım. Şu an itibariyle benim sürpriz adayım ve kendilerinden yarı final bekliyorum. Ama turnuvaya sürpriz takım olarak gitmeyecekler, baskı altında oynamayı ve iş başa gelince performansı yükseltmeyi bu geç kadro becerebilirse görünürde sorun yok.


4) Hollanda: Turnuvanın yaratıcılık anlamında en değerli kadrosu. Aynı zamanda o kadar derin bir kadro ki, herhangi 11 as oyuncudan biri sakatlığında sorun yaşanacağını sanmıyorum. Kaleci van der Sar geçtiğimiz sezon kariyerinin en iyi dönemini yaşadı; Sneijder, Robben, van Persie, Kuyt, van der Vaart üst düzey takımlarda önemli oyuncular. Bizim milli takımımız gibi defansif anlamda istikrar sorunu yaşayan bu dengeli takımı, kadroya yakın zamanda geri dönen Seedorf ve van Nistelrooy liderlikleriyle yönlendirirlerse, Dünya Kupası'nda Portekiz'e kaybederken çok aradıkları o takım karakterini korumakta da sıkıntı çekmeyeceklerdir.


3) İspanya: Hep iyiler, ama başarıları yok. 2002'de ciddi bir başarının kıyısından ellerinde olmayan sebeplerle döndükten sonra giriştikleri gençleşme operasyonunda takımı sürükleyen bazı oyuncular kesik yemişti. Şu anda bir istikrar yakalamış gibi gözüküyorlar. Fabregas'ın olağanüstü performansının milli takıma yansıması en büyük merak konusu. Eğer bu konuda olumlu bir kimya oluşturabilirlerse onlar da derinlik açısından zirvedeler. Hollanda'daki lider oyuncu potansiyeline sahip olmasalar da defanslarında daha dirençli bir görüntü sergiliyorlar ve bu da onları bir adım öteye koyuyor. Bir de grup aşamasını daha serin geçecekleri gerçeği var.


2) Almanya: Onları bu listenin daima en tepesinde tutacak bazı faktörler var. Birincisi kazanma alışkanlığı, bir diğeri turnuva takımı olmaları. Her ne kadar olayın geyik boyutuna bir göz kırpış olsa da, Almanya'nın milli takım konsantrasyonunun diğer ülkelerle kıyaslanmayacak derecede olduğunu söyleyebiliriz. Hollanda, İspanya ve Fransa'ya göre daha kısıtlı bir kadroları var ve daha kötüsü Ballack neredeyse dibe vurdu. Ama Almanlar daha kötü kadrolarla çok iyi yerlere geldiler. Klose müthiş bir olgunluk içinde, Löw'ün kısa milli takım kariyerinde verdiği güven de onu van Basten, Domenech ve Aragones'in önüne koyuyor. Kolay gruptan fazla hasar görmeden çıkarlar, sonrasında tecrübeleri devreye girecektir.


1) İtalya: Onlar için söylenecek çok söz yok. Totti'nin bırakmasına rağmen yaratıcılık konusunda problem yaşamıyorlar. Pirlo dünyada eşi benzeri olmayan bir organizatör. Toni ceza sahası içinde kusursuza yakın bir golcü. Buffon ayarında kaleci dünyada yok. Olası bir Totti ve Nesta geri dönüşü gerçekleşmese de Zidane sonrası Fransa'nın yaşadığı sendromu yaşamazlar zira takım içinde müthiş bir hiyerarşi ve harmoni var. Kimin karşısına çıkarlarsa çıksınlar favori olacaklar.

06 Aralık 2007

Bırakma bizi Wilander

Mats Wilander 2008 sezonu için Paul-Henri Mathieu’nün koçu olmuş, Patrice Hagelauer ile birlikte çalıştıracaklarmış Mathieu’yü. Hagelauer’yi tanımıyorum, ve özür diliyorum kendisinden.

Ne acayipsin sen Fransızca telaffuz. (Majere’yi göreve çağırıyorum, gerekli düzeltmeleri yapsın.)

Ayrıca yazın Amerika Açık’tan önce Golovin’e de koç oldu. Turnuva sonuna kadar çalıştıracak en azından diyorlardı ama sonra noldu bilemiyorum.

Sana giren çıkan mı var diyebilirsiniz, daha kibarca elbette, yoksa ayıp. Eğer bu yüzden mahrum kalacaksak Wilander’den Eurosport’ta Grand Slam’lerde, daha doğrusu Roland Garros’da, onu bilmiyorum işte.

O Wilander ki bize toprakta top sektiğinde nasıl iz bırakır, o iz ne anlama gelir, onları öğretmişti. Bunun yanında da türlü türlü espriler.

Kendimi 6 Pas’a bağlanan RTÜK başkanı ertesindeki Ahmet Çakar gibi hissediyorum. Beyler korkuyorum, sıkıntı var...

05 Aralık 2007

Pek yakında: "Lucescu Beşiktaş'ta!"


İlk iki maçta 6 puan alan Lucescu'nun Şaktar'ı Milan'dan yediği tokatların ardından toparlanamadı ve son iki maçını da kaybedip, son dört maçta 0 çekerek grupta sonuncu oldu. Büyük hüsran. Ayrıca Şaktar iyice palazlandı ve diğer iki takımdan daha zengin olanakları bulunan bir takım olduğu da söylenebilir. İlk maçlarda yendikleri bu iki takıma da geçilmelerinin Lucescu'nun sezon bitiminde kovulmasına sebep olması kuvvetli bir ihtimal. Eh, Beşiktaş'ın da pek parlak durumda olmadığı malum. Lucescu'nun Beşiktaş'tan gelen teklifleri özellikle Şaktar'ı satmış olmamak adına çevirdiğini de hatırlatayım.

Bu arada Lucescu'nun Beşiktaş forumlarında sürekli bir kıyas alınma, isminin anılma durumu vardır. Bakalım o akıma ne olacak; bu defa çok fena patladı çünkü Luce.

04 Aralık 2007

Maradona'nın tartısı


Futboldaki bireysel ödüllere pek önem vermem. Kaká bu sene France Football'un ödülünü aldığında Messi ve Ronaldo'yu geride bırakmasını makul bulmuştum. Nitekim Şampiyonlar Ligi'nde Milan - Man Utd eşleşmesinde Ronaldo varlık göstermemiş, Kaká ise kendi takımını sırtlayıp sürüklemişti. Messi'nin yeteneklerini masaya koymamak lazım zira Barcelona çok da iyi bir sezon geçirmedi. Kaká'nın eşsiz Milan sisteminde onun sorumlu yükü kaldırabilecek dünyadaki tek futbolcu olduğunu düşündüğümü belirterek asıl noktaya geleyim. Diego Maradona ödülün açıklanmasından sonra Rooney, Messi ve Ronaldinho'nun Kaka'dan daha iyi futbolcular olduklarını belirtmiş. Argüman olarak da "Milan çok Kaká'ya dayalı oynuyor" demiş. Çocuğun günahı ne diye sormak lazım. Maradona'nın da bu tip açıklamalarda biraz hasetinden gayrı objektif değerlendirmelerini bekliyoruz zira kendisi bu sproun gördüğü en değerli yıldızlardan biri.

02 Aralık 2007

Luis Boa Morte vs John Terry


Boa Morte'den Terry'e manuel bademcik ameliyatı.

01 Aralık 2007

Philadelphia















Philadelphia Sanat Müzesi'nin merdivenleri, başka bir deyişle "Rocky Steps"


















Rocky Heykeli

Son kez Süreyya

İlk çıktığından beri bir türlü ısınamadım Süreyya'ya. Avrupa şampiyonluğunda tüm Türkiye'yi ayağa kaldırması, Gabriela Szabo'yu geçmesi, ardından gelen Dünya ikinciliği, Golden League birincilikleri, basında methiyeler... Yine de sevinemiyordum bir türlü nedense. Açıklaması zor olan bu hissiyatı suratına bakınca pek bir iyi niyet görememek olarak tanımlasam belki biraz yardımcı olur. Zaten skandallar başladı fazla zaman geçmeden. Antrenörü Yücel Kop'la olan yasak aşkı ortaya çıkınca zorla evlenmeleri, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım ama önemli bir müsabakaya katılmadan önceki regl dönemi bahaneleri, uzun süren sakatlıklar, Hıncal Uluç'un diline düşmesi derken çok hızlı bir düşüş yaşadı Süreyya. Atina Olimpiyatları'ndan önce yine de umutluyduk, ufak bir başarı her şeyi geri getirebilirdi. Malum Türk halkı çabuk göklere çıkarır, çabuk indirir, çabuk kızar aynı zaman da çabuk da unutur. Ama bu sefer de sakatlığı bahane edip katılmazken daha sonra ortaya çıkan yarı-doping skandalıyla Türkiye yine sarsıldı. Dopingten olmasa da doping testleri sırasında usûlsüzlükten 2 yıl ceza alan Süreyya ve onun saygıdeğer antrenörü Kop bizi bir kez daha salak yerine koymuştu.

Tam artık ortadan kaybolur diye sevinirken en sonunda dopingle yakalanmayı başardı Süreyya ve ağlayarak yaptığı basın toplantısında doping kullanmadığını iddia etti. Eminim herkes de inanmıştır. Ardı arkası kesilmeyen skandal serisinin ardından bence sporun en alçak, en çirkin hâli olan dopingin de vücudunda bulunmasıyla artık isterse inkâr etsin, isterse dava açsın kazansın, ceza iptal olsun, benim için pek bir şey ifade etmiyor.

Türkiye atletizm konusunda baya geri bir ülkedir. Şu an bazı gelişmeler farkediliyor ama yine de olmamız gerektiği yerin çok uzağındayız. İşte bu yüzden Süreyya'dan hiç hoşlanmıyorum. Uzun yıllar sonra şampiyon atlet çıkarmanın sevincini yaşadık. Başarıdan çok uzak olduğumuz bir dalda başarı kazanınca tabiki medya da onu göklere çıkardı, peri masalı gibiydi. Amerika'da Marion Jones doping kullandığını itiraf ettiğinde tabi ki hayal kırıklığına uğramıştır Amerikan halkı ama onlar için Jones başarılı atletlerden biri sadece. Bizim için ise Süreyya tek ve o da sahtekar çıkıyor (Elvan'ı unutmadım ama o Türkiye'nin atlet yetiştirebileceğine dair bir kanıt sunmuyor bize, her ne kadar tüm kalbimle desteklesem de). Hayal kırıklığının boyutunu düşünün.


Daha da kötüsü, en azından Marion Jones itiraf etti. Yaptığı işin utancı ve pişmanlık yüzünden okunduğu zaman en azından insanların kafasında bir acıma, bir şevkat duygusu oluşabildi. Kop çifti ise bizi salak yerine koymaya devam ediyor. Bu hayvanlarda kullanılırmış da, eski bi ilaçmış da, vücudunda çok az bulunmuş da, vücuduna nasıl girdiğini bilmiyorlarmış da... Evli ve çocuklu adamın uzvunun vücuduna nasıl gird... neyse. En komik olanı ise suratsız antrenörün kendilerini çok yıprattığı ve yalan haber yazdıkları için medyayı dava edeceğini söylemesi. Bence medya dava etmeli, ama umarım etmez de bu meymenetsiz çift bir an önce hayatımızdan kaybolur gider. Kendi aşklarını istediği gibi yaşasınlar. Hoş, aşk olayı da pek inandırıcı değil ama o konuya girmek istemiyorum elimde kanıt olmadığı için.

28 Kasım 2007

Michael Owen - Slaven Bilić

Meşhur İngiltere - Hırvatistan maçının ardından, Owen "Hiç bir Hırvat oyuncu İngiltere Milli takımına giremez, her açıdan onlardan fersah fersah yetenekliyiz" buyurmuş. Böyle bir mağlubiyetten, tarihe geçtikten sonra yapılan açıklama biraz komik geldi bana. Haklı olduğunu düşünenler olabilir, belki de oyuncuları tek tek ele alınca böyle bir sonuca ulaşılabilir; ancak ne önemi var? 11 futbolcunun 11 futbolcuya karşı mücadele ettiği bu oyunun sonucuna tesir eden etkenleri bilmiyor mu Owen, iki maçtır yenildikleri yeniden doğmuş bu takımı aşağılıyor?

Hırvatistan'ın kadrosu imrenilecek güzellikte. Eduardo, Kranjčar, Rakitić, Modrić, Srna, Ćorluka gibi yetenekler Avrupa futbolunda kısa bir süre içinde ciddi ses getirecekler, özellikle 2008'de gelmesi sürpriz olmayacak başarıdan sonra. En az Boban'lı Bokšić'li Šuker'li jenerasyon kadar yetenekliler. O jenerasyonun banko defans oyuncusu Bilić, takımın genç teknik direktörü. Belki de bizim yıllardır hayalini kurduğumuz "genç, yetenekli, güzel futbol oynayan milli takım" profilinin sözlük anlamı bu takım.

Zaten Bilić kısa bir süre sonra makul cevabı verdi. Uzun uzun açıklamaya gerek yok ancak özet geçmek gerekirse, "Futbol değişti sevgili Owen, uyan artık" temalı bir açıklama yapmış, en vurucu cümlesinde de "Yetenekten ziyade problemi kendinizde arayın, u21 oyuncularınız klüp takımlarında oynamıyorlar bile" demiş. Gözümde daha da büyüdün Bilić. Bakalım 2010 elemelerinde bu işin dönüşü nasıl olacak?

P.S. : Owen'ın 16 milyon pound karşılığı Wigan'a geçeceği konuşuluyor. İlginç bir transfer olur, hele bir de Wigan küme düşerse.

Şişkinho

Fotoğraf bir forumdan alınma. Yıllarca Ronaldo ile şişko diye maytap geçtik, fazla kiloları sebebiyle asla olması gereken fenomen haline gelemediğini okuduk durduk. Adamın vücudundandaki yağ oranının %4 civarında olduğunu duyunca Mustafa Sandal'ın "Yağ oranım %13,5" açıklaması da akıllara gelmedi değil. Fotoğrafın soldaki kısmı Ronaldinho'nun Barcelona'daki ilk sezonundan, sağdaki kısmı ise geçtiğimiz sezondan. Bu farkın kendisi de farkında değil ki, formayı çıkarıvermiş.

26 Kasım 2007

Birmingham'lı Faruk

Premier League'de oynayan TC vatandaşları deyince akla kim geliyor ? Emre, Tuncay.. Tamam.. Peki başka var mı ? Var..

Faruk Gürsoy, ya da daha bilinen adıyla Richard Kingston ya da Dünya Kupası'nda formasının arkasına yanlış yazılmış haliyle Richard Kingson. Faruk Gürsoy isminin nereden geldiğini açıklamayacağım, zira 'çok saçma'. Birmingham City'de bu sene. İngiltere'de kaleci mi kalmadı da Kingston'a kadar düştü Birmingham diyecek olursak, 'Evet kalmadı' diyebiliriz. Zira İngiltere'nin daha doğrusu Carson'ın Hırvatistan'dan yediği ilk gol buna işaret ediyor. Bu hafta da Premier League'de ilk maçına çıktı Faruk. League Cup maçında daha önce oynamışlığı vardı.


Türkiye'de neredeyse oynamadık takım bırakmadıktan sonra İsveç'te, Hammarby'da 1 sene oynamıştı. Sene başında ise Birmingham ile anlaştı. Steve Bruce'un Wigan'a gitmesiyle antrenörsüz kalan Birmingham'ı zor bir maçın beklediği zaten belliydi. Bir de bunun üstüne Kingston ya da Faruk öyle de bir gol yedi ki, zaten işi zor olan Birmingham'ın hiç şansı kalmadı..
Şuradan golü izleyebilirsiniz, ikinci gol de harika bir gol. Onu da izleyin oraya gitmişken.

Portsmouth iyi gidiyor. CL pozisyonu için işleri hiç ama hiç kolay değil ama bunu sonuna kadar zorlamakta kararlı görünüyorlar, Everton ve Aston Villa da aynı amaç için uğraşacaktır tabii ki. Birmingham küme düşme hattından fazla uzaklaşamayacak bence. Steve Bruce'un Wigan'da ne işi var ? Wigan'ın Premier League'de ne işi var ? Düşsün bu sene Wigan. Derby düşmesin ama..

24 Kasım 2007

Mila kura si planina


Bu abimiz, Tony Henry. Tipinden anlaşılmasa da pencereleri indirebilecek bir sesi var, zaten İngiltere'nin ünlü opera sanatçılarından birisi kendisi.

Çarşamba günkü maçtan önce bayramlıklarını giyinip, Hırvat milli marşı, Lijepa Nasa Domovino*'yu seslendirmek için görevlendirilmiş FA tarafından. Güzel bir jest tabi, her ne kadar 80000 kişi o marşı yuhalayacak olsa da. Tabi Hırvatça bilmeyen biri, sesi ne kadar gür olursa olsun, hata yapması normal. Henry de küçük bir hata yaptı. "Mila kuda si planina" demesi gerekirken, "Mila kura si planina" demesini de, Wembley'de Hırvatlar dışında kimse farketmedi doğal olarak. Şimdi işin asıl gırgır tarafı, söylemesi gereken mısrada dağlarını ne kadar sevdiğini bahsedecekken, ufak bir hatayla, aletinin dağ gibi olduğunu söylemiş olması. Acaba bizim maçta olsa böyle bir olay, ne olurdu ?

Tabi ortaya çıkınca özür falan dilemiş. Gerçi Hırvatlar da işe espriyle yaklaşmış, o hata dışında da çok iyi olduğunu söylemişler falan. Hatta Henry'nin menajerine göre Euro 2008'e davet etmişler onu. İngilizler onu anlayamamışlar ama orda da Hırvatlar onları makaraya almışlar, haberleri yok.

* : Our Beautiful Homeland

23 Kasım 2007

Luka Modric


Wembley fatihi Hırvatlar'ın, o maçta en çok parlayan adamlarından biri Luka Modric. Şu aralar can çekişen Balkan kulüplerinin bana göre en iyi futbol oynayanı, Dinamo Zagreb'in playmaker'ı. Çarşamba gecesi Gerrard, Lampard, Barry gibi azmanların yanında A takım idmanına çıkmış çocuk gibiydi orta sahada, maç başlarken. Maçtan sonraysa İngiltere'ye top yaptırmayan, takır takır da hücumunu yapan Srna-Kovac-Kranjcar'lı orta sahanın yıldızlarındandı. Arsenal haberleri vardır ama son defileden sonra sanmıyorum ki Wenger Akademisi'ne bıraksınlar.

Pele de nereden çıktı?


Pele şüphesiz bu dünyaya gelmiş en büyük futbolculardan birisi. Bir biyonik mucize, o muhteşem kuvvete ülkenin kendine has tekniğini ve müthiş oyun zekasını eklemiş bir süperstar. Brezilya'nın 1950 Dünya Kupası ile dibe vuran futbol heyecanını tekrar doğurmuş, 15 sene boyunca en tepede tutmuş bir yıldız.

Halit Kıvanç'ın Türk sporu ve spikerliği için nasıl bir kilometre taşı olduğu belli. Bugün 80 yaşındaki bu dev çınarın dünyanın dört bir yanında sayısız hikayesi vardır; ancak en çok anlattığı ve övündüğü şüphesiz Pele röportajı. 1958 Dünya Kupasında kimsenin iplemediği Pele ile röportaj yapınca Brezilya'da bile 'Pele'yi keşfeden adam' olarak anılmış ve o gün bugündür kendisiyle dost. Maradona - Pele kıyaslaması sorulduğunda "Ben bu soruyu kabul bile etmem" diyecek kadar aralarında bağ var.

Efsane oyuncu bugünlerde ne olduğunu bilmediğim bir seminerde konuşmak için İstanbul'a geldi. Tabi Halit Kıvanç ile buluşmaları ve sarılmaları hemen haber konusu oldu. Bu bizim ülke için gurur verici bir şey olmalı diye düşünüyorum, bir sorunum yok. Benim kafamın takıldığı nokta Halit Kıvanç'ın Pele'nin ismi ile ilgili kitabında ve röportajlarında verdiği bilgi. Bakın nasıl anlatıyor kendisi:


"Bromo Oteli'nde kalıyoruz. Basın üssü bir mekan... Her gazeteci kendi ülkesinden üç sporcu getiriyor. Diğer meslektaşları da röportajlar yapıyor. Brezilyalı spiker de biri Zito, diğerini hatırlamadığım iki ünlü futbolcu ile geldi. Bir de yedek bir çocuk var. Alman ve İtalyan arkadaşlarım var yanında. Ben onlardan daha çok yararlanıyorum. Onlar çok büyük temaslar yapıyorlar. Bir odaya geldik. Aaaa!... Zito!.. Bir dolu insan Zito'nun etrafını sardı.

Orada o zenci çocuk tek başına. 16,5 yaşında, bir o kadar da mahzun... Spikere, 'Bu kim' dedim. 'Bunun adı Edson Arantes do Nascimento ama bizim orada fakir çocuklar teneke kutularla top oynarlar. O top taşa çarpar, (ple) diye ses çıkarır. Bu oğlan öyle atıyor ki müzik gibi ses gelir. Onun için bu çocuğa (Pele) diye isim takmışlar' dedi. İtalyan arkadaşıma anlattım. 'Yok canım, boş ver. Bunu yazamam gazeted
en beni kovarlar. (Brezilya'nın yedek oyuncusuyla mı röportaj yaptın) derler' diye kestirip attı. İşte o an, Türk insanının duyarlılığıyla hareket ettim. Kimsenin ilgilenmediği yedek oyuncuyla fotoğraf çektirdim. Zito geldi, konuştuk. Fotoğraflar filan... O dönem Türkiye Spor'da bu haber büyük bir şekilde yayınlandı."

Dikkat çekmek istediğim kısım, Pele'nin isminin nasıl çıktığı. Tabi ilk duyduğumda "Ulan teneke taşa vurunca 'pla' diye ses mi çıkarır, hadi çıkardı diyelim, nasıl oluyor da bu adamın ismi haline geliyor?" diye düşündüm. Olayın aslı wikipedia'da başka, ve daha mantıklı. Bugüne kadar Pele'nin ismini teneke-taş kombinasyonu olarak benimsemiş Türk gençliğine yeni bir bakış açısı olarak sunuyorum:

He was named after the American inventor Thomas Edison and was originally nicknamed Dico by his family. He did not receive the nickname "Pelé" until his school days, when it is claimed he was given it because of his pronunciation of the name of his favorite player, local Vasco da Gama goalkeeper Bilé, which he misspoke "Pilé". He originally disliked the nickname, being suspended from school for punching the classmate that coined it, but the more he complained the more it stuck. In his autobiography, Pelé stated he had no idea what the name means, nor did his old friends. Apart from the assertion that the name is derived from that of Bilé, the word has no known meaning, although it does resemble the Irish language word 'Peil', meaning football.

Yani Türkçesi, ailesinin Pele'ye verdiği takma ad Dico. Pele ismi, küçükken favori oyuncusu olan Bilé'nin adının zamanla kendi yanlış telaffuzu sebebiyle deforme olup kendisine monte edilmesiyle oluşuyor. İlk başlarda bu isimden hoşlanmayıp arkadaşlarıyla kavga etmişliği de var.

22 Kasım 2007

Edmilson vs. diğerleri

Edmilson, isim vermeden ağır girmiş takıma. Takımda maç değil para kazanmayı seven bazı çürükler var demiş. Takım içindeki sorunları soyunma odasının dışına çıkaran adamları sevmem ama Edmilson o tip, kaypak futbolcu tanımına da uymuyor. Kaka'nın ne kadar dindar olduğunu biliyorsunuz, Edmilson bir üst modeli Kaka'nın. Bir süre de bu tartışma götürür, sonra Krkic'in çocuğu falan çıkar muhtemelen ortaya.

We know drama #2


Elemelerin en büyük kapağı. Ruslar'la kafayı bozdular kaç gündür, madem öyle dedi ve kucağına bıraktı İngiltere'nin bombayı, Rusya. Kapağın yarıçapını büyüten, cumartesi gecesine kadar Euro 2008'e gidememeyi kısmen de olsa kabullenmiş bu hevesli adamların eline fırsatın geçmesiydi. Cuma, hazırlık maçında Avusturya'ya karşı oynadıkları vasat futbol da henüz Rusya İsrail'e kaybetmemiş olduğundan gereken tepkiyi almadı. Şimdi bütün gazetelerde şapkadan tavşan çıkardı falan yazıyor da, Avusturya maçına da Carson'la çıktılar. Bana göre İngiltere'nin hali hazır en iyi kalecisi David James'tir. McClaren, Robinson'ı kadro dışı bırakarak akıllıca bir iş yaptı ama bu maç Carson'la çıkılacak bir maç değil ve aslında bunu göreve gelirken dışladığı Beckham'ı geri çağırarak farkında olduğunu gösterdi. Ve kendiyle fazlasıyla çelişti.


Sopcast'e bir kez daha şükredelim ki gecemizi kurtardı ve Ali Sami Yen'de vasat bir balkan takımıyla boğuşan ve anonsçu dallamanın gaz verme ihtiyacı duyduğu Türkiye'nin "ya yersek" temalı kötü futbolundan bir nebze de olsa kurtulabildik. Çin kanalından takip edebildiğim kadarıyla, nerdeyse 90.000 kişi Wembley'de Hırvatistan'ın milli marşını yuhaladı. Yazılı olmayan kurallardan birini çiğnediler aslında, asla iddiasız takımı tahrik etme. Öyle ki haftalardır İngiliz yalakalığı yapan Slaven Bilic bile 3. golden sonra sağa ve sola iki depar atıp, Mourinho-vari bir yumruk şov yaptı tribünlere. Solosunu yedek oyuncular ve antrenörlerin üzerine atlayarak tamamladı.


Bu arada Carson'a herkes fazlasıyla yüklenmiş, ben pas geçiyorum. Zaten Crouch ve Beckham dışında dün ayakta kalan biri yoktu da benim asıl hedefimdeki adam Wayne Bridge. Ben Abramovic olsaydım dün gece Rusya'nın dramatik zaferini kutlayacağıma, kulübe gidip Bridge'in sözleşmesini yırtardım. İbrahim Üzülmez veya Alpay Özalan'dan beri izlediğim en kötü bireysel performans diyebilirim. Corluka ve Srna'nın orayı koridor yapması ve kaptırdığı riskli toplar bir kenara, çok şık bir vuruşu kendi kalesinin direğinden döndü. Maçın adamı sensin Wayne.


750 milyon pound'luk Wembley'in zemini dün felaketti. Borçların ödenmesi için, mümkün olan her etkinliği yönlendirirsen olacağı bu. 24 gün önce Amerikan futbolu maçında güzelim sahaya tecavüz edilmiş ve sebep de buymuş.


Hırvatistan'ın bu reaksiyonu, onlarca kir, pas ve şüphe içindeki futbola ve İngiltere'ye sağlam bir postadır. Pompey'li Kranjcar'ın golü ve Arsenal'li Eduardo'nun asisti İngiltere futbol tarihinde belki de Macar hezimetinin yanında yer alacak.

18 Kasım 2007

We Know Drama

3 tane kilit maç vardı, izlenmesi gereken dün gece. TV'de bizim maça bakarken de Sopcast'ten de ara ara İskoçya - İtalya ve İsrail - Rusya'ya baktım.


İşi daha da dramatikleştiren, 3 maç da avantajlı takımın aleyhine bitti. Britanya'da Euro 2008'de evinde İskoçlar'ı izleyen İngilizler'i düşündükçe, akşam akşam biraz olsun keyiflenmiştim. İskoçya'da maçı daha da zorlaştırsın diye sanki inanılmaz bir yağmur ve beklenildiği gibi harika bir seyirci vardı ama olmadı. Aslında İskoçya işi, Toppmöller'in maça 16-17 yaşında çocuklarla çıkmasına rağmen, Gürcistan'a yenilerek batırmıştı. İtalya'nın 2. golünü hakemin yarattığını da söyleyelim, gerçi beraberlik de işine gelmiyordu İskoçya'nın ya.


Ruslar'ınki daha da dramatikti. Aslında goller, skorlar ve dakika olarak üsttekiyle aynı gibiydi. Ruslar'ın defansı felaket, ama öyle bir maçtı ki İsrail maçın başında iki kere kontratakla geldi biri gol oldu. Ondan sonra maçın sonuna kadar Rusya tek kale top oynadı ama girmeyince girmiyor işte, kusura bakma Hiddink. 90+1'de yedikleri gol de kapak oldu, berabere bitse İngiltere'nin berabere kalması bile yetiyordu. Şimdi İngiliz'lerin Hırvatistan'a kaybetmesi lazım. Böylece golleri atan Barda ve Golan, İngiliz bahis şirketi Betfred'den son model Mercedes, Ben Haim de Joe Cole'dan bir tatil kazandı.

Bizim maça söylenecek bir şey yok bence, elemelerin başından beri en iyi futbolu en kilit maçta oynadık. Yıllardır, kritik yerlerde sıçan Türkiye bu kaderini yavaş yavaş değiştirecek gibi duruyor. Ayrıca, Gökhan Gönül hakikaten harika bir adam. 6 ay öncesine kadar 2. ligde olan bir oyuncu için, şu yaptığı çıkış inanılmaz.

4 takım hala garantilemedi ama aşağı yukarı belli oldu Euro 2008'ciler de.

Avusturya
İsviçre
Almanya
İspanya
Fransa
Yunanistan
Romanya
Hırvatistan
Polonya
Çek Cum.
İtalya
Hollanda
Portekiz* (Finlandiya/Sırbistan)
İngiltere* (Rusya)
İsveç* (K.İrlanda)
Türkiye* (Norveç)

16 Kasım 2007

Klüpten büyük oyuncu


Çok severiz sözleşme imzalamayan, gönderilmek istendiğinde klüp beğenmeyen, kafasına göre antremana çıkmayan oyuncular için bu lafı kullanmayı: "Hiç kimse klüpten büyük değildir!" Kobe Bryant sezon başından beri Lakers'ın hedefleri ile kendi hedeflerinin uyuşmadığını, ayrılmak ve şampiyonluğa oynamak istediğini her fırsatta dile getiriyor. Yani açıkça takasını istiyor. Hâlen maçlara çıkmasına, takımı adına mücadele etmesine rağmen yanındaki takım arkadaşlarının yetersiz olduğunu düşünüyor.

Lakers, eli kolu bağlı, önce Bulls'un Luol Deng'li teklifini değerlendirdi, Kobe "Deng gelecekse ben gitmem" dedi. Şimdi kulislerde Pistons'un Richard Hamilton, Tayshaun Prince, Amir Johnson pakedini sunduğu, takımların anlaştığı, ancak Kobe'nin yine arıza çıkardığı konuşuluyor. Bunların sebebi de Kobe'nin 2004 yazında imzaladığı sözleşmesinde yer alan takas önerilerini reddedebilme opsiyonu. Shaq için arıza çıkaran ve o dönemin en etkili ikilisini bozan Kobe, şimdi iddiasız olmaktan sıkıntılı, üstüne üstlük yanında şampiyonluk tecrübesi olan Chauncey Billups ve Rasheed Wallace gibi iki yıldız ile oynamak bile kesmiyor. Kobe Lakers'tan büyüktür deyip olayı başlıkla ilişkilendirmeyeceğim ama, sanırım kendisi aynen böyle düşünüyor.

Öp amcanın elini

(GettyImages)


Testi kırıldıktan sonra kulak çeksen işe yarar mı?

“I’ve played with people I don’t like. I’ve won with people I don’t like,” Thomas said.

Breh breh breh...

15 Kasım 2007