Barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Haziran 2008

Viaje al paradiso -- 4 -- Rakı yazısı

Ezginin Günlüğü, Galata Köprüsü’nün şarkısını yapmakla hayatlarının en güzel kararını vermiş olabilirler. Peki, ben rakının yazısını yazabilir miyim, bilemiyorum. Bu işin hakkını o kadar da vermiş biri değilim, şüphesiz, daha yaşımız kaç başımız kaç; ama Sarıyer çocuğu sayılırım ve bu işe cennette de mesai harcadım, bu yüzden izin verin de yazayım üç beş satır.

Şöyle başlayayım, cennette bulunduğum süre boyunca, yalnızca üç tane Türk restoranı, kebapçısı, ne derseniz artık karşılaştım. Sayı, şaşırtıcı derecede az; istila edilmeyi bekleyen ılık topraklar. Şaşırtıcı derecede az olan Türk popülasyonuna, pekçoğunun konservatif işletmeciler olması da rakı bulma görevini imkansız hale getirmişti.

Turkish kebap adı altında, pembe membe soslarla, dönerimsi birşey satan, mısırla falan servis eden Nurettin dayı ve adını hatırlamadığım diğer iki işletmeciye de yazıklar olsun; suratlarına söyleyememiştim, arkalarından konuşmuş gibi olayım ve tabii bilumum Hintli’ye ve Paki’ye de.(Pakiye Suda)

Rakının hayatımdaki yeri belirsiz. Uzun zaman tüketmeyince, garip triplere girecek kadar yakın bir dostum değil, en sevdiğim alkollü içecek öte yandan; ancak hangi psikolojiyle aradığımı anlamaya çalışıyorum günler boyunca, Barcelona’da. Şimdi düşününce, en mantıklı sebep, yurttaki “şöyle içerim, böyle içerim” diyen kuzeylilere, “buyur birader, bundan sonra buna konuş” demek için ya da ilk 10-15 gün geçtikten sonra, bir anda alkolik olduklarını iddia etmeye başlayan ve buna içten içe kendilerini de inandırıp, garip garip korkulara kapılmış, bir-iki kıza koklatmak için arıyordum gibi geliyor.

Dediğim gibi umutlar tükeniyordu, etrafta her istediğimizde sorunsuz bir şekilde bulabildiğimiz türlü türlü kafa yapıcı dururken, kendi kendimize garip bir iş çıkarmıştık. Binbir marka ithal viski satan garip dükkanlardan, bilumum büyük alışveriş merkezine kadar her yere girdik çıktık; ama bulamıyorduk. Zaten, diyalogun büyük kısmı rakıyı tanıtmakla geçiyordu, bizi muattap alan kişiye.

Lakini, günlerden bir gün, hem de yağmurlu bir gün, plajda kafayı güzelleştirdikten sonra, marinaya doğru giden sahil şeridinde, tabelasında Türkiye bayrağı olan bir dükkanla karşılaştık. O bloğun tam köşesinde olduğu için, o güne kadar farkedemediğimiz bir yerdi. Şimdi, günahlarını almak istemiyorum; ama A La Istanbul tarzında inanılmaz zırva bir ismi vardı, dükkanın. Umutsuzca sorduk soruyu, Katalan garsona, kızcağız tam olarak anlamadı ne demek istediğimizi; ama kelime tanıdık geldi, Türk’üz mürküz dedik, pasladı arka masada oturan patronun yanına. Mekan sahibi adını hatırlayamadığım Almancı bir abimiz, kendi keyfi için Almanya’da rakı getirtiyor ve olur da satın almak isteyen olur diye 1-2 tane fazla getirtiyor, her seferinde. Abimiz çok güzel tavır almış da oğlunun işi zor, çocukcağız fizik çalışıyordu, masaya oturduğumuzda, tabi hemen özgeçmişimizi sunduk, abiye, nasıl olsa garip bir hak görüyoruz kendimizde ve acayip sorular sormaya başlıyoruz, hiç tanımadığımız kişilere. Çocuk fizikten yirmi sene okusa, yirmi seferinde de çakacak gibiydi, yazık. Bu satırların yazarı da Mat 1’i 2. alışında geçtikten sonra, bir aksilik olmazsa Mat 2’ideki 4. seferini sazla sözle kutlayacak.

Rakının fiyatı çok uçuk değil, 70’lik Yeni Rakı’yı 30 euroya açtı dayı, tabii ki klişe pazarlık sözlerinin belini kırdık, karşılıklı. Mezeler; döner, mısır, marul, soğan, acılı yoğurtlu ve tatlımsı garip soslar, bardaklar deve gibi kola bardakları, vs. Ama rakı bildiğimiz rakı, klişe mode on, tabii ki deniz kokan Sarıyer’de içmekle aynı hazzı vermiyor da Barcelona Marina’da rakı içmenin de tadı bir başkaymış, meğer.

Sonraları çakozladım mevzuyu, meğer sadece içmek için arıyormuşuz yahu, gerisi tatava. İçtik ilk etapta, sonra bir diğerini yurttaki buzdolabına yatırdım kese kağıdı içinde, merak edenlere koklattım, bir iki shot’çı apaçiyi bayılttık, yeri geldi. O kadar.

E tamam da dayı, bu kadar da “off-topic” ileti olmaz ki, hani daha öncekileri bağladın bir şekilde sportif olaylara da, bu ne be diyenler varsa aranızda, ki olması lazım, rakı içmeyi o kadar küçümsemeyin, bence. (wink yok mu, wink?!)

17 Nisan 2008

Viaje al paradiso -- 3 -- Ginga

Yaşıtlarımın büyük bir kısmı gibi ben de bacak kadarlık zamanlarımı sokaklarda geçirdim. Alman kale, 9 aylık, gol atan kaleye, kukalı saklambaç, vs. vs. ne ararsanız var tabii ki. Ben Tugay’ı taklit edip, uzun pas atmaya ne kadar kastıysam, Pikachu’yu taklit eden çocuklara da o kadar üzülüyorum. Ya da emo takılıp, elde şarap ağızda sigara, bir şeye benzediklerini düşünen veletlere de, ben de saçımı en olmadık şekillere soktum da zamanında İtalyan topçulara özendiğimdendir, daha sonra Yeste’dir, Jan Polak’tır. Ancak, yaş ilerlediğinde ve internetle içli dışlı olmaya başladığımda, bütün çabalarıma rağmen kaçırdığım çok şey olduğunu farkettim. Özellikle alternatif kültürlerle ilgi duymaya başladığımda, beni en çok yaralayan şeylerden ikisi grafittilerle dolu bir sahada hiç maç yapmamış olmak, hatta doğru düzgün grafitti görmemekti.

Cenneti ziyaret edenler, mutlaka meşhur Arc de Triomf parkından haberdardır. Girişte resminin çekilmesini hakeden bir yapıyla karşılar ziyaretçilerini ve uçsuz bucaksızdır. Şarapçısı da orada takılır, keşi de ve tabii ki torbacısı da, şıkır şıkır kızlar da aynı yerde güneşlenir çimenlerde, zaman öldürmek için harika bir yerdir. O uçsuz bucaksız parkı sabırla takip ederseniz, pek çok şeyin kafamda daha da kesinleştiği yerle karşılaşırsınız, tam da tarif ettiğim gibi bir futbol sahası. Beton, minyatür kale ve dört bir yanı müthiş eserlerle dolu. Fotoğraf makinesiyle pek arası olmayan biriyim; ancak yanımda taşımadığıma en pişman olduğum günden bahsediyoruz, şu anda.

Takım kurmak çoğu zaman en çetrefilli işlerden biri oldu, hayatım boyunca. Ancak, bizim işimiz çok kolaydı. Eşit sayıda Brezilyalı ve Avrupalı mevcuttu, o anda. Şunu belirteyim, belki de inanılmaz bir tesadüf; ancak top ayağına yakışmayan bir Brezilyalı’yla tanışmadım, seyahatim boyunca. Hemen yanımdaki yatakta, yatarak 50 sektiren mi dersiniz, 1 metreden daha geniş olmayan koridorumuzda maç yapanlar mı, ayak tenisleri mi aman yarabbi. Konuya dönersek, yendik tabii ki Sambacıları, beton çocuğuyuz bir, omuz koyarız iki, abanırız üç, yağmur da kaymayız dört, ıslanınca suratımız asılmaz beş.

Yağmur başladı anlayacağınız gibi, saha terkedildi; ama daha dökememiştik kurtlarımızı. Üstü kapalı bir yer bulup, başladık düşürmemece oynamaya. Alman kaleyi tarif edebilmeyi çok isterdim; ama Ginga filminden fırlamış gibiydik, hepimiz. Uçkurlarının yönünü takip eden bir deste adam topu düşürmemeye çalışıyordu, işte. Arabaların altından yere yatarak top çıkarma, top yola kaçacakken elle çelip, durumu açıklama gibi ritüellerin hiçbirisine acımadık.

Bulunduğumuz alanın hemen yanındaki Dionysos isimli restoranı da defalarca rahatsız ettik. Tzatziki’lerini yiyen masum insanların ayaklarına sürekli top dolaştı, mekan sahibi ne zaman küfürlerle çıksa, “Kalimera” denildi. Kafalar taş tabii, cennetteyiz hâla.

Cennette maç da izlendi, top da tepildi. Metronun içinde pas yapacak kadar çocuğuz hâla, sokaktan geçen kızlara topu yuvarlayıp, “Chica, pas” diyecek kadar da piçiz, icabında. Arc de Triomf’un ıslak çimlerinde röveşataya her kalkışımda, ne kadar doğru bir yerde olduğumu tasdikleyip durdum, ıska geçtiğim her dömi volede de ne kadar güzel bir zamanda doğduğumu; ne eksik, ne fazla.

Daha bacak kadarken top oynadığımız otoparkın, kocaman bir hastane haline getirildiğini gün ve gün takip edebilmiştim, pencereden. Sonraları, apartmanın otoparkına transfer olduk, topumuzu kestiler. Pakistan yapımı, Nike markaydı, yeteri kadar ağlamamıştım. Birgün dizimi parçaladım, annemin gözü doldu tentürdiyot sürerken, ben gülüyordum, dün gibi hatırlıyorum. Eşşeklik etmişim, şimdi o günleri özlüyorum köpek gibi.

11 Nisan 2008

Viaje al paradiso -- 2 -- Merve Terzioglu Andorra Ingiltere

Espanyol’un evi, Montjuic denilen bolgede, hafif tepede. Mac icin ulkeye akin etmesi beklenen Ingilizlerin sayisi, Andorra’nin nufusuyla kaydadeger bicimde oranlandirilabilecek duzeyde oldugundan, Ingilizlerle mac izleme sansina da eristim, bu seyahatim sirasinda. Hayal ettigim seylerden bir digerini daha sundu Barcelona, bana. Bosuna cennet demiyorum, adina.

Cennet demisken, kisa bir not duseyim: Guncel haberleri buraya gunu gunune dusecek kadar motivasyon ya da azme sahip bir grup degiliz; ancak bu haberi gecmek boynumun borcu. Turkiye rekortmeni, henuz 87’li, gencecik Merve Terzioglu’nu Amerika’da kaybettik. Bir sekilde tanisikligimin oldugu insanlarin pisi pisine oluyor olmasi sinirimi bozuyor; ancak beni daha da uzen, senelerdir ne yaptigiyla ilgili en ufak bir fikrim olmayan bir insanin, tam da niye fikrim olmadigini sorgulamaya basladigim bu donemde aramizdan ayrilmis olmasi.Mekaninin cennet oldugundan eminim. Basimiz sagolsun.

Olimpiyat Stadi’na cikarken, Placa Espanya’nin onunden kalkan otobusleri kullanabilirsiniz, yurumek de cok zahmetli bir is degil; ancak Ingilizler varsa isin icinde, binin otobuse. Tezahuratlarla pek bir eglenceli baslayan otobus yolculugu ki, bes bilemediniz alti dakikalik bir yolculuk, birkac kisinin uzerimdeki Galatasaray formasindan killanmasi dolayisiyla tatsiz bir hal almak uzereydi. Leeds’li oldugunu kisa zaman icinde ogrenecegim adamlarla biraz laf dalasina girdim, Ingiliz aksanlarina laf yetistiremedigim icin bir takim kufurleri cevaplandiramadim; ancak sarhos bir Ingiliz de, kafasi guzel Afrikalı bir serseri de Turkiye pasaportundan korkar, bunu delikanlilik safsatasi olarak algilamayin; hakikaten bu is boyle. (Ayni pasaport bambaska konularda cok sorun cikartir, o is de oyle.)

Yaninizda Ingiltere 11’inden 5-6 oyuncuyu sektirebilecek derecede bir futbol bilgisine sahip bir Brezilyali ya da butun serserilik gecmisine ragmen, kusursuz bir duzenden gelen Norvecli bir arkadasiniz varsa, biletlerinizin uzerinde farkli giris kapilari, farkli koltuk numaralari vs. yaziyorken sazi elinize almalisiniz. Babamin omuzlarinda gittigim ilk Petrolofisi macindan itibaren, hicbir hal ve sartta biletimde yazan yere oturmadim, kimse bana “kardesim ne ayaksin” demedi ve ben de hicbir zaman bunu talep etmedim. Stada girmek ya da oturacak bir yer bulmak, arkadaslarimin dusundugunden cok daha kolay oldu, sanki 1 milyon tane varmis gibi gozuken sarhos Ingiliz guruhuna ragmen.

Ingilizlerin alkol kullanimiyla bir alip veremedigim yok; Liverpool ya da Who the fuck are Man United icin buraya geldiklerinde de ayni mekanlarda bulunmuslugum, bahsettigim mactan bir gece once Las Ramblas’da bagira cagira kadeh tokusturmuslugum vardir. Ancak, ben periyodik olarak her maca kor kutuk sarhos olarak gitmeye karsiyim. Sonucu asagi yukari belli Andorra macina verdikleri bilet parasi yerine, sehirdeki en sik pub’a oturup yaklasik 6-7 tane daha bira yuvarlayabilir ve maci da seyredebilirler. Bir gun birisinin bunu dillendirmesi lazim.

Macla ilgili soylenecek pek bir sey yok, Ingilizler ne zaman vites arttirsa rakip kalede tehlike yaratmayi becerdiler, Andorra birtakim temel özelliklerden yoksun; ancak kisitli potansiyele ragmen bazi surpriz sonuclar almaya basladilar, eleme gruplarinda.

Olimpiyat Stadi; en ufak bir mimari etkileyiciligi olmayan, buyuklugunden baska ovunulecek bir yani olmayan bir tas yigini ve sehre pek yakismiyor; ancak Espanyol’a cok yakisiyor, ev sahibi avantajini tam olarak kullanmalarina izin vermese de sehre bu kadar zit bir mimari yapida ikamet etmek, Espanyol’un aykiri durusuna cuk oturuyor, bence. Iletmem gereken bir diger not da daha once mac izledigim diger Olimpiyat Stadi gibi Montjuic’teki de inanilmaz ruzgar aliyor. Birgun yolu dusecekler, hazirlikli gitsinler.


Donus yolunda, metroda inanilmaz bir kalabalik vardi. Yine pasaportunuzun sizi ister istemez on plana cikaracagi durumlardan biri. Sami Yen’deki her mac cikisi ayni seyi yasayan biri olarak, yine zorluk yasamadigim alanlardan biri oldu, metroya ulasmak. Isin sirri dirsekleri kullanmak da.

Ingilizlerle mac izlemek tam da hayal ettigim gibi degildi. Mac cok yavandi ve one cikan tezahuratlar duyabilmek icin yeterli kalabalik da yoktu. Mactan aklimda kalan tek tezahuratla bitireyim, umarim Capello’ya yardimci olabilirim.

One David Beckham
There is only one David Beckham
One David Beeeckham
There is only one David Beckham

10 Nisan 2008

Viaje al paradiso -- 1 -- Barcelona Tarragona

Blog kusursuz gidiyor, bizim tembelligimiz disinda. Ancak, kendimi bir turlu spor yazarligina yeniden adapte edemedim, aylardir. Ne zaman klavyenin basina otursam, tek yaptigim bahane uretip, basindan kalkmaya calismakti. Ama bir yandan da buradaki arkadaslarima hayatimin pek cok yerinde borclu hissettim kendimi ve en azindan birseyler yazmam gerektigini dusundum. Olum, ask, seks gibi konular icermedigi surece, kisisel seyler yazmaktan ne kadar zevk aldigimi herkes bilir, beni daha onceden sagdan soldan takip eden.

Gectigimiz sene bu gunlerde Barcelona'daydim. Bir bucuk ay ikamet ettigim bu sehirde "L'Auberge Espagnole" hayati yasadim, bir nevi ve anlatilacak hikayelerle doluyum. Aklima geldikce yazmayi dusunuyorum bunlari, tabii ki biraz abartarak, absurdlestirerek.

Barcelona'daki ilk pazarim; pazar gununun bu kadar "tatil" olabilecegi fikriyle ilk o gun tanistim. Daha once farkli sebeplerle pek cok kez yurtdisina ciktim; ancak kafam yerinde ve tek basima ilk uzun sureli seyahatimdeydim. Yaninda kaldigim hanimefendi, her ne kadar cok hos sohbet bir insan olsa da surekli bagirarak konusmasi yuzunden henuz kanim isinmamisti kendisine ve zaten yildizimiz da bir turlu barismayacakti. Televizyonda belki bir klip, belki ikinci ligden falan bir mac yakalarim umuduyla zap yaparken, su anda adini hatirlayamadigim bir kanalda Gimnastic Tarragona takiminin amblemini tasiyan dev bir atki gordum, daha sonra, henuz olmayan Ispanyolcamla, devasa bir atki yaptirildigini ve o aksamki macin solen havasinda gececegini vs. anlatan bir haberle karsilastim.

Eminim, Avrupa'nin pek cok yerinde oyledir; Barcelona'da cumartesi geceleri gereginden fazla alkol tuketmelisiniz, cunku pazar gunleri ne kadar gec kalkabilirseniz o kadar kardir, sizin icin. Ben, alkol tuketimiyle ilgili bir problem yasadigimi dusunmuyorum; ancak istikrarli bir uyku tempom, ne yazik ki yoktur. Yani, bir gun aksam ustu 4'te uyansam bile gece 12'de uykum gelebilecek kadar cok uykucuysam, baska bir zaman da istem disi 40 saat, 45 saat ayakta durabilirim.

Kararimi vermistim, Tarragona'ya gidecektim. Zaten, Ispanya'ya gelmeden once, ulkeler cografyasi hastaligim sayesinde, sehrin asagi yukari 100-150 km uzaklikta oldugunu tahmin ediyordum. Hemen, bu noktada henuz 3-5 kelime Ispanyolcayla bu yolculugu kalkismayi dusunenleriniz varsa uyarayim; Barcelona'nin icindeki Tarragona isimli semti, bu sehirle karistirmayin. Tren istasyonuna vardim ve acayip karisik katalogdan, dogru saati, peronu, vs. bulmaya calistim. Pazar gunu aksamustu olmasina istinaden, inanilmaz bir sira vardi gisede ve giseci manita da pek tabii ki Ingilizce bilmiyordu. Istemek fiilinin, cekimini falan pek onemsemeden, Tarragona kelimesiyle bir araya getirdim ve elimdeki katalogdan saati gosterdim ve istedigim bilete kavustum. Yalniz, soyle bir problemim vardi; trenin Tarragona'ya varis saati (yaklasik 1 saat 10 dakka, bu arada yol...) macin bitim saatinden 15 dakika sonraydi.

Tren yolculugu kanserdi, pek tabii ki, bilmiyorum bunu bir tek ben mi yasiyorum; ancak trenlerde durak kacirmaktan cok korkuyorum ve ilk birkac binisimde cok diken ustunde oluyorum. Isin komik yani, Tarragona bindigim trenin son duragi idi, yani yanlis yapma ihtimalimi tamamen ortadan kaldirmis Renfe yetkilileri; ama fark etmez yine de biraz gerginlik iyidir, bu tip durumlarda.

Tarragona'ya vardim ve gidenler varsa, dogrulayacaklardir, tren istasyonun oldugu yer inanilmaz ferah bir yerdi. Zaten, oranin o kadar rahat ve genis olmasi butun gerginligimi aldi. Hemen, ilk gordugum acik dukkana girdim ve "istemek", "satin almak" ve "atki" kelimeleri bir araya getirdim, bekledigim cevap olan "pazar gunu acik yer yoktur"'u aldim. Ancak, bu kez biraz daha ustaca, stadi gosterdim duvardaki haritadan ve istedigimi alip ayrildim, pizzacidan, bir harita. (Gitmeden once sinek kaydi tras olmustum ve bunun cok yardimi olmustur, ilk 5-10 gunumde, kime ne sorsam, bir yardimseverlik, bir yardimseverlik, anlatamam...)

Bu arada, pizzacida herkes suratini asmisti ki daha sonra anlayacagim gibi Gimnastic maci kaybetmis ve ligin dibine hepten oturmustu. Surpriz sekilde Primera'ya cikan takim mantiklica yapilandirilamamisti ve sonunculuk, sezon oncesinde on gorulen bir seydi. Zaten, iyiden iyiye ekonomilerin ucup gittigi, elit takimlarla, vasat takimlar arasindaki farkin iyiden iyiye arttigi, iyi takimlarin da elit takim olma yolunda gitmektense, vasatliga dogru yaklasmakta israrci oldugu Primera'da ne su andaki Valladolid gibi "ust lig oynama" tecrubeleri vardi ne de umut vaat eden bir iskeletleri. En onemli transferlerinin Portillo oldugunu soylersem, birtakim seyleri netlestirmis olurum, sanirim. Kusursuz bir altyapi egitimine sahip olmasina ragmen, Portillo "journeyman" kimligiyle, asla ve asla ufak bir takimla varolma mucadelesine liderlik edecek tarzda bir adam degildi; Gimnastic dogru transferleri yapamadi ve kalite olarak, azami seviyenin cok altindaydi.


Yaklasik, 20 dakikada stadin yakinlarina yurudum, her yer Gimnastic taraftarlariyla doluydu; ancak o gun tanimadigim cok fazla muhattap oldugumdan, abuk sabuk sorular sorma hakkimi doldurdugumu dusunup, kimseye satasmadan kulagimda muzik, kafam onumde yurumeye devam ettim. Stada ulastim, kafamdaki dusunce, staddaki magazanin, pazar gununde olsak da mac gunu olmasi dolayisiyla acik olmasi gerektigiydi. Ancak, mac biteli asagi yukari yarim saat olmasina ragmen, magaza kapaliydi. O anda, icinde bulundugum hayal kirikligini anlatamam. Tabii ki, ilk aradigim sey bir sigara oldu ve yakinda bir tas bulup, coktum kaldim. O sirada, stadin etrafinda bir takim arkadas gruplari, bira icip maci tartisiyorlardi, bagira bagira. Elimde sigara pakedini goren bir adam, yanima yaklasti ve "sigariyyo" kelimesini iceren bir cumle soyledi, pakedi uzattim, belli ki saracak bir adam ariyordu, birseyler daha dedi. Ispanyol olmadigimi ve Ispanyolca bilmedigimi soyledim, bu kez Ingilizce. Orada ne aradigimi sordu, bu kez Ingilizce, ben de yukarida yazanlari anlattim, Barcelona'dan buraya sirf canim sikildigi icin geldigimi ve mumkun olsaydi atki falan almayi dusundugumu anlattim ve herif sok oldu. Pasaportumu gosterip, Turk oldugumu soyleyince, herif iyice dumur oldu ve arkadas grubuna seslendi. Onlar da geldiler ve hepsi az cok Ingilizce konusabilen bu Katalan grup (Carmen, Joan, Santi ve 2 kisi daha, isimlerini hatirlayamadim.), stadin hemen arkasinda bir pub'a gitmeyi teklif etti.

Sigara bir kez daha hayat kurtardi anlayacaginiz, su siralar da yapmakta oldugu gibi. Gimnastic isminde bir pub'daydim (bu ismin de devami vardi, yine tam olarak hatirlayamadigim.), (daha dogrusu, tabierna demek daha dogru olur, meyhane gibi birsey iste.) birkac dakika sonra. Butun duvarlari Gimnastic'in onemli oyuncularinin resimleriyle dolu, herkesin uzerinde forma, atki, vs. bulunan, her yas grubundan insanin bulundugu; ama kahkahanin, biranin vs. bu durumdan asla etkilenmedigi nefis bir yerdi. Insanlar, sirf yaptigim sey onlari bir sekilde gururlandirdigi icin, benimle cok ilgilendiler, surekli bir seyler anlatan insanlar vardi, Gimnastic tezahuratlari ogrettiler; ancak herkes yeterince sarhos oldugu icin agzimi oynatarak atlatabildim, o tip durumlari.



Ayrilma zamani gelmisti, daha ikinci haftadan ders kacirmak istemiyordum dil kursunda ve yaninda kaldigim Lorena ve ev arkadasim Fernando'ya tatmin edici bir aciklama yapmamistim, evden cikarken, daha ilk haftadan mimlenmek istemiyordum evde. Arabayla otobus istasyonuna kadar birakti Gimnastic taraftarlari, sagolsunlar. Barcelona'ya bir otobus daha vardi saat 12'den sonra, tren bileti alirken kullandigim taktikle biletimi aldim ve beklemeye basladim. Ancak, Harem, Esenler gibi tecrubeleri olanlar icin hem cok kolay; ama ayni zamanda cok da zor Ispanya'da sehirlerarasi otobus isi. (Ileride, nasil bu kadar kolayca genellestirebildigim konusunda bir ornek daha veririm.) Bir kere gecenin o saati olmasi ve Tarragona ufak bir sehir olmasina ragmen, inanilmaz tenhaydi peronlarin oldugu bolge ki toplam 7 ya da 8 peron vardi. Ben de otobusun gelecegi perona oturup beklemeye basladim. Bu kez cok buyuk bir hazla sigarami cikarirken pakedinden, inanilmaz sarhos bir herif yanima geldi ve oturdu.

Sigara bir kez daha mahvedecekti hayatimi, sarhos Polonyali Maciej (bunun gibi birseydi...) akrabalarini karsilamak icin otogardaydı ve bir dal sigara rica etti; ancak su tipsiz adini bile hatirlayabildigime gore gereginden fazla muhabbet ettik. Zaten, bir noktadan sonra herif surekli 1'den 5'e kadar sayiyordu Turkce, hemen ardindan Tuborg, Raki, Kebap diyip tekrar 1'e donuyordu. Otobusumun saati geceli birkac dakika olmustu; ancak biletin uzerinde yazan perona henuz bir otobus gelmemisti ve Polonyali dostuma da onaylattigim uzere, dogru yerde bekliyorduk; kanimdaki alkol, gecirdigim gunden aldigim haz, iste o biraz olmasi iyidir dedigim stresi hepten alip goturmustu. Daha sonra, garip bir karambol oldu, bu herifin bekledigi otobus geldi ve asagi birtakim sarisin tipler dokuldu, Maciej sevincten havalara ucustu, akrabalarini karsiladi vs. bu sirada yandaki perona bir otobus geldi ve abartmiyorum 5-10 saniye durdu, muavin kafayi disari uzatip geri cekti ve otobus otogardan ayrildi. Ben bu olayi takip ederken ve hafif hafif killanmaya baslamisken, Polonyali kafile de Maciej'in arabasina dolusup mekandan ayrildi ve bir anda tek basima kaldim Tarragona otogarinda ve kisa zaman icinde anlayacagim uzere, o karambolde Barcelona'ya giden son otobusu kacirdim. Birkac saat daha oturup, San Sebastian'a gidecek otobusle sansimi deneyebilirdim; ama sacma olurdu takdir edersiniz ki.

Karambol sirasinda geldigini soyledigim otobus, daha sonradan anlayacagim uzere binmem gereken otobusmus; ancak nasil olsa her yer bos oldugu icin girmesi gereken peron yerine bir yanindakine girmis ve muavin efendi zahmet edip de "Barcelona" diye bagiramamis.

Cok az bildigim bir ulkede, hic bilmedigim bir sehirde yalnizdim ve saat 2'ye yaklasiyordu. Sabah ilk tren 7'de oldugundan, oldurmem gereken kocaman bir 5 saat vardi, onumde. Tahmin edebileceginiz gibi pek bir gece hayati goremedim ben Tarragona'da, ufak biraevleri vardi acik olarak, bir tanesine girdim. Ispanya'daki henuz ilk haftam oldugu icin, yanimda goturdugum nakit parayla idare ediyordum, kredi karti kullanimina pek girmemistim. Ancak, yanimda pek bir para yoktu ve bozuntuya vermemeye calissam da iyice killanmaya baslamistim, gun boyunca basima gelenlerden. Barmen kiza, yalvar yakar kabul ettirdim kredi karti ile odemeyi. (Ilk basta ayak yapmisti, minimum su kadar tutarin ustunde kredi karti ile odeyebilirsin falan diye.) "Por favor" dunyanin en onemli kelimesi, gerekli kedi ifadesi de yakalandigi takdirde pek cok kapiyi aciyor. Konsept bir bardi ve Avrupa'nin bilumum unlu bira markalarini satiyorlardi sadece, once musluktan bir bardak doldurttum, sonra iki de Guinness yuvarladim; ancak zaman ilerlemiyordu ve herkes cikmisti bardan, bari kapatmalari icin beni bekleniyordu iki kiz da. Baskiya daha cok dayanamadim ve elimde bir siseyle tekrar otogar tarafina yurumeye basladim. Sigaram artik bitmisti dogal olarak ve o saatte sigara satan bir yer bulmanin cok zor olacagini daha ucakta ogretiyorlar, zaten.

Hala daha en az 3,5 saate ihtiyacim vardi, yarin sabah icin yonleri karistirmak da istemedigimden otogarin onundeki bankta takilmaya karar verdim. (Otogarin oldugu caddeden dumduz yuruyup, sonundaki heykelimsiden asagiya dogru devam edince tren istasyonuna cikiliyor.) Bu isin bankta oturarak hallolmayacagi cok acikti, tesadufun boylesi, hemen arkamda, otogarin yaninda hayvan gibi bir otel vardi. Cok fahis bir fiyat odeyecegimi bile bile gittim resepsiyona, gerekli islemleri yaptim ve 50 euro'cuk afedersiniz domalarak, maksimum 3 saat gecirmeyi planladigim odama giris yaptim. Rastgele, evlerin kapilarini calip saati 16 kusur euroya kalmak istedigimi soylesem, sadece yatakla gecistirmeyecek bir ev sahibi bile bulabilirdim, cok buyuk ihtimalle.

Sabah, uyandirma servisi abidik gubidik birseyler soyledi; ancak otel hakkaten cok kaliteliydi. Hayatimda, daha iyi bir uyandirma servisi gormedim. Henuz, uyku sersemi adamin dedigi seyleri dinleyip, sonundaki soruya cevap vermek zorundasiniz. Yoksa, israrla aramaya devam ediyorlar. Ilk telefonu, suratlarina kapadim, ne de olsa beni uyandirin demistim; onlar da basarmislardi. Ancak, kisa sure icinde bir daha telefon caldi, bu kez sonuna kadar dinleyip, "tamam" falan dedim Ispanyolca. Bir daha caldi telefon, bu kez Turkce bir kufurle actim, yine sonuna kadar kulagimda durdu ve son cumlede dehsete kapildim. Hakkaten, abartmiyorum, adam en son cumlede "Adiniz ne" diyor ve dogru cevabi alamazsa da aramaya devam ediyor. Helal olsun arkadas, bundan daha iyi bir uyandirma servisi olamaz.

Ilk trene sorunsuz yetistim ve saat 8 bucuk gibi eve girdim, henuz kahvalti hazirligi baslamamisti, cay yaptim ve Kazancakis'in Zorba'sini okumaya devam ettim, odamda.

Donup bakinca, asla pisman olmadigim gunlerden biriydi, bana yuklu bir miktara patlamis olsa da. Ancak, imrenen olduysa hemen belirteyim; sehrin en unlu alisveris merkezi Corte D'Ingles'in en ust katinda, zaten Primera'da oynayan butun takimlarin 3. formalarina kadar her cesit formasi, her size'da adam icin satiliyor. Bunu bilip gidin de, daha sonra formalari gorunce, dumur olmayin.