verde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
verde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2010

Looking for Eric


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric'le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric'i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, "ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım" diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach'un en önemliği özelliği, sinema jargonunda "ordinary people" olarak yer alan, Türkçe'ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach'un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop'u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto'da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona'yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona'yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona'nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop'un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop'u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric'i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric' e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona'nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop'un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach'a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona'nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane'ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop'a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona'nın yaratıcı ruhu, hem de Loach'un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop'un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

24 Aralık 2009

Dark side of the ball



Öyle pis sakatlıkları göstermeye, izlemeye, izletmeye meraklı birisi değilim. Bunu sadece "ulan basketbolcular da güzel takılıyolar ha!" diye düşünen arkadaşlar için koyuyorum.

22 Aralık 2009

Serbest çağrışım


Oğuz, temiz kalpli, genç, üniversite mezunu ve işsiz bir delikanlıdır. Üç yıldır birlikte olduğu Naz ile evlenmeye karar verir. Ancak Naz’ın babası Cemal Bey, saplantılı bir biçimde kızını milli formayı giyen birisine vermeye and içmiştir. Çaresizlik içinde kalan Oğuz, sporcu olmanın yollarını aramaya başlar, başarısız denemelerin ardından tam umudunu yitirmeye başladığı anda televizyonda hiç bilmediği bir spor dalı görür; “curling”. Oğuz ve çocukluk arkadaşları curling takımı kurarak kimsenin bilmediği bu spor ile kolay yoldan Milli Sporcu olmaya karar verirler.

Gideyim de bir Cool Runnings izleyeyim.

21 Aralık 2009

Sürpriz mi?


Rubin gerçekten Inter’i grubun dışına itebilecek, Barcelona’dan 4 puan alabilecek bir takım mıydı? Dinamo ve Rubin’in iki ağır toptan toplam dokuz puan çalması bir sürpriz miydi, yoksa bu grup dengeli ve zor muydu?

Bana göre her ikisinden de biraz var. Rubin’in bu grupta iki maçını izledim. Biri Barcelona’ya, biri Dinamo Kiev’e karşıydı. İki maçın arasındaki en belirgin fark, Barcelona karşısında rakibin kazanma açlığından faydalanmaları, Kiev’e karşı ise kendi kazanma açlıkları içinde kaybolmalarıydı. Daha teknik açıklamak gerekirse, çok fazla çıkmayan bir defans kurguları var, Semak bu defansa olabildiğince yakın oynuyor ve her ne kadar savunma görevleri daha belirgin olsa da, hücum alanındaki Dominguez ve Gökdeniz/Boukharov ikilisine topları o taşıyor. Savunma yapmayı iyi biliyorlar ve Dominguez’in liderliğinde yakaladıkları boş alanları iyi kullanıyorlar. Normal şartlarda kullanması tercih edilen diziliş, en önde deplasmanlarda hızlı Gökdeniz’i, içeride ise boğa kuvvetindeki Boukharov’u konumlamak ve arkasına Dominguez ile bir köprü kurmaktır. Kurban hoca en öne Dominguez’i koyuyor ve Roma’nın 4-6-0’ı gibi olmasa da, oyunu yönlendiren oyuncunun en uçta olmasının esas olduğu bir hücum planı içinde. Semak’ın da zaman zaman defansın arasına sızıp oradan topu taşıdığını hesaba katarsak, uç noktalar arasındaki bağlantıların Rubin’in başarısında kilit rol oynadığını söylemek yanlış olmaz.

Bu takım içeride Barcelona’ya pozisyon vermezken, Dinamo Kiev’e karşı da pozisyon bulamadı. Bunun ilginç olmadığını düşünüyorum zira CL’de karakteriniz dışına çıktığınızda genelde başarısız olursunuz. Nitekim son haftada Inter deplasmanına çıktılar ve gruptan çıkmak için bu maçı kazanmak zorunda olduklarını duyduğumda kaybedeceklerini düşündüm. Inter de, Barcelona da iş başa düşünce kazandılar, hele Inter’in Kiev deplasmanındaki galibiyeti grubun gidişatı için bir mesaj niteliğindeydi, 85’te 1-0 mağlup olduklarını düşününce.


Kiev’in elde ettiği puanlar, Rubin’in aksine kadro kalitesinden kaynaklanıyordu. Forvette Ukrayna’nın şu andaki en iyi forveti Milevskiy ile birleşen Shevchenko. Orta sahanın ortasında defansif görevleri hayli yüksek olan Vukojevic ve Mykhalik, ki ikisi de top kullanma becerisine sahip. Defansta yine ayağına top uyan isimlerden Almeida ve Yussuf. Kanatlarda Magrao-Yarmolenko, beklerde eski orta sahalardan Eremenko ve Betao. Diano Kiev, bu kadroyu korumayı başardığı takdirde hem Shakhtar’ın hali hazırda çatırdamaya başlayan Güney Amerika egemenliğini bozar, hem de yakın bir gelecekte CL’de tur atlar.

Barcelona’ya çok fazla dokunmak istemiyorum. Ne kadar iyi bir takım olduğunu biliyoruz ve kimle oynarlarsa, ne kadar sertlik görürlerse görsünler, kendi iyi oldukları şeyleri yapmayı başarabiliyorlar, olmadı Messi Kiev maçındaki gibi ortaya giriyor ve oradan çözüyorlar işi. Ekstradan dayatılan kupalar sonucunda lige de, CL’ye de yavaş girdikleri ortada ama Inter galibiyeti bu turda onlar için referans alınacak maçtır.


Inter’in de alması gereken çok yol olduğunu ve Mourinho’nun elinde istediği gibi şekillendirebileceği bir kadro olmadığını düşünüyorum. Mücadele gücü, orta saha baskısı gibi öğeler Stankovic dışında pek yok. Forvette Milito, Eto’nun da verimini azaltan bir yavaşlıkta. Daha fazla Balotelli görmeliyiz gibime geliyor ama Mourinho ondan daha iyi bir bitirici olan Milito’yu tercih ediyor, orta sahasına uyumlu bir forvet hattı yaratmak için. Tahmin ediyorum ki, Mourinho bütün bilgisini ve hünerini Chelsea serisinde gösterecek ve geçemediği takdirde Inter’den ayrılacaktır. Çünkü bu kadronun günümüz temposuna uymak için değiştirmesi gereken çok parça var.

20 Aralık 2009

Ölüm grubu!


Man Utd, CSKA Moskova ve Wolfsburg. Yaklaşık 20 sezondur oynanan Şampiyonlar Ligi’nde bu tip grupların hangi takımlara, ne şekilde fayda ya da zarar sağladığı bilinmektedir, istisnaî durumlar dışında da alternatifini görmek zordur. Bir taraftarın da, teknik direktörün de aynı açıdan bakıp, gördüklerini iyi özümsemesi ve göremediklerini de aynı resme farklı açılardan bakarak görmek gereklidir.

Beşiktaş’ın ve o kalibrede yer alan diğer takımların en sevdiği grup tipi bu olmalıdır: grubu domine edecek ve maç seçme lüksüne sahip olacak bir ağır top, arkasından tercih edilebilir bir ikinci torba takımı ve son (yahut üçüncü) torbadan birinci torba dışındakiler ile çarpışan, birinci torbadan puan alma potansiyeli taşıyan bir son torba takımı. Wolfsburg belki son torbadan beklenen profili karşılamıyor, fazla güçlü kalıyordu ancak onların da neredeyse tüm kadrosu (tümü de olabilir, bilgi sahibi yorumda paylaşsın) CL bâkiri isimlerden oluşuyordu, geri kalan tercihlerden Standard ve Unirea sadece Beşiktaş’tan puan alarak bütün umutları tüketebilirdi.

Bu grup öncesinde ben kağıdı kalemi elime alsam, ilk puanı içeride birinci torba takımına karşı yazarım. Beşiktaş bu maçı ilk haftada oynadı ve bu da bir avantajdı, henüz form tutma trendine girmemiş, bu maçta puan kaybetme lüksünü göze alabilecek, en önemli oyuncusunu kaybetmiş ve oyun düzeninde beklenilenin biraz dışına çıkmak durumunda kalmış, kısacası 3. ya da (planların yolunda gitmesi ve grubun yakın puanlarla devam etmesi halinde) 6. Hafta oynanacak bir maçtan daha elverişliydi. Beşiktaş bana göre doğrusunu yapıp bol kademeli, orta sahayı ele geçirmeye çalışan defansif bir kurguyla oynadı, puana da fazlasıyla yaklaştı. Sonrasındaki fikstür daha zordu artık, dış sahada asıl rakiplere karşı iki maç ve sonrasında muhtemelen kazanmanın zorunluluk olacağı iç saha maçları.


Bu tabloda Wolfsburg deplasmanında alınan bir puan başarıydı belki, ama Beşiktaş’ın gruptan çıkmasını sağlayacak ofansif kurgudan yoksun olduğu aşikârdı ve takım henüz deneme bile yapmamıştı. Bu noktada Mustafa Denizli’nin açıklamalarını yanlış buldum ve sonraki maçlara etki ettiğini düşünüyorum. Wolfsburg karşısında oyuncuların üzerindeki baskı elden geldiğince alınmalıydı ama o bu baskının üzerine yük bindirdi. Belki gerçekçi olan Euro Cup hedefi düşünüldüğünde beraberliğin makul olabileceği bir maçtı ama öyle olmadı. Beşiktaş ilk kez denediği hücum ağırlıklı futbolda bocaladı, Denizli yanlış hamleleriyle tuz-biber ekti, sonuç Türk futbolunun alışkın olduğu kötü bir mağlubiyet…

Sonrasında gruptan çıkma şansları kadar, Euro Cup ihtimali de zorlaşmıştı, Man Utd galibiyeti de bu durumu değiştirmedi CSKA’nın çıkışı sonrası. Son maçta, maç 1-1 olduktan sonra oyuncuların ve taraftarın düştüğü psikolojik girdabın, bir puan ve biraz para kazanma ihtimali varken ve gol de atılmışken bütün direncin kırılmasının sorumlusu Mustafa Denizli.

Wolfsburg bana en başından beri daha iyi gözüküyordu Man Utd dışındakiler arasında. İlk maçı kazanıp, ikinci maçta kırmızılara diş bileyince daha net gözüküyordu bu. Onların hatası içeride Beşiktaş’a puan kaybetmek oldu, ama o puanı kazansalardı İnönü’de bu kadar rahat kazanabilirler miydi? Burada CSKA’nın hakkıymış demek gerekiyor. Onlar fikstür avantajını değerlendirdiler, ara maçlarda Man Utd’dan puan aldılar ve başardılar. CL’de de gruptan çıkmak bu kadar kolay aslında, resmin içinde kaybolmamak ve CL’yi de her sezon oynadıkları bir lig gibi değerlendirebilmeyi bilmeleri gerekir teknik direktörlerin. Denizli’nin hatası da bu belki de, yoksa 12 maçta sadece bir galibiyet alabilmiş olmasının açıklaması yok.

18 Aralık 2009

Esintiler


Şampiyonlar Ligi ikinci tur kuraları bugün itibarıyla çekildi. Grupların hemen ardından iki maçlık eleme oynanma fikri alındığından beri hem maç yoğunluğunu, hem sürpriz ihtimalini hem de ulusal liglerin üzerindeki tartışmasız egemenliğini kaybettiğini düşündüğüm organizasyonda son 2-3 senedir olduğu gibi yine favori takımlar birbiriyle eşleşmiş, ikinci tura yakışmayan bazı müsabakaların tarihi atılmış. Bu sezon, önceki iki sezona göre teğet geçmiş sayılırız CL’yi, üvey evlat muamelesi yaptık (hangi organizasyona yapmadık ki?). Bu sebeple, ikinci tur kuralarına, ilk turu ve geçmiş sezonları kapsayan ufak bir yazı dizisiyle karşılayalım diyorum. Zaten Alp hocam uzun süredir makarasını yaptığımız, UEFA’nın desteğiyle makaradan komplo teorisine dönen, artık teoriden de çıktığına inandığım bir şekilde Mourinho baba kucağına verilmiş, o yazının ardını toplayıp önünü düzelterek devam etmek iyi olur.

Birinci turda pek çok sürpriz oldu, kim hangisine sürpriz der onu bilemeyiz -zira “ben demiştim” furyasının başını alıp gittiği bir dönemden geçiyor Türk medyası, herkes her sonucu tahmin etmiş; Rubin aslında zaten bu ışığı veriyormuş, Bordeaux konusunda geçtiğimiz sezon Galatasaray eşleşmesi öncesi-sonrası yorumların takıldığı çarklara ben dokunmuyorum bile, hele “İtalyanların deyimiyle invincibile” adledilen Barcelona’nın yaşadığı tökezlemeyi normal bulanlar? Ben en az sürprizden en çoğa doğru gideceğim, o sebeple önce G-H grupları.

Bu Arsenal ve Sevilla görece en kolay grupları çekmişlerdi, sürpriz ihtimali sıfıra yakındı zira hem topçular, hem artistler çok tempolu ve atak oynayan, fizik gücü üst düzeyde oyunculardan kurulu ve ikisi de zayıf takımlara karşı rahatlıkla fark yaratabilecek düzeyde kadro istikrarına sahipler. Bu iki takımı ancak defansif kurgusu oturmuş, orta sahanın hücuma yakın bölgesinde top kazanabilen ve bu topları da –bu iki takımın top kaybı sonrası yaptığı- rüzgar baskıyı dindirebilecek pas yüzdesine sahip takımlar durdurabilir ki o takımlar da bunu yaparken pek zorluk çekmiyorlar, son iki sezondur. Bu iki grubun da ikinci torba takımının nasıl o torbaya girdiklerini anlamış değilim, organizasyondaki “şampiyon takım sayısının artırılması” sonucu olsa gerek; ancak bir tarafa bakıyorsun Inter ya da Real Madrid, öbür tarafa bakıyorsun bunlar, garip oluyor, hâliyle.


C, D ve F’de ilk iki torba takımları çıktı, C’de Milan’ın Zürih’e 5 puan kaybedip Real’i deplasmanda yenmesi klasikler arasına girer diye düşünüyorum. Şu kadro, Milan’ın posası sayılabilir, Ancelotti’nin beş sezonda üç final oynattığı Milan’ın ideal 11’inden Nesta-Dida yanında orta saha komple aynı desek abartmış olmayız, Real maçını kazanan Pirlo-Ambrosini-Seedorf orta sahasını görünce. Milan hakkında söylenecek en net yorum, Pato’nun transferi sırasında anlatıldığı kadar efsane bir golcü olmadığı ama orta sahanın tıkırında olduğu sert maçlarda kendini kenarlarda kaybedip etkili olabilen şık bir son vuruşçu olduğu. Adam ceza sahasının sağı, solu, gelişine-gidişine affetmiyor yakaladı mı. Ona rağmen, Ronaldinho ne kadar oynarsa o kadar gidecek bir takım görünümünde Milan, dişlek kardeşim pas hatalarını azaltıp rolüne daha bir adapte olmuş gibi. Real için de fikirlerimi şurada aktarmıştım. CL’de olmasa da, İspanyol liginde görüyoruz ki Los Galacticos gibi değil, dirençli ve rakibini rahatsız eden bir takım gibi oynamak istiyorlar, en azından Pellegrina(!) bunu istiyor, Ronaldo şimdilik uslu çocuk, Kaka’yı zaten bilirsiniz. Raul sevdası hafiften törpülenmiş gibi, takım içinde yaptıkları haltlar ortaya çıktıkça hafiften Raul ve Guti’nin koğuş ağası günleri bitecek gibi. Marsilya’nın orta sahası güzel, kaşar da bir takım kurdular ve ne yalan söyleyeyim bu grup çıkınca onlar için üzüldüm, fazla uzun ömürlü bir takım değil gibi geliyor bana, bir yandan da, daha kolay bir gruptan çıkmaları işten değildi.


D’de Chelsea tabiri caizse ‘güle oynaya’ tur atladı, ikinci Porto’nun kaybettiği altı puan da mavi formalara karşı. Chelsea, son maçlarda yaşadığı düşüşe rağmen, ki ben bu düşüşün de kadronun doymuşluğu ve yoğun maç trafiğine verdiği reaksiyon ile fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, Avrupa’nın en formda, en dengeli takımı. Geçtiğimiz sezon Barcelona’yı zor duruma düşürmeyi başaran bir tek onlardı, bu sezon da Barça geçen sezonki formunu yakalayabildiği takdirde güçlü adaylardan biri olacaklar. Son maçlarda ligde Zhirkov’u dahil etme çabaları var, ufak tefek sakatlıklar da bel büktü ama en büyük sorun Cech’in formsuzluğu. Hâlâ dünyanın en iyi kalecilerinden biri ama o talihsiz sakatlık olduğundan beri Çek kaplanı gitti, az hata yapan ama kapasitesi belli bir kaleci geldi. Porto’nun vizyonunun ve başarıya giden takımı kurma tecrübesinin artık Dragao’nun çimlerinden, mavi beyaz çubukların aralarına kadar sindiğini bilmeyenimiz yok, gelen gideni, giden geleni aratmıyor. Atletico öyle böyle tökezlemiyor, izlemedim de hiçbir maçlarını ama bildiğim bir futbol gerçeği varsa, bu takım içten çürümüş ve Aguero-Forlan-Perea-Simao-Maxi gibi küflü kaşarları temizlemedikçe toparlanamazlar gibi. Asenjo-Garcia-Camacho üçlüsü yanında Agüero tutulabilir gerçi, FM’den bildiğimiz kadarıyla ama operasyon şart, olmuyor böyle.


A ve E grupları birbirine bazı açılardan benziyor. Bir tarafta Juventus, bir tarafta Liverpool dışarıda kaldı, ikisinin de yakın geçmişte bu kupayı kaldırdıklarını hatırlamakta fayda var. Hadi Juventus yakın geçmişte bir yarı-felaket yaşadı, çok yaşlanan kadrosunu yenilemeye çalıştığı bir geçiş döneminde, teknik direktörü tecrübesiz, vs. Hadi onlar gruba dört maçta 8 puan ile başladılar ve onlardan daha güçlü kadrolara sahip olduğu rahatlıkla iddia edilebilecek Bayern ve Bordeaux’ya yenilerek gruptan çıkma şanslarını son maçta kaçırdılar. Bordeaux Fransa şampiyonu, en son Lyon’u deplasmanda yendi, deplasmanda çok dişli bir takım. Bayern kötü başladığı sezonda beklenen bir toparlanma yaşadı, Van Gaal’in arkasındaki Hoeness desteği hiç eksik olmadı ve Bayern’i yönetenler bu tip krizlerden çıkmayı iyi biliyorlar.


Ya Liverpool… Açık konuşayım, şu an Rafa Benitez’in yatacak yeri yok ve ben olsam sezon sonuna kadar da beklemez, hatta grubun son maçını da beklemez ve İspanya biletini kulağına bir şey fısıldama ayağına gizlice ceket cebine koyar, sonra da cep telefonuna kontrol etmesi yönünde bir not düşerdim. İngiltere’de ve özellikle Liverpool kadar köklü klüplerde motto haline gelmiş istikrar, Rafa Benitez döneminde Liverpool için sadece bir yöne işledi. Geçmişe fazla dönmeyeceğim zira ona da burada dokundurmuştum, bu gruptan gerçeklerle anlatmaya çalışayım Liverpool’un ne kadar zor bir durumda olduğunu: Grupta iki Debrecen galibiyeti dışında üç puan almışlıkları yok, evlerinde hem Fiorentina’ya hem de Lyon’a son dakika golüyle mağlup oldular, aldıkları tek kayda değer sonuç olan Lyon beraberliği de –bana göre- Lyon’un hayli üstün olduğu bir maçta geldi. Gerrard’ın sakatlanmasıyla birlikte müthiş bir düşüşe girdiler ve Avrupa’nın başarılı takımları arasında bu kadar tek oyuncuya bağlı bir takım daha yok. Fiorentina bu grupta 15 puan aldı! Gruptan çıkmalarını, en fazla Lyon ya da Liverpool’un birinin arkasına takılarak becermelerini bekliyordum ama 15 puan ne yahu?


Next: B ve D gruplarına derin dalış, ikinci tur kuraları

fotolar: espn soccernet

10 Aralık 2009

Ronaldo, Messi

İkisi de birbirinin yetenek ölçütü. Sürekli kıyaslanıyorlar ve bundan zevk alıyorlar. Her ne kadar benzer mevkilerde, paralel rollerle oynasalar da, arada sırada birbirlerine gönderme yapmaktan büyük bir zevk alıyorlar. Ronaldo’nun Marsilya’ya attığı müthiş frikik golünü izledik Salı gecesi, sadece Benjamin’e özgü sandığımız akula vuruşunun bir klonunu yaptı 35 metre mesafeden; ertesi akşam bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle Barcelona’nın bayıltan %78 futboluna renk kattı, kendi kazandığı faulde bizlere Hagi’yi anımsatan yumuşaklık ve şevkatle okşadı topu.



Bu ikisinin futbola kattıkları, son iki senede pek çok antrenöre kitap yaktıran, transfer rekorlarını alt-üst ettiren o müthiş yetenekleriyle sınırlı değil, aslında. Ronaldo Man Utd formasını giymeden önce tanıyan yoktu, o transferden kısa bir süre sonra U21 maçında bizim çocuklara karşı izlemiştim, çelimsizdi, bireyseldi, etkisizdi tüm yeteneğine rağmen. Yine de dünyanın en iyi futbolcularından biri olabileceğini anlatan bir yumuşaklık vardı bazı hareketlerinde, hedefe doğru giden hareketi yapmayı öğreten Sir Alex kadar, bıkmak usanmak bilmeden çalışan Ronaldo’nun da payını es geçmemek lazım bu gelişimde. Elde ettiği onca başarıya, attığı onlarca unutulmaz gole, futboluna eklediği saymakla azalmayacak boyutlara rağmen, 2008 finalindeki aciz Man Utd görüntüsü onu yeni bir hamleye itti.



Şöhrete, ilgiye, paraya, kadınlara –kısacası ilkel benlik altına gizlenmiş tüm kibir ve hırs yansımalarına duyduğu açlık kimseyle kıyaslanmayacak boyuttaydı, bunlara ulaşmak için antremanda yaptıkları yetmiyordu; çünkü onu hep United çıtasının altında tutmaya çalışan Sir’ün şevkatli kollarında teslim olmuştu en büyük rakibi ve çıtasına, Messi’ye. Bir önceki sezon da Real Madrid’e gitmek istemişti ama artık gitmek ‘zorundaydı’, çünkü Messi ile göğüs göğüs çarpışabileceği tek yer orasıydı, sadece Messi’yi değil, onun üzerindeki formanın ve etrafındaki manganın yıkılmaz görünen hakimiyetini de delmek ve böyle anılmak istiyordu: Barça’ya karşı Real’in onurunu kurtaran adam.

Barcelona – Real Madrid, mes que un derby… Mes que un teatro hatta, kimileri için daha da fazlası. Şu anda Messi ve Ronaldo için çok daha fazlasını ifade ettiği kesin. Bu göndermelerden daha çok izlemek umuduyla…

03 Kasım 2009

Beckham yeniden Milan'da


Tatsız, tutsuz bir transfer. Bu sezona bocalayarak başlayan Milan, üst üste üç zor kazanılmış galibiyetten sonra, sürpriz gibi gözüken ama aslında çoğu futbolseverin içten içe beklediği bir transfer yaptı. Beckham 35 yaşında... Geçtiğimiz sezon hâlâ oynayabildiğini gösterdi ve en azından bu transferin para odaklı bir transfer olduğu gerçeğinden bizi biraz uzaklaştırdı. Ancak bu sezonun başında Galaxy ile yaşadığı tartışmalar, restleşmeler, sonra Amerikan futboluna katkı yapmak istediği dravları, sürekli Lakers maçlarında boy göstermesi falan beni uzaklaştırdı Beckham'dan. Bu sefer geldiğini de, gittiğini de hissetmeyiz gibime geliyor. Transfer Ocak ayında gerçekleşecek ve altı ay Beckham'ın Milano'da kalmasını sağlayacak.

23 Ekim 2009

Eski dostlar bardak oldu


Isiah Thomas’ın yöneticilik ve koçluk kariyerini nasıl piç ettiğini biliyoruz. İntihar etmeyi düşündüğü günlere gelene kadar uzanan bir süreç, yarı başarılı bir yöneticilik, iyi draft seçimleri, kötü kontratlar ve en nihayetinde eline, yüzüne bulaştırdığı New York macerası… Çoğu takipçi ise oyunculuk kariyerini nasıl piç ettiğini ve ligin efsane oyuncularından biri olma yolunda ilerlerken, sessiz sedasız emekliliğini açıkladığını hatırlamaz.

Az aşağıda değineceğim ana yemeğin hemen öncesinde o yemeğe giden hazırlık sürecini anlatalım. Bu işin arkasında da Michael Jordan var, ilk All-Star maçı olan 1985’e uzanıyor hikâye. Jordan’ın üzerinde, o zamana kadar herhangi bir yıldız üzerinde eşi benzeri görülmemiş ilgi var, Nike anlaşmaları, “All-Star maçında All-Star ekipmanı giyilir” tabusunu yıkan smaç yarışması ısınmaları ile Jordan marka ikonu bir genç yıldız olarak parıldamaktadır.


Jordan’ın asansörde Isiah’a selam vermediğine dair bir söylenti de olayları iyice alevler ve zamanın kankaları Magic ve Isiah, parlak çocuğa topu fazla atmamak üzerine bir konuşma yaparlar ve bunu da sahada –her ne kadar kimse bu konuda bir itirafta bulunmasa da- uygularlar. Maç sonrası isimsiz bir kaynak bu olayı doğrular, maçı izleyen ünlü spor yazarlarından Jack McCallum da “In my opinion, there was a freeze-out. Maybe not for the entire game but for major parts of it” diyerek tanıkların hislerine tercüman olur.

Jordan, kariyerinin son sahnesi olan Hall-of-Fame konuşması dahil –ki o konuşmada giydirmediği adam kalmadı- olayı reddeder, Isiah da bir sürü efsanenin bulunduğu –Bird, Erving, Moses gibi- o kadroda Jordan’ın sadece 9 şut kullanıp 7 sayı atmasının normal olduğunu anlatarak güler, geçer.

Ancak yazılı olmayan tarih öyle demiyor. Jordan o günden sonraki ilk Pistons maçında 49 sayıyı atıverir. Kariyerinin geri kalan kısmı da sürekli Isiah ve Pistons ile didişmekle geçer ve belki de muhteşem başarılarla dolu kariyerindeki en ağır mağlubiyetleri de hep Isiah’a karşı alır. Ancak 1991’deki süpürge sonrası Isiah olayı kaldıramaz ve maçın bitimine henüz 10 saniye varken bench’teki arkadaşlarıyla birlikte sahayı terk eder.

Sonrası ana yemek. 1992 Original Dream Team kurulurken dönemin en formda yıldızlarından ziyade, son 10 yıla damgasını vurmuş efsane oyuncular tercih edilir. Magic Johnson ve Larry Bird basketbolu bırakmamış olsa da son demlerini yaşamaktadırlar. Bahsi geçen dönemden tek bir süperyıldız kadroda yoktur: Isiah Thomas. 4 Kasım’da resmen satışa çıkacak olan, Jack McCallum’un kaleme aldığı, Magic ve Bird’ün ortak otobiyografisi When the Game was Ours’ta Magic Johnson, bu işe tam da bizim tahmin ettiğimiz şekilde, bir açıklama getirmiş:

Isiah killed his own chances when it came to the Olympics. Nobody on that team wanted to play with him. ... Michael didn't want to play with him. Scottie [Pippen] wanted no part of him. Bird wasn't pushing for him. Karl Malone didn't want him. Who was saying, 'We need this guy?' Nobody.



Isiah ve Magic, 1988 finallerinde maçlardan önce ‘a kiss on the cheek’ olarak bilinen selamlaşmalarıyla dostluklarını ele-güne duyurmuş, ölümüne kanka imajı vermişlerdi. Isiah, en çok da bu konuya üzüldüğünü söylüyor:

I'm glad that he's finally had the nerve and the courage to stand up and say it was him, as opposed to letting Michael Jordan take the blame for it all these years, I wish he would have had the courage to say this stuff to me face to face, as opposed to writing it in some damn book to sell and he can make money off it.


Magic’in asıl ağır suçlaması, HIV taşıdığı ortaya çıktıktan sonra gay yahut biseksüel olduğuna dair iddiaları yayan kişinin Isiah olduğunu söylemesi. Onun bu konuyu sürekli irdelediğinden, en güvendiği kişi olmasına rağmen peşini bırakmadığından bahsetmiş. Isiah ise öz kardeşinin AIDS’ten öldüğünü ve bu konuda Magic’ten daha fazla bilgi sahibi olduğunu, ek olarak da bu kadar yakın bir arkadaşının cinsel tercihlerini sorgulayarak bir bakıma kendisininkini de sorgulamış olacağını söylemiş. İlginç bir yaklaşım.

Sonuç olarak, vefa bozası zamanında leblebiyle içtiğimiz bir içecekmiş. Bu yaşa gelmiş adamların birbirine böyle bel altı vurmaları hoş değil. Isiah en çok arkadaşı zannettiği Magic’in kendisine kitapla vurmasına içerlemiş:

I'm really hurt, and I really feel taken advantage of for all these years, I'm totally blindsided by this. Every time that I've seen Magic, he has been friendly with me. Whenever he came to a Knick game, he was standing in the tunnel with me. He and Herb Williams and I, we would go out to dinner in New York. I didn't know he felt this way.



Kaynaklar: Bleacher's Brew, CNNSI

22 Ekim 2009

Paranın alamayacağı şey


Zamanında Galatasaray Man Utd'ı, Frankfurt'u, Werder Bremen'i, Roma'yı yenerken ligde olmadık takımlara yenilir, Fenerbahçe'den de tarihi mağlubiyetler alırdı. Frankfurt zaferinin ve Sigma hezimetinin hemen arkasına gelen 1-0'lık Fenerbahçe galibiyetini bizim jenerasyon net hatırlar. "Avrupa'ya yakışıyor" derlerdi o zaman Galatasaray için. Sanki oraya başka takım, buraya başka takım çıkarıyor gibi...

Milan'ı o dönemlerdeki Galatasaray görünüşüne fazlasıyla benzetiyorum. İki senedir bitmiş bir takım bu, Leonardo hâlâ Seedorf-Inzaghi-Nesta-Oddo diye yazıyor kadro kurarken. Hani ellerinde Cafu olsa, onu da oynatacaklar. Yaşlı, kalecisi olmayan, eski temposundan ve savunma direncinden yoksun bir ekip. Ancak bu tip maçlara konsantre oldukları zaman da karşılarında kim olduğu farketmiyor.

Her yönüyle ilginç bir maçtı. Ronaldinho uzun süreden sonra Barnebau'ya çıktı, Kaka da ilk defa eski takımına karşı forma giydi. Milan'ın kalesinde evinde otururken koluna girilmiş, zorla Madrid'e getirilmiş gibi duran Dida var. 4 milyon €'luk kontratı bu sezon bitiyor abinin, SSK'da gün doldurmaya çalışan emekli adayları gibi bakıyordu ilk golden sonra. O top nasıl kaçar elden? Peki Raul'un topa yine en yakın oyuncu olmasına ne demeli?


Aşağıda da yazdık, Raul 66 golle Avrupa kupalarında gol rekorunu egale etti, kıracak da bir aksilik olmazsa. O noktadan sonra kitlenen maçın hareketlenmesi için olmaz denilenin olması gerekiyordu. Pirlo yaklaşık 40 metreden çıkardı, Casillas kapadığı köşeden aldı topu. 40 metre! Sonrası için biraz özeleştiri yapmak gerekiyor. Real Madrid'i Milan önünde bu kadar favori yapan neydi? Her ne kadar süreklilikten uzak olsa da bu tecrübedeki bir savunmaya karşı ne ispatlamıştı ki Madrid? Çift forvetin Raul-Benzema olunca orta sahadan ciddi destek gerekiyor. O da gelmeyince, yani Real Madrid orta sahayı Milan'a kaptırınca, bu golün de etkisiyle gidişat değişti. Casillas olmaz denileni bir daha oldurdu, ikinci golü de hediye etti.

Real Madrid'in tek forvete dönmeye şiddetle ihtiyacı var. O forvet de malesef Raul değil, Benzema. Ronaldo sakatlıktan dönünce bu değişimin ilk sinyallerini göreceğimizi tahmin ediyorum. Yine de ikinci golde de payı vardı Raul'un, çalışma kokan bir korner ve eski Dida'nın affetmeyeceği sertlikte bir top daha içerde. Bu gol olduğunda daha dakika 76 idi, sonrasında Milan'ın şanlı direnişini izledi, izleyebilenler. Ronaldinho-Raul elektriği kimi heyecanlandırmaz ki? Nesta da büyük adam, bacaklarının götürmediği yerde bile takımı için göğsünü geriyor.


Sonrasında dengesi iyice bozulan Madrid savunması, Seedorf'un bu ligdeki üçüncü "al da at"ı, Pato'nun şık bitirişi. Arka arkaya gelen iki zor galibiyet, Leonardo ve Milan için bir şahlanış olabilir mi? Bana göre zor, ama Milan'ın bu yıllanmış kadrosunun çocuklar gibi sevindiğini görmek de bambaşka bir his.

Dumur haftası


Garipliklerle dolu maçlar geride kaldı, salı ve çarşamba gününde. Toplam 44 gol var, sadece beş evsahibi takım galip gelebildi, deplasman takımlarının çıkardığı toplam puan 25. Maç başına 2.7 gol, uzun zamandır hatırladığım en yüksek ortalamalardan biri, detaylı araştırmadım. Bir diğer ilginç nokta, yenilen gollerdeki savunma ve kaleci hatalarının fazlalığıydı. Casillas gibi futbol tarihine geçmiş bir efsane bile iki tane hatalı gol yedi. Raul, 66. Avrupa golünü attı ve bu dalda Gerd Müller'i yakaladı, bir gol daha atarsa -ki atacaktır- rekorlarına yeni bir satır ekleyecek.

Atılan 44 golün yedisi kendi kalesine. Rangers - Unirea maçında kendi kalesine atılmış tam 3 gol var. Mesela Bordeaux - Bayern maçında Ciani, önce kendi kalesini sonra rakip kaleyi sarstı, akabinde Bayern iki kırmızı kart gördü ve Bordeaux iki penaltı kaçırdı. Böyle maç kaç yılda bir olur?

Real Madrid - Milan maçında Dida'nın iki yediği gol de hatalı. Hadi Drenthe'nin şutunda köşeyi kapatamadı, ilk golde tuttuğu topu düşürmesine ne demeli? Öbür tarafta Casillas, Pirlo'nun şutundan çok daha zor pozisyonları kurtarmasıyla ünlü değil mi? Peki ya Pato'nun ilk golündeki hatalı çıkışı?


Barcelona'nın yenilmesi ayrı bir hikâye. Rubin Kazan, tanınmayan bir takım olmasının ekmeğini ilk haftalarda fazlasıyla yedi. Değil yenilmek, bu tip bir maçta zorlanması bile hayal gibi gözüken Barcelona'nın yaşattığı dumur, haftanın en büyüğü müydü, yoksa Inter'in gruptan çıkmasını engellemek için hazırlanmış sinsice bir plan mıydı?

Gökdeniz'in gol atması amma abartıldı yahu. Demek ki yurtdışında oynayan futbolcularımızdan beklentilerimiz o kadar azalmış ki, tüm hatlarıyla yüklenen Barcelona'yı takım halinde kontra yakalayan Rubin'in başarısını, golde ismi yazan Gökdeniz'e mâl ediyoruz, maçın hemen arkasından röportajlarla Barcelona'yı nasıl parçaladığını ballandıra ballandıra anlatmasını bekliyoruz. Olgunluk gösterip, "sadece gollerde hatırlanmak kötü" deyince de bize bozuk olduğunu zannediyoruz.


Mourinho dengesiz ilerleyişine devam ediyor. Henüz bir kadro istikrarı yakalayabilmiş değil, Lucio-Samuel kesinlikle günümüz futbolunda yeri olmayan bir ikili, en azından CL finalini hedefleyen bir takım için. forvetteki sakatlıkların da payı vardır elbette ama genel olarak yaşlı, fizik gücü yetersiz bir kadro var elinde ve bu malzeme de oynatmak istediği şablonu bozuyor. Inter sayesinde en sevdiği CL'nin son sekiz maçında galibiyeti yok.

Özellikle salı günü favorilerin performansları düşündürücüydü. Yeni şampiyonlar uygulaması CL'ye yaradı mı ne?


Bu da son dumur olsun. Maçlar bitmiş, kurmaylarımla özetleri bekliyorum. Maçların skorlarına da bakmamışız, heyecanla dünkü gibi sürpriz skorların çıkmasını, güzel golleri görmeyi bekliyoruz. Star'ın yarım saatten fazla süren reklam-maç hakkında cümle-reklam-maç hakkında cümle-reklam sirkülasyonu akabinde Sabri Ugan uzay fonuyla yayına giriyor. Onun sunumlarında sesi kapatıyoruz ki, bu kadar dayandıktan sonra şok bir spoiler ile sarsılmayalım. Son maça kadar geliyoruz, Chelsea-Atletico Madrid, en çok merak ettiğimiz sonuçlardan biri. Ses yine kapalı, ama resmen beynimizi okuyan Sabri, spoiler vermenin bir yolunu buluyor ve eliyle 4 işareti yapıyor. İnanması güç...

Büyük Mustafa küçülüyor


Yazının başlığının oynattığı futbolla, oyuncu tercihleriyle, oyuna müdaheleleriyle pek bir alâkası yok. Benim kafama takılan, Mustafa Denizli'nin CL maçlarına yaklaşımı, maç sonrası açıklamaları, verdiği yanlış umutlar.

Dün Denizli dokuzuncu CL maçını geride bıraktı. Topladığı puan sayısı 1. Hangi takımla, hangi şartlarda oynarsa oynasın, başarısızlık olduğu apaçık ortada. Ama o bunu kabul etmiyor. Bu dokuz maçın da ardından, türlü bahanelere sığınıp, puan kayıplarını dış faktörlere bağlıyor.

2001-2002 sezonunda Fenerbahçe ile puan alamazken, ilk maçın ertelenmesine takılmış, bütün maçlardan sonra bu ayarlamanın takımı nasıl etkilediğinden dem vurmuştu. Tabi Fenerbahçe'nin iyi oynamasına rağmen puan alamaması gerçeğinin de üzerine basarak.

Bu sezon da hem Man Utd maçında, hem CSKA maçında, hem de dünkü Wolfsburg maçında sahanın daha iyisi hep Beşiktaş idi, tabi Mustafa Denizli'ye göre. Hatta dünkü maçın sonunda alınan bir puanla birlikte gruptan çıkma yolunda avantajın kendilerine geçtiğini, artık diğer takımların düşünmesi gerektiğini anlatırken ne kadar da rahattı:

Grupta daha önce oynadığımız maçlar aslında bizim puansız geçeceğimiz maçlar değildi. Bugün burada Almanya şampiyonundan alınan 1 puanın ne kadar önemli olduğunu ileride grup maçları bittiğinde göreceğiz. Alınan 1 puanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Oyunun genelinde çok iyi bir performans sergiledik. Grafite'nin atılması da bize iyi geldi. Bu hem bizim önümüzü açacak 1 puan, hem rakiplerin önünü kapatacak şekilde kaybedilen 2 puan anlamına geliyor. Bizim Wolfsburg'tan puan almamız çok önemliydi, başardık. Şu anda asgari 7 puan alacağımızı düşünüyorum. 7 puan bizi Şampiyonlar Ligi'nde devam ettirecek bir puandır.

Bu noktada, Man Utd'ın 9, Wolfsburg'un 4, CSKA'nın 3, ipleri elinde bulunduran Beşiktaş'ın ise 1 puanı olduğunu hatırlatmak gerek. Önündeki iki maçı kazanması gereken Beşiktaş'ın gruptaki tek golü de bitmiş maçta CSKA'ya karşı geldi.

Bir takım kötü oynayabilir, sıfır çekebilir, teknik direktör için de bu geçerli. Önemli olan, hem saha dışında, hem saha içinde aşama kaydetmek, sonraki sezonlara yatırımını devam ettirmektir. Bu sebeple yakın geçmişte UEFA kupası kazanan CSKA, maçlarına 19 yaşındaki Necid ve Dzagoev'i banko başlatıyor. Bu nedenle Man Utd harcanılan paraların karşılığını henüz göstermemiş Nani ve Valencia'yı ısrarla denemeye devam ediyor. Diğer takımlar için de bu örnekler çoğaltılabilir.

Mustafa Denizli ise, takıma aşama kaydettirme kabiliyetinden çok ezberin üzerine gidiyor, benim görüşüme göre adımlarını geriye doğru atıyor.

19 Ekim 2009

Spor Skandalları #7: Ankaravoltranı


Bu konu hakkında çok kafa yormadım, yoranları da çok takip etmedim. Sadece sokakta yürüyen normal bir vatandaş olarak bazı sorulara cevap arıyorum şu aşamada. Sorduğum soru da, geçtiğimiz günlerde Adnan Polat'ın yaptığı açıklamaya paralel: Madem kaputu açtın, aküyü niye çaldın?

Ben hukukun üstünlüğüne inanan birisiyim. Alınan kararlarda genel hukuk ilkesinden hareket edilmesinden yanayım. Bazı kararları anlayamıyorum. Burada eğer böyle bir suç varsa, böyle bir ceza gerekiyorsa o zaman iki kulübün birlikte küme düşmesi gerekirdi.

Biraz fikir jimnastiği yapmakta, düşünen adam olmakta fayda var. Burada mağdur kim? Kafasına göre başkan değiştiren, aile şirketi Ankaraspor mu? Yoksa kafasına göre başkanlık yaptığı klübü değiştiren Ahmet Gökçek ve buzdağının hem görünen hem de görünmeyen kısmı olan Melih Gökçek mi? Yoksa bu karambolde Ankaraspor'un kanını sivrisinek gibi emip dokuz oyuncuyu vakumlayan Ankaragücü mü? Jürgen Rober?

Bu işin bana göre bir açısı var, o da gayet ortada. Ankaraspor iyi ya da kötü ligin gediklilerinden biri olmuş, orta kalite bir kadroya sahip, istikrara uzak olmayan bir klüptü. Sezon öncesinde bu takımın en önemli ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci oyuncuları olan Çakır, Risp, Ediz ve Muhammet Hanifi Ankaragücü'ne giderken Özer Hurmacı'nın gölgesinde uyuduk. Halbuki ta o zamandan belliydi bu garipliğin cereyan edeceği. Daha sonra Ahmet Gökçek, yaşının da verdiği heyecanla, FM'de cheat yapan bir wanker edasıyla hemen koltuğunu değiştirdi. Halbuki bu transferlerle yetinip, Ankaraspor'un küme düşmesini bekleyip usülüne daha bi' uyarak geçebilirdi yeni görevine.

Ancak, Ankaraspor elinde olmayan aile mevzuları ile paramparça olup, bir de ikinci lige sallandıysa, bu işin asıl kaynağı olan Ankaragücü ve Ahme(lih)t Gökçek de Türk futbolundan sonsuza kadar temizlenmeliydi. Sonra da soruyoruz, "futbolumuzdaki sorun"u. Sorundan başka ne var ki?

Konu hakkındaki fikirleri yorum kutucuğunda görmekten mutluluk duyacağım.

Gershon mu, hakemler mi?


NBA'de halihazırda devam eden hazırlık maçlarını, ingilizcesi "replacement referees" olan, Türkçemize "idareten hakemler" olarak çevirebileceğimiz bir grup idare ediyor. Bu olayın sebebi, NBA'de maç yöneten yaklaşık 60 hakemin sözleşmelerinin bu sezon başında bitmesi, yeniden anlaşma için ortada bulunan ufak bir pürüzün giderilmesi yerine toplantıyı iptal edip yeni bir toplantı için de tarih ayarlamayan NBA yönetimi ve David Stern.

Halledilemeyen pürüz, her ne kadar ne kadar önemli bir detay olduğunu kestiremesem de, hakemlerin NBA ile yaptıkları toplu anlaşmanın bütçesinden yapılmak istenen indirimler arasında 700.000 $'lık bir fark bulunması. Bu sebeple, hakemler sendikası da 1999'da oyuncuların uyguladığına benzer bir lokavt uyguluyorlar.

İdareten hakemler hakkında oyunculardan koçlara, GM'lerden ligin eskilerine kadar herkes yorum yaptı, genelde de olumsuz fikirler belirtildi. Stern için ne yazık ki, belki de tercih etmeyeceği bir maç ve ortamda mevzubahis idaretenlerin ilk vukuatı cereyan etti.

Madison Square Garden'da NY Knicks ile Maccabi maç yapıyorlardı. Hazırlık maçından daha çok önem arz ediyordu mücadele, gelirler Migdal Ohr adında bir yetimhaneye bağışlanacaktı ve Migdal Ohr, İsrail'deki sayısız muhtaç çocuğa yardım elini uzatmış dünyanın en büyük yetimhanesiydi.

David Stern'ün yahudi olduğunu, hatta sporda gelmiş geçmiş en başarılı yahudilerden biri olduğunu, hatta ve hatta ailesinin bir çok üyesini İkinci Dünya savaşında kaybeden dinine bağlı bir yahudi olduğunu biliyoruz. Görüşlerini çok fazla etkilemeyecektir, ancak Gershon'un arka arkaya iki manasız teknik faul almasını -hatta bir tanesi lehlerine verilen bir kararda- ve atılması gerekirken 8 dakika boyunca sahayı terk etmemekte diretmesini, onu iknâ etmek için sahaya bir hahamın inmesini görmek çok da hoşuna gitmemiştir diye tahmin ediyorum. Belki yeni uygulamayı sorgulamak için bir fırsat olarak görür bu olayı.

Aşağıda bu yaz takip edebildiğim kadarıyla derlediğim, Stern'ün çiftlik ağası modelinde aldığı ve uygulamaya koyacağı bazı kararlar hakkında bilgi alabilirsiniz:

"Biraz daha yürüsen eve gidiceksin" kuralı olarak da bilinen pivot ayağı kuralı esnetildi:
- NBA to alter traveling rules
- Lebron James pleased to hear NBA is reconsidering rules on traveling

"Bench'teki oyuncu münakaşa sırasında sahaya giremez" kuralının esnekliğiyle hâlihazırda bir serimizin içine eden Stern, kenardaki oyuncuları bileklerinden prangalamaya kadar gidecek gibi:
- NBA tells players to take a seat

Oyuncuların saha içindeki davranışlarından saha dışındaki görünüşlerine el atan Stern (a.k.a. dress code), son olarak da cep telefonlarını karıştırma hakkını kendisinde buldu:
- New NBA rule prohibits in-game Twitter use

15 Ekim 2009

Spor Skandalları #6: Requiem for a team: Sonicsgate


Gördüğünüz, Seattle Sonics'in taşınma sürecinin köklerine inen bir belgeselin trailer'ı. Premiere'i iki sinemada kapalı gişe yapılmış. 12 Ekim'de 120 dakikalık son kurgusu bedava internet premiere'ini yaptı.

Filmin kendi sitesi de .org uzantılı. Anlayacağınız, bir karşılık beklemeden, olayı bilen-bilmeyen herkesin bu spor skandalının detaylarına ulaşması ve öğrenmesi için yapılmış bir amme hizmeti de diyebilirsiniz. Sonics'in ünlü taraftarlarından, anlatıcısına, Gary Payton'dan Save our Sonics derneği üyelerine kadar pek çok isimle röportajlar var. Aşağıdaki adrese tıklarsanız filmin tamamını izleyebilirsiniz.



Not 1: Filmi izleyip daha fazlasını arayanlar, bu işin peşini son güne kadar bırakmayan batug.com neferi Alp Akbulut'un konu hakkındaki yazılarına da göz gezdirsinler:

31 Ekim 2006: Büyük güç, büyük sorumluluk gerektirir
18 Aralık 2007: Le Grand Vert
5 Kasım 2008: Yağmura Veda

Not 2: Linki Can Birand vasıtasıyla gördüm, kendisine şapka.

14 Ekim 2009

Pilates olmak


Sacramento Kings oyuncusu Francisco Garcia'nın bileğinden sakatlandığını ve yaklaşık dört ay sahalardan uzak kalacağını duyanlar vardır. Peki neden sakatlandığını bilen? Sebep fotodaki egzersiz toplarından birinin, tam altındayken patlaması ve Garcia'nın kendi bileği üzerine düşmesi. Bu olay üzerine Sacramento Kings mevzubahis topların kullanımını yasaklamış, diğer 29 takıma da bu konuda bir uyarı göndermişler. Sütten ağzı yanan yoğurdu hakikaten de üfleyerek yiyor.

08 Ekim 2009

Bologna 100. yıl forması


Gördüğünüz forma, Bologna'nın 100. yılı şerefine 4 Ekim'de oynanan Genoa maçında giyilmesi için tasarlandı. Üzerinde ana sponsor Macron'un ya da herhangi başka bir sponsorun reklamı yok. Klübün logosu da, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi göğüs cebinin üzerine dikilmiş. Şortla kombinasyonu çok şık, keşke bir Türk klübü de böyle bir forma akıl etseydi.

05 Ekim 2009

Roma'da güzel bir pazar


Bu sezon İtalya ligi yayınlarının yılan hikâyesi olması üzerine, internetten maç izlemeyi istiyordum ama pazar 16.00 de çok ters bir saatti. Bu hafta Galatasaray maçı o saate gelince ve izleyemeyince Roma-Napoli maçına atladım. Pırıl pırıl bir hava, kırmızı Roma mavi Napoli, güzel maç.

Roma'nın ofansif anlayışı artarak devam ediyor, özellikle kanatlara fazlasıyla inip orada kalarak, oyunu rakip sahaya yıkmaya çalıştıklarını söylemek lazım. Vucinic kötü bir günündeydi, taşıdığı topları genelde olumsuz bitirdi, Totti'ye kale ağzında verdiği armut gibi bir pası dışarıda bırakırsak. Totti de şanına yakışmayacak bir gol kaçırdı.

Roma'yı beklediğimden iyi buldum ama Napoli de bir o kadar kötüydü. Donadoni gittiği her takımı batırmasına rağmen ısrarla iş buluyor. Napoli'nin kadrosu, kesinlikle CL vizesini zorlaması gereken bir kalitede. Bu seneki Cigarini ve Quagliarella transferlerinden sonra, dörtlü defans önündeki Hamsik ve Gargano ile çok beğendiğim defansif kurgularına, Lavezzi-Q-Datolo üçgeniyle ofansif güzellikleri de eklemelerini bekliyordum. Yerine, birbirinden kopuk, taktik disiplinden yoksun ve çok bireysel zorlamalar yapan bir ileri uç buldum, Hamsik ceza sahasına yaklaştığı dönemlerde iyi organize ediyor hücumu ama onun dışında vasatlar. Bu açıdan fazlasıyla Galatasaray'a benziyor Napoli, eldeki malzemeyle oynanacak futbol da belli, oyuncuların görevleri de ancak bir türlü istikrar yakalanamıyor.


Lavezzi'nin kalitesini ortaya koyduğu golünün üzerine Totti zeka dolu bir dokunuşla beraberliği getirdi ilk yarıda. Geçen hafta Palermo karşısında unutulmaz bir topuk pası vermişti. Kendisine yıllanmış şarap demek haksızlık olur zira gençliğini de biliyoruz. Ama bu kiloyla, bu fizik eksiklikle, bilek sakatlığından sonra bu kadar çekingenlikle bu performansı vermesi takdire şayan. İkinci yarı Roma tempoyu artırırsa sıçabileceğini farketti ve kazandığı toplarla hızlı çıkmaya başladı. Özellikle bekler oyuna çok dahil oldular ve Cassetti'den gelen pası şık önüne alan Totti ikinci golünü yağladı. Buradan sonrası ilginç: Totti golü atıp ufak bir sevinç yaşadıktan sonra kenara gitti, dakika 63 idi. yaklaşık 10 dakika tedavi gördü, oyuncu değişikliği yapılmadı. Sonra bacağında hayvansal bir bandaj ile geri girdi ve maçı tamamladı. "Büyük adam"


Juventus "4te4 başlayınca şampiyon oluyorlar" hedesi bütün entel futbolistlerin ağzında bir kere çalkalandıktan sonra puan kayıplarına başladı. Yani, forvetin Amauri-Iaquinta, en önemli eklemen fizik yeterliliği tartışılabilecek Diego, dört aydır kovamadığın Poulsen maça başlıyor ve şampiyonluk adayı oluyorsun. Böyle eski tip bir sistemle, özellikle hava şartlarının sertleşeceği kış deplasmanlarından Juventus'un puan çıkarmasını zor görüyorum. Hatta, CL temposu da arttıktan sonra, hadi Napoli'yi koç faktörüyle devre dışında bırakalım, Fiorentina ve Genoa'nın üstlerinde yer alması benim açımdan hiç sürpriz olmaz. Kadroları genel olarak yavaş, derin değil ve koç da çok tecrübesiz. Palermo Roma maçında ne kadar güçlü bir iç saha takımı olduğunu ispatlamıştı. Zenga'nın da yavaş yavaş Miccoli-Cavani forvetine döndüğünü görmek, Cassani-Balzaretti ikilisinin iki yönlü oyunu sebebiyle orta sahayı daha bir kutu modeline döndürdüğünü görmek sevindirici. Palermo da sezonu ilk 7-8 sıra içinde bitirme ihtimali kuvvetli olan takımlardan biri.


Inter ve Milan'a ayrı yazılarda değinmek istiyorum zira Milan'ın saha içinden çok daha fazla konuşulacak dalı var, Inter'i incelerken ise Mourinho'nun becerisi ve takımın yapısını ayrı tutmak gerekiyor. Milan zaten rezil rüsva oldu da, Inter'in kesinlikle beklediğim seviyede olmadığını söyleyebilirim. Bunda en büyük pay, sürati ve tek vuruşu ile yıldız olmuş Eto'o'nun, Crespo'dan çok üstün olmadığını düşündüğüm Milito ile partner yapılması, hafif arkaya çekilmesi, takımın en iyi oyuncusu olduğunu düşündüğüm (Ibra gittikten sonra tabi) Balotelli'nin dizginlenememesi gibi unsurlardır bana göre. Yani fiziksel olarak pek bir problem yok, Mourinho'nun bir senedir oturtmaya çalıştığı sistemde biraz ödün vermesi yeter gibi geliyor gözle görülür bir toparlanma için.

Genoa ve Fiorentina da daha sonraya. Chievo'ya diyecek söz yok. Bari'nin futbolu ve Lazio'nun düşüşü de kanımca sözü edilmesi gereken konulardır.

Hacı Yaman dünya ikincisi


Babamla annual öğle yemeklerimizden birisini yerken televizyonda denk geldik. TRT3, sol dipte "Dünya Bilardo şampiyonası - Kastamonu" yazan bir yayın yapıyordu. O an şaşırdık tabi, Kastamonu'da ne alâka dünya şampiyonası diye; ancak kısa bir süre sonra öğrendik ki zaten artistik bilardo şampiyonası imiş.

Kurallar tahmin edilebileceği gibi, üç bantta trick shot yapmak üzere kurulu, sayısını bilmediğim ama 100 civarında olduğunu tahmin ettiğim sayıda figür var. Bunların hepsi 5 puandan 10 puana kadar değerlendirilmiş zorlukları açısından. Maçlar beş set üzerinden yapılıyor ve her sette iki taraf da 10 değişik trick shot için üçer deneme yapma hakkına sahip.

Şampiyonayı geçtiğimiz yıl Diyarbakır'lı Hacı Arap Yaman kazanmış, bu sebeple bu sene Türkiye'de olduğunu tahmin ediyorum. Anlatıcılar "hacı, hacı" derken ortada müthiş bir samimiyet ya da müthiş bir espri olduğunu düşündüm, ama adamın adı gerçekten Hacı imiş. Tahmin ediyorum ki babadan izinsiz bilardo salonlarında başlayan bir aşkın profesyonelliğe döndüğü hikâyelerden biri cereyan etmiş. Yaman, memleketi Bismil'de başladığı bu hobiden kısa bir süre sonra kendisini Ankara'da bulmuş.

Final maçının ilk iki setini de almış ve şampiyonluğa gidiyordu ama son atışta Belçika'lı rakibinin yapamadığı baya zor barajlı bir atışı o da bitiremedi ve 2-1 oldu, sonra da kaybetti.

Bu kadar salon gençliğinin olduğu bir ülkede snooker nasıl oldu da üç bantın, amerikanın önüne geçti diye düşünenlerin aslında bu şampiyonayı izlemesi yeterliydi. Ortada müthiş bir heyecan var ama organizasyon gerçekten çok kötü. Kamera yerleştirmek, düzgün bir atmosferde maçları oynatmak -lise spor salonu yerine- bu kadar mı zor yahu? Belki artistik bilardo daha izlenebilir bir spor ama snooker'ın ışıltısı o kadar parlak ki... İnsan kendini kaybediyor doğrusu.

Nihayetinde Hacı'yı biz de tebrik edelim. Böyle bir adam da varmış. Kastamonu seyircisi de çok Avrupai idi, tebrik ediyorum.

Fergie'den ters gider

Alex Ferguson'un 2-2 biten Sunderland maçından sonra hakem hakkında söyledikleri... Tipe bakınca hak vermemek elde değil.
He (Wiley) was not fit enough for a game of that standard. The pace of the game demanded a referee who was fit. He was not fit.