Alp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2011

Kadınların Kupası

Ben kadın futbolu izleyicisi değilim, birkaç ünlü isim dışında oyuncuları tanımam, ülkelerin oyun yapılarından pek anlamam. Bayan yerine kadın kelimesinin kullanılmasının da tutkulu bir savunucusu değilim. Hiçbir farkı yok bence. Ancak kısa süre önce tamamlanan ve Japonya'nın sürpriz bir şampiyonluk aldığı dünya kupasını mümkün olduğunca takip etmeye çalıştım. Ve inanır mısınız keyif aldım. Harika futbol oynandığı, müthiş goller atıldığı için değil. Hâlâ kaleciler kalecilikten çok uzak. Hâlâ üst düzey takımlar dışındakilere karşı belli başlı "bug"lar kullanılarak sonuca gidilebiliyor.

Öte yandan ülkemizin erkek futbol ligi ile ilgili yaşanan malum gelişmeler sonrası soğuduk bizim bildiğimiz haliyle futboldan. Ciddi paraların döndüğü bir çok spor profesyonel spor organizasyonunda bu tip şeylerin yaşanabileceği aklımıza geliyordu ve "delil" niteliği taşımasa da gözle görülebilecek kadar net bazı şike ve benzeri endüstri ürünlerini tespit edebiliyorduk. Oysa şimdi iş açığa çıktı ve kafalar fena hâlde bulandı. Dönem dönem komplo teorisi üretme işlerine giren biri olarak (bundan seneler önce batug.com'da çıkan first ever yazım NBA'de dönen bazı dümenler üzerineydi mesela, okuyucu yorumu gibi bir şeydi zaten, kimsenin hatırlayacağını sanmıyorum) sadece Türkiye ligiyle ilgili değil, severek takip ettiğim bir çok ligle ilgili kaygılar taşımaya başladım.

İşte kadın futboluna bu sebepten sardım bir süreliğine. Aşırtma golleri, yapılamayan driblingleri (Marta hariç tabi), topu bir türlü uzaklaştıramayan defansları, altıpas civarına atıldığı zaman kaos yaratan kornerleri görmezden geldiğim an oyundan keyif almaya başladım. Oyunu beceremiyorlar belki ama en azından temiz oynadıklarına dair şüphem yok. Tecrübe gereği yapıldığı iddia edilen ince kural suistimallerine girmiyor kimse, hakemlere yıldızları koruma gibi saçma sapan misyonlar yüklenmiyor, zaman geçirme eser miktarda. Sahadaki futbolcuların başka hiçbir dış faktörü düşünmeden (para, imaj, sakatlık, transfer gibi) oynadığını hissedebiliyorsunuz.

Sonuçlar da olabildiğince adil çıkıyor bu şartlarda. "Futbolun adaleti yok" klişesini sarsıyor. Takım oyununun ne demek olduğunu güzel anlatan, fakat çok bir ismi olmayan Japonya, Almanya gibi bir devi Almanya'da yenebiliyor. Ve bunun tek sebebi daha iyi futbol oynamaları.

İşin yorum kısmına girmeyeceğim, dediğim gibi anlamıyorum. Aklımda kalan bir kaç not var, onları ileterek bitireyim.

- Amerikan'ın kalecisi Hope Solo'yu sanırım artık herkes tanıdı. Zamanında blog yazarlarımızdan Benicio yaptığı listede yer vermişti kendisine. Turnuva boyunca da twitter takipçilerini baya bir arttırmış duyduğuma göre. O ağlayınca biz de ağlamış sayıldık.

- Marta hakikaten inanılmaz bir futbolcuymuş. Hep anlatırlardı da inanmazdım. Brezilya'nın takım performansı ise tam bir hayal kırıklığı.

- Almanya şampiyonluğu en büyük favorisiydi, ama daha en başından eski dominantlıkları olmadığını hissedebiliyordunuz. Yine de şaşırdık tabi. Grup maçlarının ardından 1,80-2,00 civarı oranlarla tüm bahis sitelerinin şampiyonluk favorisi onlardı. Japonya ise yanlış hatırlamıyorsam 9-10 civarı bir şey veriyordu.

- Megan Rapinoe'nun Kolombiya'ya attığı gol sonrası sevinci tüm zamanların en orjinallerinden biriydi sanırım. Tarzı ve futboluyla da favorilerimden biri oldu kendisi. Vakti olan araştırsın, resimlerine baksın, röportajlarını okusun.

03 Temmuz 2011

Rakibimizi Tanıyalım

Kızlarımız şimdiden çok önemli bir başarı elde ettiler, diyecek hiçbir şey yok. Bugün finaldeki rakibimiz ise Rusya. Görüntü itibariyle maça 1-0 önde başlıyorlar. Öte yandan kocalarını ya da erkek arkadaşlarını güneyde tatile gelmiş bir Rus kızına kaptıran Türk kadınlarının intikamını almak açısından önemli bir fırsat.

Elena Danilochkina: Takımın yıldızlarından. Sempatik gülüşü ile erkeklerimizi çok rahat parmağında oynatır.

Liudmilla Sapova: Mütevazi ve gösterişi sevmeyen bir tarzı var. Hedef Rus'lardan biri değil ama yine de aldım listeye.


Irina Osipova: Baya değişik bir tip. Beğenmeyenleri olabilir, ama dövmeleri olsun, tarzı olsun "ben buradayım" diyen cinsten. Bizim kızlarımızın en sevmediği Rus kızı mantalitesi da bu değil mi zaten?
Ilona Korstin: Göze en hoş gelen basketbolu oynayan oyuncu bu olsa gerek. Zaten ne yapsa göze hoş geliyor. Türk sporseveri de yakından tanıyor zaten kendisini. Fazla söze lüzum yok.

Svetlana Abrosimova: Koyu renk gözleri ve standart bir Rus kızına benzemeyen suratıyla çok fazla rahatsızlık vermez bizim kızlara. Yine de ben uyarayım dedim, ne olur ne olmaz.

Maria Stepanova: Fazla uzun ve fazla güzel. Maria bizim takıma en zorluk çıkaracak oyunculardan biri şüphesiz.

29 Haziran 2011

Savaşma Dövüş

Eskiden olduğu gibi ağır sikletin baba maçlarına yine değinelim diyorum. WBO, IBF, IBO, IDO, LYS ve LPG ünvanlarının sahibi Klitschko'ların küçüğü Wladimir, Kuzey Kıbrıs'la olan iyi ilişkilerinden dolayı Türk halkının da desteğini alan WBA şampiyonu David Haye'e karşı. Maç 2 Temmuz'da Hamburg'da. Kişisel görüşüme göre Klitschko'nun kariyerindeki en zor dövüş olacak. Maçı daha ilginç kılan nokta da bu ikilinin arasında ciddi bir size ve dövüş tarzı farkı bulunması. Wlad'ı zaten biliyor herkes. Uzun boy, uzun kollar, uzun... Maçları domine eder, rakibin gardını düşürene kadar sabırla bekler, çok risk almaz. David Haye ise biraz deli dolu. Yüreğiyle dövüşür, Holyfield'a benzetiyorlar stilini.



Kitschko'ları yenmek çok zor ama, Wladimir daha çok ünvana sahip olmasına karşın, asıl yenilmesi zor, hatta imkansız olan büyük abi Vitali. (Vitali Klitschko'nun kariyerinde bırakın knock-out'u knock-down bile olmadığını, 44 maçta aldığı 2 mağlubiyette de puan olarak öndeyken elinde olmayan sebeplerle maçı bırakmak zorunda kaldığını, 42 galibiyetinin 39'unu KO ile alarak tarihteki tüm ağır siklet boks şampiyonlarından daha iyi bir KO yüzdesi tutturduğunu biliyor muydunuz?) Wladimir'in ise abisinin aksine bazı kusurları mevcut. Önceki mağlubiyetlerini inceleyince, kafa yerine gövde ve boynu hedef alan yumruklarla dövüşen ve biraz dizleri kırarak Wladimir'i yakın dövüşe zorlayan stratejilerin onu bir hayli zorladığını görüyoruz. Gardını alıp bekleyenler ise ya farklı bir şekilde puanla kaybediyor, ya da maç sonlarına doğru yeri öpmeye başlıyor. Neyse maç Türk televizyonlarında yayınlanırsa Bilgehan Demir işin teknik kısmını layıkıyla anlatır. Ben magazin kısmına geçiyorum.

David Haye trashtalk konusunda baya nam yapmış bir adamdır. Valuev için söylediklerinden birkaç örnek verelim mesela:

"He is the ugliest human being I’ve ever seen in the flesh. He makes the Elephant Man look like Pamela Anderson."

"I would love to bring a lawnmower into the ring with me before I fight this guy. Everyone goes on about his size but have you seen how hairy this guy is?"

Bu maç öncesi de sukûnetten çok uzak:

"Yes, I have a personal dislike for Wladimir. He sucks, he's crap. I don't like his style. I don't like what he represents.

"He's embarrassing, everything he does in the ring is embarrassing.

"I want him to fight like a man, not run like a bitch. Stand and fight me Wladimir Bitchko! I'm going to smash his head in and he will be bleeding on the floor."

Ayrıca Klitschko biraderleri baya kızdıran bir tişört hadisesi de var. 2 yıl önce Haye aşağıda gördüğünüz tişörtle medyaya çıkınca baya bir kıyamet kopmuştu. Bu maç öncesi de Klitschko tişört hadisesini hatırlatıyor: "Eskiden boksörler klası vardı. En büyük rakipler Joe Louis ve Max Schmelling bile el sıkışırlardı. Bu adamın hiçbir şeye saygısı yok. El sıkışmak istemiyor. Ama boks tarihine bakarsanız, kendini beğenmişlik her zaman cezasını bulmuştur ve yine bulacaktır. O tişörtü giymek büyük bir aptallıktı ve tahmin ediyorum ki o da bunun farkında."

Oysa Haye yaptığından pişmanlık duymadığını söylüyor ne zaman sorulsa.

29 Ocak 2010

Vahşi Atlar, Sürükleyin Beni



Barcelona formalı bir çocuk gördüm yolda. 10 yaşından gün almamış belli ki. Yakasına yapıştım hemen, fena hâlde kalayladım çocuğu. Çıkarttırdım formayı. Endüstriyel futbol eleştirisi yapan entel bir blogçuya daha ihtiyacı yoktu bu ülkenin. “Bugün Mourinho işinizi bitirecek,” dedim. Çocuk neden bahsettiğimi anlamadı bile. Neyse ki telefonum çaldı da kendi hâline terk ettim elemanı. Yoksa işin peşini bırakmazdım. Kafam fena hâlde bozuktu.

Arayan kadim bir dostumdu, Arda diye de bilinir bu ortamlarda. Önemli biridir, Mick Jagger’ı görmüşlüğü vardır. Öyle bir hikâyedir ki bu Kanat Atkaya’nın yazısına bile girmiştir. Hatta daha da garibi başka bir Arda hikâyeyi çalarak kendisininmiş gibi anlatmıştır. “Pası solda giden Prekazi’ye verdim, Prekazi gidiyor, ben gidiyorum” dedi karşıdaki ses ben bunları düşünürken. “Tutana aşk olsun” dedim. Ne demek istediğini anlamıştım. O da beni anlamıştı. İyi bir haberdi bu. Günün ilk iyi haberiydi henüz, tek olma ihtimali de yüksekti.

Inter’in on birini düşündüm. Bütün defansif orta sahaları doldurmuş Jose. Stankoviç oynasa daha iyi değil miydi? Zaten top genelde Barcelona’da kalmayacak mıydı? Pas pas pas bayıltacaklardı ne de olsa. Savunma anlamında ha Stankoviç oynamış, ha Muntari. En azından Sırp olanın hücumda büyük faydası dokunacak sana. Neyse Mourinho benden daha iyi bilecekti şüphesiz. Kafam bozuktu yine de.

Kafam ilk on bire bozuk değildi tabi sadece. Büyük heyecanla hazırlandığım maçın muhtemelen sıkıcı geçecek olması dışında kafamı bozan bir de eski kız arkadaşımla ilgili problemler vardı. Önceki gece hortlamıştı tekrar bunlar. Oysa evde abimin misafirleri olmasaydı (Rus kızlara misafir demek tüm yaşadıklarıma rağmen benim inceliğimdir, yoksa olmaz öyle misafir falan) ve ben de kendi odamda yatıyor olsaydım, televizyon, müzik falan derken hoş düşüncelerle uykuya dalacaktım. Uzun zamandır etrafta dikkati dağıtacak herhangi bir şey olmadan uyuyamıyordum. Ya kitap okuyarak uyuya kalmalıydım, ya da televizyon izleyerek. İstemiyordum ışığı kapatıp, yorganı çekip kendimle baş başa kalmak. Ama mecbur bırakıldım. Asıl sebep buydu işte. Kendimden korkup sabaha kadar şarap içmemiş olsam ve dolayısıyla uykumu alıp güle oynaya çıksam yola, ne Muntari’ye takacaktım kafayı bu kadar ne de Barcelona forması giymiş yavrucağa.

Gece olunca garipleşiyor insanoğlu. Biraz da karanlığa atıyorum suçu. Normalde açmayacağınız birinin telefonunu açıyorsunuz, ve öğrenmemeniz gereken şeyler öğreniyorsunuz. İzlememeniz gereken bir Pussycat Dolls klibi izleyip şarkı bir anda I Will Survive’a dönüşünce şaşırıyorsunuz ister istemez. Hele ki askerden yeni dönmüşseniz, kız arkadaşınızdan yeni ayrılmışsanız ya da babanız kafayı sıyırıp aileyi tümden parçalamanın kıyısında dolaşıyorsa sizin de akıl sağlınızı korumanız zordur geceleri. Oranlar yüksek diye sistemli oynadım bu üçünü ama keşke direk kombine yapsaymışım, tutuyormuş.

Önceki gece yapmamam gereken şeylerin sonucu olarak bozulan kafam ve bunu düzeltmek için çıktığım yolculukta artık otobüs durağına gelmiştim. Sıkıcı bekleme sürecini enteresan hâle getirmek adına kafamda oynamaya başladım maçı. Uzaklardan atılmış bir Sneijder golüyle başladı maç. Puyol’un kayarak yaptığı pas arası girişimi başarısız olunca topla buluşan Hollandalı ve onun yolladığı roketi ilk kez ağlarda gördüğü için ışınlanmaya ciddi ciddi inanan Valdez… Barcelona tam ikinci yarıda oyuna giren Iniesta ile eşitliği yakalayacaktı ki, otobüs geldi. Gol geçersiz.

Otobüs o kadar kalabalıktı ki içeride Efes-Panathinaikos maçı oynanıyor zannettim. Giriş de bedava. Zar zor adımımı attım içeri ve arkaya doğru ilerlemeye başladım. “Hop” dedi muavin, “ücreti ödemeyecek misin?” diye sordu. “Maç bedava değil mi?” dedim, anlamadı. “Çok kalabalık da, o bakımdan” diye açıklayıp parayı ödedim. “Arkada yer var” dedi. Muavinler her zaman arkada yer olduğunu zannederler. Bozmadım ben bu güzel hayali, varsın öyle bilsin.

İki tarafımdan preslenmiş bir hâlde tutunmaya çalışırken bir yandan da göz ucuyla hikâyeye bir de kız katabilmek için uğraştım. Güzelinden çarpmadı gözüme. Bir tane vardı ama onla da anca rap yapılır. Fazlası zarar. Örümcek Adam’ın birinci filminin başında Peter’in dış ses olarak söylediği bir laf vardı. Tam hatırlamasam da anlatmaya değer tüm hikâyelerin bir kızla ilgili olduğunu söylüyordu. İnanır mısınız, sırf bu yüzden sevdim o filmi. Çok ilgi duymam yoksa süper kahraman filmlerine.

İşte bu yüzden uğraşıyorum hikâyeye kız katmaya. Bunu kasıtlı olarak yapmak yazarın doğallığından ödün vermesi anlamına gelir mi? Gelir tabi. Gerçek bir hikâye anlatıyorum ayağı yaparken, olay ilginçleşsin de anlatayım diye gerçeği değiştirmeye çalışırsanız, bunun kurgudan pek bir farkı kalmaz. Ama kurgu da iyidir sonuçta. Bilim ile beraber güzel bir ikili oluştururlar. Yanına bir de ayran.

O kadar askere gittik, millet oradaki malzemeyle kitap yazıyor, stand-up gösterisi hazırlıyor, ben yazacak bir anekdot bile bulamıyorum. Gerçeğin ebesini gördüm orada, kendi ebemi de gördüm zaman zaman, fakat şöyle oturup da bir şeyler karalayacak iç huzuru bulamadım. Baya da plânlarım vardı. Bir dünya boş zaman, yazabildiğin kadar yaz. Öle yaz. Düşe yaz. Olmadı işte. Kız olmayınca işin içinde çıkaramadım tatmin edici bir hikâye. Etrafımda kız vardı aslında. Şöyle enteresan bir olay da yaşadım. Benim şoförle beraber karakoldan çıkıyoruz, rutin görevlerden biri. Oralardaki evlerde oturan bir taşra kızı dikkatimi çekiyor. 14-15 yaşlarında. Şoföre diyorum, “bak bu kız ileride çok güzel olacak ha, buradan kurtulmanın bir yolunu bulursa hele çok can yakar.” Gülüyor mülüyor çocuk da, pek tepki de vermiyor. Sonradan öğreniyorum ki bizim götveren şoför kızla yiyişiyormuş arada yukarıdaki parkta. Kız da güzel sahiden. Kızıl saçlı, doğal kızıl. Yapay kızıl zor zaten oralarda. Uzun boylu, endamlı, mavi gözlü. Bizim eleman ise bir o kadar çirkin. Şekerle kandırdı herhalde, bilemiyorum.

Otobüste kaldık en son, biraz daha ilerleyelim. Camdan dışarıyı seyrettim biraz boy avantajımı kullanarak. Kırmızı ışıkta durduğumuz bir ara güzel bir kare yakalamayı başardım. Güzel bir kız vardı, ince uzun. Düz saçlı böyle, saçlar memelerine kadar uzanmış. Üzerinde bir tang-top, beli açıkta bırakan cinsten. Sevdiğim bir giyim tarzı ki çok fazla göremiyoruz ülkemizde, görünce de bakıp geçmem, olayın derinliklerine inerim. Kız vermiş fotoğraf makinesini herifin birinin eline poz veriyor. Verdiği poz tam bir klasik, biraz tarif edeyim anlayacaksınız. Arkasını dönmüş, ama tam değil, yarım dönüş. Kafa dönebileceği kadar dönük, kopmak üzere. Suratta çalışılmış bir gülümseme. Eller belde, bacakların biri bir adım kadar önde. Öndeki bacak dizden hafif kırılmış durumda, böylece vücudun balansı o yöne doğru bozulmuş. Birçok kızın ratemybody’sinde var olan fotoğraflardan. Bu poz tüm kızlara bağışlanan doğal bir içgüdü olsa gerek. Temel üç güdüden bir tanesi budur belki de. Arka fon açısından ise şanssız baya bu kızımız, İncirli’nin oralar zaten, binadan başka bir şey yok. Yabancıydı büyük ihtimal, keza yaşanan olay yerli birine ait görünmedi bana hiç. Kızımız dedik az önce ama fark etmez, hepsi bizim kızımız. Efes tribününden tezahüratlar yükseliyor bu arada. Ne Yunan, ne Alman, hepsi de ibneler…

İnmek için ciddi bir mücadele verdim. Önce ilk rakibimi spinle geçtim, ardından sağa fake atıp sola hareketlendim. Karşımdaki altı kişilik barajın üzerinden aştım. Yere indiğimde diz çöküp keman çalma sevinci yaptım Gilardino misali. Artık özgürdüm ne de olsa. Tekrar sokaktaydım ve istediğim yöne gidebilirdim.

Abartmadım özgürlüğü, gitmem gereken istikamete gittim. Maç izlemekti asıl amaç ne de olsa. Çapa’nın dar sokaklarında ilerlemeye başladım. Queens’e benziyor demişti New Yorker bir arkadaş buralar için. Köhne bir sokağa döndüm ve hemen köşede sandalyesine oturmuş internete bağlanan biriyle karşılaştım. “Peki” dedim “vayırles ve kablonun olmadığı yerde nasıl internete bağlanıyorsun?”

Maç çok kötüydü. 0-0 bitmekle kalmadı, ekran başında bayılttı. Bayılmaya müsait bir kadroyla izlediğimizi de belirtmek gerek. Zaten çok heyecan verici bir maç değildi de işte Şampiyonlar Ligi’nin ilk haftası böyle heyecanlandırıyor insanı. Neyse kadro demiştik, süpır kadro. Ozan Aydın, Taner Gülleri, Arda Arşık, Arda Diraz, Sedat Koç, Mustafa Koç, Emek Ege, Murat Ege, Kenan İmrizalıoğlu ve daha niceleri. Sigara içiyoruz paso, ev duman altı. Göz gözü görmüyor.

Kadro zayıflıyor saat ilerledikçe. Sakatlar, cezalılar. Bazen geniş kadro kursan da fayda etmez işte. Film koyalım diyoruz, net bir karara varamıyoruz. En sonunda Emir Kusturica’nın Maradona’sını koyuyoruz. Farkını en baştan belli ediyor. Maradona’nın hayatını anlatmıyor Emir, onunla beraber yaşıyor. Biz de kameralar sayesinde izliyoruz. Sayısız detay var gülümseten, iç burkan. Ama iş Maradona’nın seslendirdiği “ole ole ole Diego Diego” şarkısına geldi mi kopuyor asıl. Yanık bir sesle okuyor şarkıyı El Diego. Eskilerden görüntüler geliyor ekrana aynı anda. Küçük kızın el çırparak tezahürata katılması müthiş. Daha da küçük olan ikinci kızın ekranda gördüğü babasını tanıması da yüzleri güldürüyor. Bu kızın şu an Aguero ile evli olduğu geliyor aklıma, canım sıkılıyor biraz. Diego kızlarını da sahneye alıyor zorla. Güzel bir aile tablosu çiziyorlar. Çok zor anlarda aileyi bir arada tutmayı başardığı anlatılıyor Claudia’nın. Sonuna kadar tutamamış tabi, boşanmışlar en sonunda. Kolay değil aldatan, kumar oynayan, kokain kullanan bir kocayı idare etmek, adı Maradona da olsa, Pele de olsa fark etmiyor. Sonunda Manu Chao, La Vida Tombola’yı söylerken gözler doluyor hafiften.

Öylece yığılmışız koltukta. Sabah olmasın diye kasıyoruz. Gözler kapanmasın diye muhabbete zorluyor herkes birbirini. Benim içimden Osman Yağmurdereli şarkıları geçiyor. Başkasının içinden şehirler geçiyor. Saat 7’yi 5 geçiyor. Hareket vakti.

Not 1: Bahsi geçen maç 16 Eylül 2009'da vuku bulmuştur.
Not 2: MC Ege'nin
Barcelona yazıları güzel değil miydi?

25 Ocak 2010

Biraz da Erkekler

Şu ana kadar hep kızlardan bahsettiysek, erkekleri ihmâl ettiysek biraz da doğru zamanı beklemekle ilgiliydi. Sıkı maçlar oldu erkeklerde ama asıl turnuva çeyrek finallerle birlikte başlayacak. Kadınların aksine çok fire vermedik şu ana kadar ve neredeyse tüm üst düzey tenisçiler son sekize yazdırdılar adını. Tezgahı bozan bir tek Cilic var ki Del Potro'yu mağlup etmesi çok da süpriz olmadı aslında. US Open sonrası fiziksel durumunu bir türlü toparlayamayan Del Potro ağrılarla sızılarla oynadığı 5 setlik maçları kaldıramadı ve Cilic'e elendi. Cilic patates bir tenisçi olmadığını zaten US Open'da Andy Murray'i boyarken göstermişti.

Eşleşmelere bakalım şöyle kısaca. Nadal-Murray albenisi en yüksek olanı kuşkusuz. Murray hâlen beklenen Grand Slam performansını sergilemiş değil ama oyunundaki gelişmeleri gözlemlemek mümkün. Her turnuvada bir noktaya kadar muhteşem oynayıp, sonra bir maçta bir anda mental çöküş yaşama klasiğini değiştirmek için iyi bir fırsat önünde. Daha agresif ve aynı zamanda daha kontrollü bir Murray gördüm şu ana dek Avustralya'dan. Nadal da sakatlık belirtisi göstermiyor ve kazanmak için burada olduğu kesin. Biraz sürpriz oynuyorum ve Murray diyorum bu eşleşme için.

Djokoviç'in rakibi yaklaşık 1 saat içinde belli olacak ve daha yakın görünen taraf Tsonga. İki sene önce finalde yenmişti Muhammed Ali'yi. Almagro gelse Joker'ın işi daha kolay olacak tabi ama Tsonga'nın stili de onu çok rahatsız etmeyecektir. Bir sürelik ufak düşüşten sonra kendini tekrar toparlayan Djokoviç'in bir kez daha Federer'in karşısına dikileceğini düşünüyorum. Djokoviç handikap kuponlarda bulunmalı.

Federer tahminini de araya sıkıştırmış olduk ama çok net bir tahmin değil bu. Hewitt'i yendiğini varsayıyorum ve Davydenko maçını düşünüyorum kafamda. Caner Eler'in anlatırken söylediği gibi sponsorlar ve medya tarafından pek ilgi gösterilmeyen, underrated kelimesinin sözlük karşılığı Davydenko, 2 hafta önce Doha'da yendiği Federer'i yine yenebilir mi, ona bakacak. "Ben her zaman kendi tenisime inanırım, ama tenisim bazen bana inanmaz" diyor. Fedon'un üst üste bilmem kaç seferdir Grand Slam yarı finaline çıktığını söylemeye gerek yok herhalde. Federer çifte şans diyorum.

Son eşleşmemiz Roddick-Cilic arasında. Del Potro'nun saf dışı kalmasıyla yolu hafiften açılan Roddick için çok önemli bir fırsat belki ama Ciliç karşısında ne yapacağını da pek kestiremiyorum. Roddick, son yıllarda göstermiş olduğu mental gelişimi bu tip maçlarda bir anda silip atabiliyor malum. Gönlüm Roddick'ten yana ama iddaa severler bu maçtan uzak dursun.

Ah Be Caroline

Tablonun kolay tarafından fazla enerji harcamadan Williams biraderlerin karşısına çıkması beklenen Wozniacki mâlesef bunu başaramadı. Mâlesef diyorum çünkü severiz kendisini. "Girl next door" tarzıyla WTA'nın en güzel kızlarından biridir. Fiziki görünüşleri sebebiyle Cirstea'yla birlikte Adidas'ın birkaç senedir fena hâlde üstünde durduğu Wozniacki, yakın arkadaşının aksine kortta da bir şeyler gösterebilmişti. Bu mağlubiyet bir yıkım değil tabi, şu an kadın tenisinin en iyi oyuncularının kariyerlerinin sonlarına yaklaştıklarını düşünürsek, Wozniacki'nin önünde Grand Slam kazanmak için birçok fırsat olacak.

Yalnız benim bu kızı ilk izlediğim andan itibaren kafamı kurcalayan bir durum var. Blog'umuz önemli tenis yazar ve takipçisi Benicio ile bu konuyu birçok kez tartıştık zamanında. Birkaç kez birbirimize girdik zor ayırdılar. Konu Wozniacki'nin oyun stili. US Open finaline yükselirken son derece kolay bir yol izledi ve hep kendisi gibi genç tenisçiler çıktı yoluna. İsitkrarlı, az hata yapan oyunu etkileyiciydi belki ama Wickmayer, Oudin gibi genç neslin en iyilerini yenerken aldığı puanlar hem rakiplerinin hatalarından doğdu. Yanlış anlaşılmasın defansif tenise karşı değilim, Hıncal Uluç hiç değilim, ancak henüz çok genç ve gelişmekte olan bir tenisçinin maç boyu topları karşıya atmaktan fazlasını yapmasını beklerim. En azından denemesini.

Wozniacki henüz 19 yaşında ve dünyanın 4 numarası. Kadın tenisinin içine düştüğü yıldız sıkıntısının ve istikrarlı oynayan çok az dişi tenisçi olmasının bunda payı büyük. Sharapova toparlansa mesela, Henin ve Clijsters tam olarak olayın ritmine girseler, Ivanovic ve Jankovic'in muayyen dönemleri sona erse, Williamslar ve Ruslar'ı da katsak çorbaya, Wozniacki'nin Grand Slam kazanma şansı kalır mı?

Kalır ama bir şartla. Kendine artık bir vuruş geliştirmesi gerekiyor. Na Li'ye kaybederken bugün yalnızca 3 winner'ı vardı. Çinli ise 21 winner ile maçı domine etti. Peki Na Li çok mu kuvvetli? Hayır, değil. Wozniacki'nin en hızlı servisi Na Li'ninkinden 11 km/s daha hızlı. Antrenörleri daha iyi bilir herhalde diye düşünyorum elbette ama bütün maç savunma yaparak Grand Slam kazanılır mı? Ya da büyük bir tenis yıldızı olunur mu?

Nadal'ın komple bir oyuncu hâline gelmek için nasıl uğraştığını hatırlayalım. Kendisinden Sharapova gibi anırarak forehand winner'lar atmasını beklemiyoruz maç boyu. Ama Na Li tarafından da domine edilmesin. Üste çıksın biraz artık.

20 Ocak 2010

Henin for President

Dementieva-Henin maçı beklentileri fazlasıyla karşıladı diyebiliriz sanırım. Dementieva hakkında söyleyecek fazla bir şeyim yok. Her zamanki oyununu oynadı, ve her zamanki gibi kritik anlarda sinirlerine yeterince hakim olmadı. Bu kez çok fazla absürd çift hata yapmadı belki, ama özellikle ikinci setin ortalarından itibaren her yaptığı hatada kendine ya da bir şeylere kızarak zaten birçok alanda tüm diğer tenisçilere karşı üstünlüğü olan Henin'in bir de mental üstünlük elde etmesine vesile oldu. Yine de oynadığı oyunla, şansının biraz daha yaver gittiği bir Grand Slam'i kazanabileceği umudunu vermeye devam etti.

Tabi asıl konumuz Henin olmalı bugün. Kaldığı yerden devam ediyor diyeceğim, ama tam olarak devam etmiyor aslında. Bayan tenisinde çok fazla görmediğimiz file önü oyununu eskisinden faha fazla kullanıyor mesela. Backhand'lerinde de eskisi gibi agresif değil. Yakaladı mı öldürüyor yine ama Steffi Graf tarzı slice'larla da baya bela oldu Dementieva'nın başına. Maç final setine gitseydi, o set de muhtemelen uzun süreceği için fiziksel durumuyla ilgili daha çok fikir sahibi olabilirdik. Eğer bu konuda bir problemi yoksa, dünya 1 numarasıyken bıraktığı yerden oyun kalitesi anlamında daha geride değil. Hatta dediğim gibi daha çok vuruş çeşidi kullanıyor ve şu an olmasa da sezon sonuna doğru eskisinden daha iyi bir duruma gelmesi mümkün.

Burada hepimizin merak ettiği şey belli. Clijsters'ın yaptığını yapabilecek mi? Venus'ü çok bir tehdit olarak görmüyorum artık. Oyun ritmini çok çabuk kaybediyor ve basit hatalara başlıyor. Clijsters, Henin, Wozniacki, Dementieva gibi kortun her tarafına yetişebilen tenisçilere karşı başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Bu durumda, çok büyük sürprizleri hesaba katmadan bir değerlendirme yaptığımızda elimizde dört adet şampiyonluk adayı kalıyor. Henin, Clijsters, Serena ve Safina.

Serena tüm diğer favorilerden arındırılmış bir yol izleyecek finale kadar. Zvonareva, Ivanovic, Azarenka, Wozniacki ve Venus için de Serena'nın takılması durumunda ciddi bir final şansı anlamına geliyor bu. Normal şartlarda finalin ilk ismi belli bir nevi. Serena için US Open'da yitirdiği şeyleri geri almak adına önemli bir fırsat.

Asıl karışık mevzu da tablonun diğer tarafından kimin geleceği zaten. Safina'nın şu ana dek Grand Slam kazanmamış olması onu pek ciddiye almamamıza yol açsa dahi, her an herkesi yenebilecek bir oyuncu olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak lazım. Clijsters US Open'da şampiyon olurken Safina'yla karşılaşmaması büyük bir şanstı, keza turnuvadan kısa bir süre önce Cincinnati'de Safina karşısında varlık gösterememişti. Safina, sinirlerine hakim olmayı becerebilirse çok zorlanmadan yarı finale kadar gelecektir.

Clijsters ve Henin, çeyrek finalde karşılaşıyorlar. Ama Clijsters'ın önünde Kuznetsova, Henin'in ise Wickmayer var. Kolay olmayacak, ama takılacaklarını sanmıyorum. Henin-Clijsters maçınının sonucunu tahmin etmek zor ancak ben Henin diyeceğim. Dementieva karşısında oyunu beni ikna etti ve Clijsters'a karşı da her zaman maça 1-0 önde başlar. Brisbane'deki final maçını Clijsters kazandı belki ama Henin'in ilk turnuvasıydı ve öncelikle olaya biraz ısınmak amacındaydı. Ayrıca final setindeki tiebreak belirledi kazananı, iki tarafa da gidebilecek bir maçtı. Clijsters nasıl US Open öncesinden ve US Open'ın ilk turlarından itibaren adım adım Serena'yı alt edebilecek form düzeyine çıktıysa, Henin de benzer bir yolda ilerliyor şu an. Clijsters ise bahsini ettiğim dörtlü içerisinde belki en formda olanı ama aynı zamanda da en tok olanı. Amerika'da çok farklıydı, çok rahat ve çok konsantreydi. Burada ise ilk iki tur maçını skor olarak rahat kazansa da, rakiplerinin maçın içine girmeyi becerebildiği dönemlerde zorlandı. Sırasıyla oynayacağı Petrova ve Kuznetsova maçları daha çok fikir verecektir bu konuda.

Başlangıçtaki soruya geri dönelim şimdi. Bunu net olarak söylemese de Henin'in dönüşünde Clijsters'ın şampiyonluğunun ciddi etkisi olduğunu biliyoruz. Yani Henin de aynı şeyi yapmak istiyor. Ancak onun yolu daha zor çünkü Clijsters comeback yaparken ortalarda Henin yoktu ve Williams'ları yenmesi yetti. Oysa Henin'in önünde kendisinden önce dönmüş formda bir Clijsters, Grand Slam açlığını henüz dindirememiş ve kendini kanıtlamak için ciddi bir hırsa sahip Safina ve US Open'da aldığı kötü mağlubiyetten sonra bu turnuvayı çok ciddiye alan bir adet Williams var. Kazanmak için üçünü de yenmesi gerekebilir ki işte burada devreye Henin'in mental üstünlüğü giriyor. Daha doğrusu vaziyet eskiden böyleydi. Bu mental üstünlüğü kaybetmeye başladığı an tenisi bıraktı zaten. Ve şimdi tekrar döndüğüne göre kafasındaki problemleri halletmiş olmalı. Dementieva önünde sinirlerine çok hakimdi. Set puanı çevirdi, çok kritik oyunlar oynadı ve vuruşlarında herhangi bir tedirginlik yaşamadı. En başta belirttiğim gibi Dementieva'nın puanlara verdiği aşırı tepkilerin de yardımıyla maçın sonunu oldukça güzel getirdi.

Tabi bir de Clijsters'ın diğer tenisçileri uyandırması var. Kendisi geri dönüşünü gerçekleştirirken çok da ciddiye alınmadı belki de. Williams'lar ve Ruslar Clijsters'ı tehdit olarak görmediler. Bahis şirketleri de kendisine bol kepçe oranlar verdi hep. Oysa şimdi aynı hataya düşmeyecektir kimse. Hatta bir grand slam önce yaşananların ardından olması gerekenden daha bile ciddiye alınacak Henin.

Şanssız kura, hırslı rakipler, çok zorlu bir derbi, ezeli rakibinin başarısının yarattığı baskı gibi birçok engelin üstesinden gelmesi gerekecek kısaca. Yapar diyorum ben.

18 Ocak 2010

Haiti İçin

13 Ocak 2010

Perili Otel

Oklahoma City Thunder ile New York Knicks arasında oynanan maçı beklendiği üzere Thunder rahat kazandı. Mağlubiyetin sebepleri olarak saha içi ve saha dışı bir çok faktör sayılabilir muhakkak. Ancak New York'lu bazı oyuncuların mazereti oldukça enteresan. Önceki gece kaldıkları otelde hayaletler olduğunu ve gece uyuyamadıklarını iddia ediyorlar. "Kesinlikle inanıyorum" diyor Jared Jeffries, "orası tekin değil, korkunç bir yer." Eddy Curry ise sadece 2 saat uyuyabilmiş, "olayın 10. katta olduğunu söylüyorlar ve o katta bir tek ben kalıyordum. Mecburen gecenin çoğunu Nate'in odasında geçirdim. O otelde hayalet olduğuna kesinlikle inanıyorum" diyor.

Eddy Curry'nin Nate Robinson'ın odasında takılması başka türlü de açıklanabilir tabi ama konumuz bu değil şu anda.

Bahsi geçen otelin adı Skirvin. 1910'da inşa edilmiş. Kuzeybatının en iyisiymiş zamanında. Otel sahibi W.B. Skirvin'in temizlikçi kızlardan biriyle ilişkisi olmuş ve kız hamile kalmış. İşler bir şekilde sarpa sarmış ve muhtemel bir skandali önlemek amacıyla Mr. Skirvin, kızı 10. kattaki bir odaya kilitlemiş. Bir süre sonra temizlikçi kız doğum yapmasına karşın hâlâ odadan çıkmasına izin verilmemiş. Bunun üzerine bebeğiyle beraber aşağı atlamış.

Yıllar içerisinde otelde kalan birçok müşteri geceleri çocuk ağlaması duyduğunu iddia etmiş. Bazı erkek müşteriler, odada yalnız oldukları sırada bir kadın sesinin kendilerine seslendiğini söylemişler. Çıplak bir kadın figürü gordüğünü ve hatta görünmeye bir varlık tarafından tecavüze uğradığını iddia edenler bile varmış. Ayrıca kendi kendine hareket eden nesneler de görülürmüş sıkça.

Otel, 1988'de kapatılmış ancak 20 yıl sonra tekrar restore edilerek, Skirvin Hilton adıyla hizmete açılmış.

18 Aralık 2009

UEFA'nın Mourinho ile Alıp Veremediği

Federasyonlar, FIFA, UEFA, vs. genelde sevmez Mourinho'yu. Çok da garip değil sürekli sivri açıklamar yapan, herhangi bir çarpıklığı görünce çat diye söyleyen bir adama karşı duyulan garez. Ancak bugünkü kura çekiminden sonra aklıma başka bir şey geldi. Acaba diyorum bu nahoş ikili ilişkiler kura çekimlerine yansıyor mu? Yoksa yalnızca tesadüf mü?

Tesadüf olan nedir, ondan bahsedelim. Bu sırada da geçmiş zamanda ufak bir Şampiyonlar Ligi yolculuğuna çıkacağız. 2003-2004 sezonu. Porto'nun mucize yaratıp şampiyon olduğu sezon. İlk turda eşleşilen takım Manchester United. Devamı çok da önemli değil aslında ama Lyon geliyor akabinde. Daha sonra Milan olması gerekirken Deportivo ve Arsenal/Real Madrid'den biri olması gerekirken Monaco. Ama dediğim gibi çeyrek finalden sonraları çok önemli değil keza güçlü bir takım çıkması zaten anormal bir durum değil. Burda Porto'ya kıyak yapıldı Deportivo, Monaco geldi de diyemeyiz, çünkü sürprizi bol bir seneydi ve baba takımların hepsi erken elendi. Değinmek istediğim nokta 2. turdaki Manchester eşleşmesi.

Geçelim bir sonraki sezona. Mourinho artık Chelsea'de, şampiyonluğun güçlü bir favorisi. Çektiği takımlar ise korkunç. 2. tur eşleşmesi Barcelona. Şampiyonluğa giden yolun devamı Bayern, Liverpool, Milan. 3. aşamada takılıyor hâliyle, Liverpool kahraman oluyor.

2005-2006 sezonunda grupların hemen sonrasında çekilen kura yine Barcelona. Tesadüf mü, yoksa Anders Frisk olayının bunda etkisi var mı?

2006-2007 sezonu tek ufak istisnamızı oluşturuyor. Porto geliyor ikinci turda, nispeten kolay bir eşleşme. Devamında Inter'i eleyen Valencia ve sonra yine Liverpool.

2007-2008 sezonunda Moskova'ya giden yol kolaydı. Olympiakos, Fenerbahçe, Liverpool (evet yine). Fenerbahçe süpriz yaptı desek, elediği takım Sevilla ki Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Chelsea havada kapar. Ama bir dakika, Mourinho yoktu o sezon. Son yıllardaki en kolay Chelsea kurası Mourinho'nun olmadığı sezona denk geliyor.

2008-2009 sezonunda Mourinho Inter'e geçiyor ama kuralarda değişen bir şey yok. 2. turda çekilen takım Manchester United.

Ve 2009-2010 sezonu. 2. turdaki rakip Chelsea. Ha grup birincisi olsun, kolay takımı çeksin diyebilirsiniz, ama gruplar da pek birinciliğe müsade etmiyor. Mourinho'nun geçmiş gruplarında Barcelona'lar Liverpool'lar eksik olmazdı. Zaten Barcelona ve Liverpool olayları ayrı yazı konusu. Ayrıca 2. de olsa, insana bir kere bile kolay bir takım çıkmaz mı? 2 kez Manchester, 2 kez Barcelona, 1 Porto, 1 Chelsea biraz fazla değil mi?

Komplo teorisi gibi algılanmasın, dikkatimi çekti sadece. Daha önce de Ozan'la konuştuğumuz bir hadiseydi, şimdi üstüne Chelsea eşleşmesi gelince içimde tutamadım daha fazla.

14 Aralık 2009

Manchester City Ve Beraberlikler

7 maçlık beraberlik serisi nadir görülecek cinstenti. Aslında geçen hafta Lampard penaltıyı atsa, bu haftayla beraber seri 9'a çıkacaktı. Ve hafta içi de Tottenham deplasmanına çıkacaklar ki, beraberlik en olası sonuç gibi duruyor şu aşamada. Peki neden berabere kalıyor bu takım? Kasten mi yapıyorlar?

Oynadıkları ilk 6 maçtan 5'ini kazanınca heyecanlandırmışlardı herkesi. Tek mağlubiyet de Old Trafford'da son dakikada gelmişti. Futbol çok iyi değildi belki ama ekeftif oynuyorlardı, sonuca gidiyorlardı. Mark Hughes ile çok başarılı olamayacağını düşündüğüm bu kadro benim de kafamı karıştırmıştı. Hiç adalı bir hocanın stiline benzemiyordu. Uluslararası futbola kendini çok önce adapte etmeyi başarmış Alex Ferguson dışındaki tüm adalı hocalar, belli geleneklerden vazgeçmezler ve biraz geri kafalılardır aslında. Martin O'Neill belki ayrılabilir biraz farklı özellikleriyle. Mark Hughes'ün futbolculuk kariyeri iyi bir hoca olacağı ipuçlarını verse de, toplama bir takımı başarıya götürebilecek bir tarza sahip olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Ha bir David O'Leary vardı, ne oldu ona?

Başarısız olduğunu iddia etmiyorum Hughes'ün. Manchester United dışında onları yenebilen hâlâ yok. Buna kupa da dahil. Kendi evlerinde iki kez Arsenal'i, bir kez Chelsea'yi devirdiler. İlk 4 yarışının içindeler. Beraberlikler zinciri esnasında çok fazla sakat oyuncuları vardı. Robinho henüz yeni yeni oynamaya başlıyor, Tevez-Adebayor çok az beraber oynadı ve daha bunun gibi bir sürü mazeretleri var. Ancak bazı problemler olduğu da kesin. Bir takım 9 maçın 8'ini berabere bitiriyorsa ve bu süreçte kazandığı maç hariç diğer tüm maçlara favori çıkmış ise oynadıkları futbolda sorgulanması gereken bazı hususlar olsa gerek.

İki adet kapı gibi stoper aldılar ve rakiplerine pozisyon vermeden başladılar lige. Ancak gol yemeden tamamladıkları ilk üç maçın ardından 0-0 biten bir Birmingham maçı hariç oynadıkları tüm maçlarda en az 1 golü kalelerinde gördüler. Yani gol yemeye başladıklarından itibaren çözüldüler ve bir türlü defanslarını toparlayamıyorlar. Biraz da kendine güven işidir bu. Gol yemeyeceğine inanarak maça çıkmak birçok şeyi kolaylaşyırır. Benitez'in Liverpool'u dönem dönem bunu başarmıştı geçmişte. Mourinho'nun Chelsea'sinde de o kendine güven vardı. Manchester City kontrollü futbol oynamaya çalışıyor ama bir gol yedikleri anda oyun disiplini kalmıyor ortada ve Mark Hughes takım üzerindeki kontrolünü kaybediyor. Kafasındaki şeyleri az çok anlayabiliyorum ve doğru futbolu oynatmaya çalıştığını da görebiliyorum, ancak yönetilmesi zor bir oyuncu topluluğuyla beraber olduğunu unutmamak lazım.

Beraberlik serisindeki birçok maçı öne geçmesine rağmen galip bitiremedi. 2-0 öne geçip farka giderlerken, üst üste yedikleri 2 golle Fulham'a puan kaptırmaları mesela. Ya da ligin en kötü deplasman takımlarından biri olan Hull karşısında 1-0 öne geçtikten sonra rahat sonuca gitmeleri gerekirken yine bir şekilde gol yemeyi başarmaları.

Yıldız oyuncuların yarattığı pozisyonlarla hücumda idare ediyorlar bir şekilde. Mourinho'nun Chelsea'sinin sezona hep 1-0'larla başladığını hatırlarsınız. İşin hücum yönü için bir 10 maç beklemekte sakınca görmezdi. Öncelikle tüm takıma savunma bilincini oturtup, herkesin ne yapması gerektiğini bildiğinden emin olduktan sonra daha açık oynamaya, rakibin daha çok üzerine gitmeye başlardı. Hughes de bu yol üzerinde gidiyor sanmıştık ki, biraz da şaşalı Arsenal galibiyetinin gazıyla erken açıldı ve hafiften şapa oturdu. Takım kimyası ne durumda, çok bir fikrim yok ancak bu kadar üst düzey hücum oyuncularına sahip bir takımda Bellamy'nin bu kadar dakika bulması benim garibime gidiyor. Büyük paralar ödenerek alınan Santa Cruz pek süre alamazken hem de.

Bence yol yakınken gönderilmesi gerekiyor Hughes'ün. Antrenör değişikliğini seven biri değilim, hele sezon ortasında yapılan değişikliklere uyuz olurum çoğunlukla. Ama baştan yapılan seçim bir hataydı ve şu anda kaybedilmiş çok bir şey yokken, eğer kısa vadeli başarı istiyorlarsa, daha üst düzey bir hocayla çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Mesela bu modelde daha önce denenmiş ve başarıyla ulaşmış Mourinho ikna edilebilir kesenin ağzını açarak.

Bu kadronun, özellikle Liverpool bu kadar kötü giderken, ilk 4 dışında kalması bence kabul edilebilir bir durum değil. Sezona Jose'yle başlasalar ciddi bir şampiyonluk adayı olmazlar mıydı? Tren kaçmış değil hâlen.

13 Aralık 2009

Olağan Şüpheliler

Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001'de ezeli rakipleri Litvanya'ya Ankara'da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters'le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins'in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu'nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.

Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001'de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007'de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya'da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.

Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup'ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins'ten başlayalım isterseniz.


Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins'in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket'e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002'de Almanya'da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup'ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.

Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins'in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya'lı oyuncuların Ankara'da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.

Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası'ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters'e göz atalım biraz da.

Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç'un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks'e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters'in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut'ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB'nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.

Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele'ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele'yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club'ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.

Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya'ya geldiği zaman NBA'dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA'e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.

Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters'in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins'le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins'e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga'dan, bir de Riga'dan adam çıkmaz dememişler boşuna.

Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının "Now or Never" olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.

Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins'i okurken sondaki s'yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.

Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane'ye teşekkürü borç biliyorum.

Stoke City - Wigan Athletic

Bu maç uğruna blog entry'si girmeye değecek bir maç mı diye kendi kendinize sorabilirsiniz. Ben de sordum. Ama enteresan şeyler oldu hakikaten. Internetten açtım maçı bakayım diye biraz Tuncay oynuyor haberini aldıktan sonra. İyi de oynuyordu baya, hatta Stoke formasıyla ilk golünü atması da fazla sürmedi. 3-4 pozisyonda daha gole yaklaştı buna ek olarak.

Ama asıl olay aşağıda linkini görebileceğiniz gol. Maça Tayshaun kardeşimle beraber alt oynamışken, ortasahadan gelen bir golle pick'in yatmasının şokunu üzerimden atamadım uzun bir süre.



Bunla da sınırlı kalmadı maçtaki enteresan olaylar dizisi. Sonlara doğru Wigan'ın kazandığı penaltı atışını kurtaran Sorensen'in son 6 penaltıdan 5'ini kurtardığını biliyor muydunuz?

11 Ekim 2009

Yine Palermo

Bu maç hakkında çok şey yazılıp çizilecektir. Arjantin, mutlaka kazanması gereken maçta grup sonuncusu Peru'ya takılıyordu ki sahneye son haftaların popüler oyuncusu Martin Palermo çıktı. Kimin aklına gelirdi ki artık kariyerinin sonuna gelmiş, bu kadar yetenekli hücum oyuncusunun arasında tekrar milli takıma çağrılması bile ciddi bir tartışma konusu olan Palermo'nun El Diego'nun kurtarıcı meleği olacağı. Aslında birkaç akla uğramıştır muhakkak, Palermo'nun hatırlanacak işler yapmayı ne kadar sevdiğini düşünürsek.

Maç öncesi bahis sitelerinde maçın handikapı 2.25'ti. Yani Arjantin'in farklı galip gelmesi bu maçın normaliydi. Benim şüphelerim vardı, Arjantin'in farkı düşünecek bir durumda olmaması, 1-0'ı cebine koyup gitme isteği daha mantıklı gelmişti. Nitekim öyle gibiydi her şey. İkinci yarının başında bulduğu golün ardından kalesinde birkaç ciddi pozisyon gören Maradona bence yapması gerekeni yaptı ve Higuain'i çıkararak Demichelis'i aldı oyuna. 70'den sonra yağmurun abartmasıyla maç iyice çığırından çıktı ve oyuncular ayakta durmak için biz ise topu görebilmek için müthiş bir mücadele verdik. Peru ne hikmetse bırakmadı maçı ve 90'da golü attılar. Televizyonun dibine girmek zorunda kaldım golü görebilmek için. Böyle bir yağmur görmemiştim uzun zamandır.

Bu noktadan sonrası tarihin Maradona'ya gülümsemesiydi yine. Evet, herkes şoktadır, Diego'nun yüzünde anlamsız bakışlar. Nerede yanlış yaptığını bilemeyen bakışlar. Ve sahneye çıkan Palermo'nun 90+3'teki golü. Yağmurdan sırıl sıklam olan formayı çıkarırken zorlanıyor Palermo. Koca bir kariyeri bir maçta kaçırdığı üç penaltıyla hatırlanmak üzereyken önce 39 metreden gelen kafa golü ve ardından bu gol. Maradona'nın uçuşu jeneriklik. Dedim ya, tarih gülümsedi efsaneye. Daha geçen Bilgin Gökberk'in teknik direktörlerin gol sevinçlerinin usturuplu olması gerektiğini belirten bir yorumu dinleyip hak vermiştim. Ancak bu seferki bambaşkaydı. Yakıştı El Diego'ya.

Devamında Peruluların santradan direkt kaleye vurduğu top direğe değil de ağlara gitse o zaman olacakları düşünemiyorum. Arjantin kötü, o konuda şüphe yok. Akıcı bir futbol oynayamıyorlar, belli bir şablon yok. Belli bir on bir yok. Son dört Dünya Kupası'na güçlü girdiler ve hayal kırıklığı yarattılar. Bu kez sıkıntılı girecekler, tersi olabilir. Kendilerini kanıtlamak için uğraşacaklar. Maradona'nın motive edici etkisi Arjantin'i bir seferliğine de olsa turnuva takımı yapabilir. Bunu da buradan söylemiş olalım, "ben demiştim" diye link veririz sonra.

16 Eylül 2009

İlk Kan

Şampiyonlar Ligi'nin ilk gününü tamamlarken pek fazla tat kalmadı ağzımızda. Hatta canlı izlediğim maç için konuşacak isem yalnızca, o zaman hiç tat kalmadı diyebilirim. Kadrolara bakınca maçın 0-1 ya da 0-2 biteceğini az çok tahmin ettik hepimiz. Alex Ferguson "çok zorlamadan bir galibiyet alır mıyız"ın denemesini yaptı haftasonu oynayacağı derbiyi de düşünerek ve zorlanmış gibi görünerek maçı aldı.

Beşiktaş için çok mu önemli bu mağlubiyet? Hayır, ama farklı bir problem var. Burada Denizli'nin taktiğinden oyuncu seçimine, İbrahim Üzülmez'in oynamasından Bobo'nun oynamamasına kadar birçok hatadan söz edebiliriz. Bunlara bir itirazım veya onayım yok, işin teknik kısmını düşünmedim bile hiç kafamda. Ancak Beşiktaş'ın içine düşüyor gibi göründüğü "iyi mücadele ettik" tuzağı var beni rahatsız eden. Maç sonundaki röportajlara bakıyoruz, Büyük Mustafa dahil herkes şanssızlıktan dem vuruyor. İyi mücadele ettik, 77'de gol yedik, maç iki tarafa da gidebilirdi, Serdar'ın topu girse... Hadi canım ya. Şampiyonlar Ligi'nde Manchester United'a karşı kendi evinde oynuyorsun. Mücadele etmezsen bir gariplik var demektir. Mücadele etmenin yetmeyeceğini bilmiyorsan da bir gariplik var. Ve mâlesef bu garipliği sayısız defa yaşadık, çok tecrübeliyiz. Yeni bir sezon, yeni bir heyecan, ama bakış açısı benzer.

Beşiktaş bu maçtan "iyi yoldayız" gibi bir çıkarımla ayrılıyor gibi hissettim ben. Umarım bu hataya düşmez Mustafa Denizli, yoksa böyle şanssız 5 mağlubiyet daha alır.

Grubun diğer maçında da Wolfsburg zaten bariz olan "4. torbaya ait değiliz" mesajını net olarak verdi. Hücum yönü hayranlık uyandıran bu takımın geçen seneki peri masalını tekrar edemeyeceği kesin, ligde tökezliyorlar zaten. Ama CL'ye asılacaklardır, iki hafta sonra Old Trafford'da Alex Hoca da açık futbol tribine girerse güzel bir gol düellosu izleyebiliriz.

Ronaldo'nun iki frikik golü attığını duyunca heyecanlandık, ama goller vasat. Biri komik olmak üzere iki tane kaleci hatasıyla gecenin flaş skorunu almayı başardı Real Madrid. Zurich'in buraya ait olmadığı da görülmüş oldu. Grubun ikincilik adaylarını karşı karşıya getiren maçta ise beklenmedik bir sonuç çıktı. Seedorf'tan 2 nefis orta-pas karışımı ve Inzaghi'den iki net vuruşla birlikte gelen galibiyet Milan'ın hâlâ çok tehlikeli bir Şampiyonlar Ligi takımı olduğuna dair bir işaret mi, yoksa kötü futbolla birlikte gelen bir şans galibiyeti mi? Ya da asıl soru şu olmalı: Milan 3-4 sene önce olduğu gibi hâlâ kazanmayı en iyi bilen takım mı?

Bu sene oldukça iddialı gelen Fransız takımlarından da ilk hata veren Marsilya oldu. Oysa Bordeaux, Torino'dan 1 puanla dönerek iyi başladı. Aslında oynadıkları futbol seviyesi pek farklı değil de Marsilya bu işin kaşarı Inzaghi'ye çattı diyelim, daha güzel olsun.

Sezona felaket başlayan Atletico Madrid için de üzgünüm gerçekten. Sempatik kadroları gollü bir galibiyeti çağrıştırıyordu ki yakışıklı kaleci Dionisios Chiotis'e takıldılar. Hani kalede başkası da olsa çok değişmeyecek gibi bir maçtı esasında. Atak oynamaktan ziyade atak oynuyor göründü Atletico. Maçın en net pozisyonunu APOEL'in yakaladığını da notların arasına yazalım. Bu grupta Chelsea'nin zorlanmayacağını düşünüyorum. Stamford Bridge'deki oyunuyla hiçbir zaman hafife alınmaması gerektiğini bir kez daha gözümüze sokan Porto'ya saygı duymaya devam edelim. Atletico da devam etmeli, aksi hâlde kendilerini dışarda bulabilirler.

Bayern cephesinde problem yok. Bu kadar büyük takımın arasından eskisi gibi şampiyonluk adayı konumuna gelmeleri kolay değil. Yine de iyi hamleler yaptılar ve güzel kura çekerlerse (artı Ribery kalırsa, artı Robben sağlam kalırsa) yarı final yapabileceklerini düşünüyorum. En çok merak ettiğim ise sezon boyu kaç kez Thomas Muller-Gerd Muller benzetmesinin yapılacağı. Neyseki Ercan Taner Şampiyonlar Ligi anlatmıyor.

11 Eylül 2009

Roket



Shangai Masters'ta Ronnie O'Sullivan-Marco Fu maçından güzel bir Roket serisi. Absürd bir potla başlıyor ve son bölümde herkes kahkahalara boğuluyor.

10 Eylül 2009

Almanlar Alır

Kızların oynadığı futbolda en çok ilgimizi çeken kısmı birkaç entry aşağıda bulabilirsiniz. Ben de ikinci planda kalan Avrupa Şampiyonası'ndan bahsedeceğim kısaca.

Almanya kazandı doğal olarak. Kadın futbolunu hiç takip etmeyenler bile bilecektir ki Almanya açık ara dünyanın en iyi takımı. Son iki Dünya Kupasını ve bununla beraber son beş Avrupa Şampiyonası'nı kazandılar. Bu süreçte oyuncular değişti, yeni gençler geldi, hoca değişti, sistem değişti ama takım kazanmaya devam ediyor. Patlayıcı bir hücum hattı var ve rakibin biraz sallandığını gördükleri anda üst üste 3 gol atabiliyorlar. Grup maçında karşılaştıkları Norveç'e karşı zorlanıyor gözüktüler, fakat 90. dakkadan sonra 3 tane atarak maçı 4-0 aldılar. Benzer bir durum da finalde gerçekleşti. 3-2 giden maç bir anda 6-2 oldu ve tadı kaçtı.

Biraz kendimi zorlayıp izlemeye uğraştım maçları. Kolay değildi tabi, topun peşinde çığlık çığlığa koşan kızlar, istikrarlı olarak aşırtma gol yiyen kaleciler, sürekli bir itiş kakış hâli televizyon başında kriz geçirtse de güzel maçlar da vardı. Özellikle Almanya'nın çok paslı hücumu, Hollanda'nın cattenacio'su (evet, yanlış duymadınız), İngiltere'nin Kelly Smith'i, müthiş İsveç-Norveç maçı akıllarda kaldı.


Almanya'dan sonraki en büyük şampiyonluk adayı İsveç, kesin favori çıktığı maçta Norveç'e 3-1 kaybederek elendi. Duran toptan yedikleri goller çok saçmaydı. 3-0 geri düştükten sonra Manchester United gibi oynamaya başladılar ama yalnızca bir gol bulabildiler. Sahaya iyi yayılan ve zonal markajın güzel bir örneğini sergileyen Norveç'in de hakkını teslim edelim.

Turnuva boyunca maçları anlatan Eurosport spikeri Dağhan Irak da yavaş yavaş Türkiye'nin en iyi spikeri olma yolunda ilerlemektedir. Sıkıcı olduğunu bildiği için sürekli maç anlatmaktansa kadın futbou hakkında enteresan bilgiler vermeyi tercih ederek beni de olaya ısındırdı. Geçen sene de bir artistik patinaj şampiyonası sonrası kendisine buradan övgü gönderdiğimi hatırlıyorum.

Açılış Dediğin Böyle Olur

Nicola Vujcic blog'unda Poznan'daki açılış seremonisini değerlendirmiş. Fazla dokunmadan çevirmeye çalışıyorum:

Maçtan önce enteresan bir durum gözüme çarptı.

Isınmalardan önce turnuvanın Poznan'da oynanacak kısmının açılış töreni vardı. Ve herhangi bir organizasyonda bundan daha komik bir açılış töreni gördüğümü hatırlamıyorum. Monthy Pyton izlemekten bir farkı yoktu.

Tribünlerde 30 kadar insan vardı. 4 tane adam ellerinde dört ülkenin filamalarıyla saha içine geldiler (ama arkalarında dizilmiş takım oyuncuları veya herhangi bir ülke mensubu yok). Konuşmalar için iki mikrofon ayarlanmıştı, ama mikrofonlar neredeyse tamamen boş olan tribünlere değil, iki gazetecinin bulunduğu ters istikamete bakıyordu.

Üç tane adam gelip boşluğa doğru Lehçe konuşmalar yaptılar, Polonya milli marşı çaldı ve şampiyonanın resmi olarak başladığı ilân edildi.

Eğer kaydedecek biri olsaydı, Youtube'da hit olurdu.

Bettingadvice forum'dan Silvio'ya teşekkür.

09 Eylül 2009

Kadir Has Fatih Terim

Bugün Posta gazetesinin ücra bir köşesinde okuduğum garip bir haberle sarsıldım. Kadir Has Stadı'nın müdürünün kovulduğu söyleniyor haberde. Çok garip değil aslında zeminin durumu ve Fatih Terim'in soktuğu laflar düşünülürse. İşin enteresan kısmı bu zeminin böyle olduğunun maçtan önce biliniyor olması. Benim haberim vardı zeminin kötü olduğundan, o maksatla "alt" oynamayı bile düşündüm maça. Fatih Terim'in de haberi vardır herhalde. Müdürü kovanların da haberi vardır. Böyle bir zeminde oynayacağını biliyorsun, maçtan sonra süpriz bir durummuş gibi sert eleştirilerde bulunuyorsun, müdürü kovduruyorsun.

Asabımızı bozuyorsun Sayın Terim.

02 Ağustos 2009

Usta-Çırak

"Bobby Robson is one of those people who will never die, not just for what he did in his career, for a victory more or a victory less, but for everything that he gave to those who like me were lucky to know him and walk by his side. My thoughts and embrace go to his loved ones."