Olimpiyatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Olimpiyatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Eylül 2008

Slobodan Rajkovic

Resimdeki lama, Sırplar'ın yeni jenerasyonunun en umut verenlerinden Slobodan Rajkovic. Olimpiyat oyunlarında atıldığı -Arjantin maçıydı sanırım- maçta, Arap hakeme tükürmüştü.

Rajkovic aslında bilindiği üzere enteresan rekorlara sahip, beklentilerin yüksek olduğu bir yetenek. 15 yaşında A takıma çıkan Rajkovic, 16 yaşındayken de Sırp U21 takımında oynayarak, bu kategoride forma giymiş en genç oyuncu hala. Ondan sonra da rekor bir ücretle bonservisini aldı Chelsea. Chelsea'nin ödediği milyon poundlar, hala 18 yaşından küçük bir oyuncuya verilmiş olan en yüksek para. Geçen seneyi PSV'de yedekte geçirince, Chelsea onu daha fazla süre bulması için McLaren'ın Twente'sine kiralamıştı.

Kırmızı karta geri dönelim. FIFA'nın cezası geç geldi ama sağlam geldi. Rajkovic, 1 yıl süreyle futbol oynayamayacak. İtiraz yolu açık, İngiliz lobisiyle ceza düşer gibi. Keşke sadece yer olimpiyat, tükürülen de Arap hakem olunca değil de, şu pisliğe her daim doğru düzgün ceza verilebilse.

17 Ağustos 2008

Neden? Ya da hâlâ neden?



Basketbol ve voleybol maçlarında dinledik. Sıradaki dalı merakla bekliyorum, kontrolsuz bir şekilde.

Fotoğraf google'da yapılan arama sonucunda www.spordostluktur.com sitesinde bulunmuştur.

14 Ağustos 2008

Holden-ov & Hammon-ova

JR Holden ve Becky Hammon. Bundan yıllar önce hayal dahi edilemeyecek olan durumsa, iki isim arasındaki ortak nokta, yani Rus bayan ve erkek basketbol milli takımlarının ABD'li guardları olmaları.

Antrenör Martin mi, Yüzücü Marin mi ?

Linki az önce batug'da gördüm. Milliyet yazarı sevgili Gökhan Türe; olimpiyat boyunca başarılı yayınlarıyla TRT'yi denize döken Eurosport ekibinin de yarışlar boyunca sık sık değindiği ve benim de ilk gün üzerinden kısaca geçtiğim Manaudou - Pellegrini - Marin aşk üçgenini okurlarıyla paylaşmak istemiş. Pekin'de de sığ haberleriyle, olimpiyat boyunca sınıfta kalmayı başaran gazeteleri göz önüne aldığımızda aslında hoş bir şey tabi böyle enstantaneleri okurla paylaşmak.

Ancak, sevgili Türe biraz özensiz, daha çok kulaktan dolma kaleme almış olayı, bu yüzden de düzeltmek istedim yanlışlarını. Tabi Milliyet'te bu haberi okuyan insanların ancak çok ama çok ufak bir kısmı bu blogu okuyacaktır ve doğrusunu öğrenecektir ama önemli değil. Zaten çoğunluğa alternatif bir iş yapıyoruz burada en nihayetinde.

Birincisi, Türe'nin "İtalyan antrenör Luca Martin" sandığı kişi şu an Pekin'de aktif olarak yarışmakta bulunan İtalyan sprinter Luca Marin.

Manaudou, Marin'le tanışmadan önce zaten 17 yaşından beri Avrupa, olimpiyat ve dünya şampiyonlukları bulunan, Fransa'nın son 50 yılın en iyi bayan yüzücüsü olarak lanse edilmiş elit bir isimdi. Yani "antrenör Martin" veya yüzücü Marin'le başarıya ulaşmamıştı, ki kariyeri boyunca yeteneğine rağmen, çalışma etiği yüzünden kendi kulüpleri tarafından dahi sıklıkla eleştirilen bir isimdi Manaudou.

Ayrılığın gerçekleştiği 2007'deki Avrupa Şampiyonası öncesinde ve sırasında, bu kişisel sorunlara rağmen Manaudou başarılı olmuş ve 4 madalya birden kazanmıştı. Ayrılık sebepleri de kıskançlık değil, Manaudou'nun Marin'le beraber antreman yapmak için taşındığı İtalya'da da çalışmaları aksatması ve bu yüzden sık sık havuz başında, herkesin önünde ettikleri kavgalardan birinde yüzüğü havuza attığı biliniyor Manaudou'nun.

Bu arada Marin - Pellegrini ilişkisi de "bu ayrılık sırasında" değil, daha sonra gerçekleştiği biliniyor, ki zaten Manaudou da boş durmadı, o da Fransız yüzücü Benjamin Stasiulis'le beraberdi.

Kısaca işin özü bu. Bu kadar magazin yeter, yetmez diyenlere konu hakkında yazılmış güzel bir makale önerebilirim.

13 Ağustos 2008

Phelps 5/8


Ian Thorpe turnuva öncesi yorumlarda devamlı Phelps'in "8 rekorlu 8 altın" projesini gerçekleştirmesinin zor olduğunu ve bunun olma ihtimalini az bulmasını da yoğun programa dayandırıyordu. Ne yalan söyleyeyim bana da çok olası gözükmüyordu, tamam belki 8 altını alabilirdi Phelps ama bunu 8 rekor kırarak başarmak çok fantastik bir rüya geliyordu bana. Özellikle de, 4 x100 bayrakta bu rüyanın erken biteceğini düşünüyordum. Ama Jason Lezak'ın, Alain Bernard'ı geçtiği o son metrede en büyük riski atlattı Phelps, bugün 8 hedefin 5'ini tamamlamış durumda ve Thorpe da Phelps trenine atlamış durumda.

Kalan yarışlarına baktığımızda, ilk olarak 200 m karışıkta yüzecek, az önceki elemele serisini alışkın olmadığımız şekilde rekor kırmadan kazandı. Muhtemelen kasmadı ve kendi standardında vasat bir derece yaparak 6. oldu genelde. Yarınki yarı finallerde dereceler daha da aşağı inecektir. Özellikle finalde, çıtayı düşürmemesi lazım Phelps'in, olası Cseh veya Lochte sürprizlerinden korunmak için. 7. yarış 100 m kelebek, kelebek Phelps'in güçlü olduğu kategroilerden biri, ona ayak uydurması olası tek isim Phelps'in rekorunu kırdıktan sonra, 2 kez daha geliştiren Ian Crocker. Ancak Phelps, Crocker'ı daha önce özellikle büyük yarışlarda defalarca geçti ve bu formuyla sorun yaşamaması gerek. Son yarış ise 4 x 100 m karışık olacak ve bu da ABD takımının oldukça rahat kazanması gereken bir kategori. Evet, Phelps için her şey yolunda gidiyor ve muhtemelen 4-5 gün içerisinde gelmiş geçmiş en iyi yüzücü olduğunu ilan edecek dünyaya.

Benim asıl beklediğim yarış, daha önce de dediğim gibi, 100 m serbest. Çok büyük rekabet var burada ve sonucu kimse kestiremiyor. Amerika'nın Fransa'yı geçtiği epik yarışta Bernard'ı geçen Jason Lezak da o yarıştan sonra da kendini favoriler arasında bulmuştu ama şu ana kadar en fazla bronzu zorlar gibi duruyor. Yarı finaller çok eğlenceliydi aslında, ilk seride Alain Bernard adeta uçtu ve Eamon Sullivan'a kaptırdığı rekoru geri aldı. Ama bir kaç dakika içinde yüzülen 2. yarı final serisinde Eamon Sullivan rekoru geri aldı ve bu seride gerçekleşen önemli bir olay da burada ünvanını koruyup altını amaçlayan ve büyük ihtimalle yüzmeyi bırakacak olan efsane Hoogenband'ın kariyerinin en iyi derecelerinden birini yüzmesi bu yaşında. Eamon Sullivan başından beri altın adayım benim ama rakibinin de Alain Bernard gibi her an herşeyi yapabilecek bir sprinter olduğunu unutmamak gerekir. Öyle ki bu kategoride yapılmış en iyi 5 derecenin 3'ü Bernard'a, 2'si Sullivan'a ait ve hepsi son aylarda yapıldı. Hoogenband şu an için bu ikisinden bir adım geride gibi ve herhangi bir kötü performansta sürpriz madalya için hazır bekleyen Lezak, Nystrand, Targett gibi kaliteli sprinterler mevcut. Tahminim; 1-Sullivan, 2-Bernard, 3-Hoogenband şeklinde.

Bayanlarda Kirsty Coventry'nin altın alamamasına üzüldüm, 2'si gerçekten kıl payı olmak üzere 3 gümüş ve 1 dünya rekoru da Zimbabwe için hiç fena değil açıkçası şu ana kadar. Rice ve Coventry, 400'de olduğu gibi 200 karışık'ta da ilk 2'yi bırakmadılar ve bu kesinlikle Katie Hoff için hayalkırıklığı oldu. Hoff'un kötü günleri 200'de de Coughlin'e geçilip madalyasız kalmasıyla devam ediyor. Londra'da izlenmesi gereken bayan yüzücülerden en önemlisi olacak eğer şu hayalkırıklığını önümüzdeki 4 sene için hırsa dönüştürme azmini gösterirse. Bir diğer hayalkırıklığı yaşayan bayan yüzücü de mutlak favori olduğu 400 serbestte madalyasız kalan rekortmen Federica Pellegrini ise çabuk toparladı ve 200 serbest'i yeni bir dünya rekoru kırarak kazandı. Avustralya erkeklerde geride kalmış gibi ama bayanlar da şu ana kadar 1 numaralar beklenildiği gibi. Özellikle Rice, kırdığı iki dünya rekoruyla şu an bayanlarda en moda isim.

11 Ağustos 2008

Phelps 2/8


Erkekler 4 x 100 serbest en merak edilen yarışlardan biriydi, ünlü Fransız rekortmen sprinter Alain "The Horse" Bernard'ın ABD'ye meydan okumasının ardından. Ama Phelps, 2. altınını da dünya rekoruyla almayı başardı. İlk 100 metre aslında yarışın nasıl geçeceğine dair sağlam ipuçları verdi, Avustralya'nın yeni rekortmen sprinteri Eamon Sullivan dünya rekoru kırarak bitirdi kendi etabını, Phelps ve Leveaux da hemen ardından geliyordu. Sullivan'ın havuzdan çıkmasının ardından yarış ABD ve Fransa arasında geçmeye başladı. Fransa'nın son yüzücüsü en güvendikleri isim olan Bernard'dı ve son değişime yaklaşık yarım saniyelik bir farkla önde geldi Fransızlar. Ama Bernard beklemediği kadar iyi bir Jason Lezak buldu karşısında. Yarışı izlerken Lezak'ın havuza erken girdiğini sanmıştım ben ama daha sonra reaksiyon zamanlarından göreceğim üzere, Lezak sadece 0.04 saniyede start almıştı ve Bernard'ın temposuna karşılık da vererek sadece 0.08 saniye farkla Phelps'in hedefinin sekteye uğramasını engellemiş oldu. Son 50'de Lezak'ın dünya rekortmeni Alain Bernard'ı çaresiz bıraktığı atak, olimpiyatın şimdiye kadarki en iyi performanslarından biriydi. Bu arada ABD'nin kendilerine ait olan rekoru nerdeyse 4 saniye geliştirdiğini unutmamak gerek. Bayrak takımları o kadar etkileyici bir gelişim içerisindeler ki, 6. olan Kanada'nın bile eski dünya rekorundan iyi bir zaman çıkardığını belirtmek gerek. Unutulmayacak bir yarıştı.

Diğer erkekler finaliyse 100 m kurbağalama idi. Son şampiyon Japon Kosuke Kitajima ve Norveç'li Avrupa Şampiyonu Alexander Dale Oen arasında geçmesi bekleniyordu ve öyle de oldu. Kitajima da, Dale Oen de elemeler ve yarı finali sırayla kazanıp, birbirlerinin kırdığı olimpiyat rekorlarını geliştirdiklerinden, finalde bir dünya rekoru gelme olasılığı oldukça yüksek görülüyordu ki Kitajima dünya rekorunu kırarak kazandı altını. Rekorun eski sahibi Brendan Hansen da Fransız Duboscq'a geçilerek beklenmedik şekilde madalyasız kaldı.

Bayanlar 100 m kelebek'te beklenildiği gibi favori Avustralya'lı Libby Trickett altını aldı ama Inge de Bruijn'in Sydney'de kırdığı dünya rekoruna çok yaklaşmasına rağmen kıramadı. Bu arada Coventry, 400 karışık'taki performansının ardından 100 m sırtüstü yarı finalinde Coughlin'in rekorunu kırdı, çok formda, finalde ne yapacağını merak ediyorum.


Dün de yazmıştım, bayanlarda en merak ettiğim finallerden biri 400 serbest diye. Her şeyden önce elemelerde Pellegrini'nin kırdığı olimpiyat rekorundan sonra finalde de en az bir olimpiyat rekoru bekliyordum. Ama enteresan bir şekilde finalde garip şeyler oldu ve umulmadık bir sıralama oldu. Rebecca Adlington'ın elemelerde Pellegrini'ye meydan okuyan performansının ardından madalya adaylarımdan biri olduğunu söylemiştim, 4:02'nin dahi altına inme potansiyeli vardı çünkü. Ama 4:03 küsürle altını almasını beklemiyordum açıkçası ki, Katie Hoff'u son 25'te yakalayıp geçti. Ondan daha büyük sürpriz Pellegrini'nin felaket bir perfomansla 4:05 civarı yapıp ancak 5. olmasıydı. Manaudou ve Pellegrini'nin arasındaki erkek problemi ikisine de yaramadı sonuç olarak. Manaudou bugün 4:11 yüzerek açık ara sonuncu geldi, kariyerinin en kötü yarışıydı muhtemelen. Manaudou, kulvar dezavantajının da belki etkisiyle tempoyu çok forse etti başlarda ve ilk 200 metreyi de lider geçti ama sonra adeta bir tavşan atlet gibi çok uzaklarda kaldı. Hoff belki gümüş aldı ama Pellegrini'nin kürsü dışı kaldığı ve bu kadar düşük derecelerin çıktığı finalde kazanamayarak yine hayalkırıklığı yarattı Amerikalı'lara.

10 Ağustos 2008

Pekin: Küp'te İlk Finaller

Phelps'in finallerini NBC yüzünden NBA saatlerinde izlemek fikri hiç cazip gelmiyordu açıkçası, ama ilkini tecrübe ettikten sonra yalan söylememek gerek, değmedi diyemem. Vasat bir NBA maçı için ayakta kalınan saatleri düşününce, Phelps'e de bu güzelliği yapabilirim diye düşünüyorum. Bu arada TV yayınına girmişken Ian Thorpe'un yorumlarını dinlemek oldukça keyifli, Mats Wilander misali yaptığı güleryüzlü ve sağlam yorumlarla yorumculukta da havuzda olduğu kadar başarılı olduğunu söyleyebilirim.


400 m karışık aslında beklenilenden güzel geçti, Phelps'in dünya rekoru temposuna 200 dönüşüne kadar falan Cseh ve Lochte iyi dayandılar ve başabaş yüzdüler. Phelps dünya rekorunu kırarak, her yerde konuşulan 8 rekorlu 8 altın gibi ütopik bir sonucun ilk kısmını tamamlamış oldu. Burada Cseh'in performansına da değinmek lazım, bu kategoride Avrupa'nın 1 numarası Cseh ve 4 sene önce Atina'da ona bronz getiren derecesini 3 saniye geriye çekmeyi başarmış durumda, bu kategorinin short course'taki dünya rekorunun sahibi.


400 m karışık'ın bayanlarında da yine rekorun geldiği çok iyi bir yarış oldu. Stephanie Rice ve Kirsty Coventry kulvar dezavantajına rağmen şu ana kadarki en iyi yarışı izlettiler. Aslında yarışın Rice'la Katie Hoff arasında geçmesi bekleniyordu ki ikili arasında ufak bir rekabet vardı zaten uzun zamandır. Rice sene başında Hoff'un rekorunu kırmış, Hoff rekoru geri almış, Rice'ın bir kez daha geri aldığı rekoru bir kaç hafta önceki Amerika seçmelerinde bir kez daha kırmıştı Katie Hoff. Stephanie Rice ise rekoru 2. kez geri verdiği bu son dönemde daha çok Avustralya'nın yeni rekortmen sprinteri Eamon Sullivan'la kırıştırarak gündeme gelmişti. Ama belli ki boş durmamış ki inanılmaz bir yarış çıkardı ve Coventry ile beraber çok erken koptular Hoff ve diğerlerinden. Hoff aslında çok kötü yüzmedi çünkü rekoruna yakın bir dereceyle bitirdi yarışı ama Coventry ve Rice o kadar mükemmel bir performans çıkardı ki Hoff'u çok vasat gösterdiler. Öyle ki Rice rekoru 2 saniye geriye çekti ve 2. olan Coventry'nin derecesi bile son dünya rekorundan iyiydi.


4 x 100 m serbest'te Amerikan takımını merak ediyordum. Dara Torres, ilk katıldığı 84 Los Angeles olimpiyatlarında altını aldığında, bugünkü takım arkadaşı Kara Lynn Jones daha annesinin karnında bile değildi. Sonuç olarak Hollanda bayrak takımı bir kaç ay önce kırdıkları dünya rekorunun ardından bugün de olimpiyat rekorunu kırdılar. Dara Torres'li ABD gümüş kazandı ve dercelere bakıldığında ABD'nin 5 olimpiyatta birden yüzmüş olan tek sporcusu olan 41'lik Torres, bireysel derecelerde Avustralya'nın rekortmen yüzücüsü Trickett'tan sonra havuzun en hızlısıydı. Pekin'in en güzel hikayelerinden biri.


Bayanlar 400 m serbest de havuz dışı sebeplerle merak ettiğim bir kategori. Elemeleri bugün yapıldı onun da. Rice bozgunundan sonra Katie Hoff olimpiyat rekoru kırarak başladı elemelere ama ondan sonra havuza giren dünya rekorunun sahibi Federica Pellegrini'nin, Hoff'un derecesini de geliştirmesi tam bir gözdağı oldu rakiplerine. Pellegrini'nin temposuna çok rahat eşlik eden Britanya'lı Rebecca Adlington'a da dikkat etmek gerek, eğer finalde biraz daha iyi yüzebilirse madalya adayı. Aslında benim asıl merak ettiğim ilk cümlede de yazdığım gibi eski rekortmen ve o zamanın yenilmez yüzücüsü Laure Manaudou'nun ne yapacağıydı. Bilmeyenler için Manaudou, Pellegrini ve İtalyan erkek yüzücü Luca Marin arasında bir aşk üçgeni durumu vardı ve iş Manaudou'nun fotoğraflarının internete düşmesine kadar varmıştı. O zamandan beri toparlanamayan Manaudou, elemelerde kulvar avantajını elde edemedi ama ben yine de finalde iyi yüzeceğine inanıyorum Manaudou'dan.


Günün diğer finali erkekler 400 m serbest'ti. Bu kategoride rekorlar Thorpe'a ait olduğu için en azından bu olimpiyatta yeni bir rekor beklenmiyordu. En azından diyorum çünkü bugün altını alan 18 yaşındaki Kore'li Tae Hwan Park büyük ihtimalle Thorpe'un bu kategorideki rekorlarını 2012'ye kadar (veya 2012'de) kıracak. Atina'da Thorpe'u zorlayan Grant Hackett ise 4 yıl önce ona gümüşü getiren dereceye yakın yüzmesine rağmen 6. olabildi ama yarışı kazanan 18 yaşındaki bir yüzücünün idolü olduğunu bilmek onu çok mutsuz etmemiştir. Gerçek Hackett'ı favori kategorisi 1500 m serbest'te göreceğiz gibi..

05 Ağustos 2008

Bahri Tanrıkulu


2004'te biraz da 6 saat boyunca sporcular yorulmasın mantığıyla açılış seremonisinde bayrağı yelkenci Ali Enver Adakan'a taşıtmıştık, Halil Mutlu'yu beklerken. Bana biraz fazla detaycılık gibi gelmişti çünkü bu bayrak taşıma işinin bir karizması vardır, hani bir kafile liderliği gibi bir imajı vardır. Daha önce Hamza Yerlikaya'nın taşıması gibi mesela.

Pekin'de bu görev grekoromen takımından Mehmet Özal'ın. Benim favorim Bahri Tanrıkulu'ydu aslında, Atina'dan önce tanımıyordum kendisini ama bu ülkenin çok da fazla sahip olmadığı güzel olimpiyat hikayelerinden biri ona aittir. 2004'te 80 kg'da sakat sakat finale çıkmış, kategorinin ağır favorisi, dünya şampiyonu ABD'li Steve Lopez'e de iyi de direnmişti. Daha sonra, maçtan önce Tanrıkulu'nun finalde hep açık verdiği sol koluna kırık şüphesiyle anestezi yapıldığı ve maç sırasında sol kolunun tamamen uyuştuğu ve aslında bileğinde iki kırığa rağmen dövüştüğü ortaya çıkmıştı. Maçtan sonra Türk ve Yunan bayrağıyla tur atmış, Yunan seyircisinden büyük alkış almıştı. Sırf bana burada bu hikayeyi anlatırabildiği için bile bayrağı onun taşımasını isterdim ama zararı yok, bu sefer altını getireceğine inanıyorum Bahri'nin ki zaten bir kaç altın umudumuzdan biri.

Diğer ülkelerde de birer ikişer belli oluyor bayraktarlar. Rusya, sponsorların ve Sharapova'nın lobisine iyi direnip Andrei Kirilenko'ya teslim etti görevi. Arjantin'de Manu Ginobili, Litvanya'da Sarunas Jasikevicius ve Almanya'da Dirk Nowitzki (onun durumu kesin değil ama olması için büyük bir imza kampanyası başlatılmış durumda) bu onuru taşıyacak diğer basketbolcular.

Şu aralar çok mutlu olmadığını tahmin ettiğim Roger Federer de, İsviçre bayrağını 2. kez taşıyacak olimpiyatlarda, lafı gelmişken altını alıp tekrar çıkışa geçeceğini düşünenlerdenim. Şili de İsviçre gibi bu görevi ünlü tenisçileri Fernando Gonzalez'e verdi.

Hırvatlar'ın bayrağını tahmin edildiği gibi hentbolun Michael Jordan'ı, Ivano Balic taşıyacak. Balic, belki de tüm zamanların en iyi oyuncusu olarak kabul ediliyor ve hentbolda Hırvatistan da en büyük favorilerden biri. En iddialı ve en kalabalık kafilelerden biri olan Amerika'ysa henüz belirlemedi bir isim.

27 Temmuz 2008

Olimpiyat Efsaneleri #9


Uzun atlamanın efsane isimleri olarak Mike Powell ve Carl Lewis kabul edilir. 1991 Dünya Şampiyonası'ndaki unutulmaz kapışmaları ve 8.80 üzerindeki atlayışlar izleyenlerin, okuyanların, araştıranların favori uzun atlama hatırasıdır. Powell'ın 8.95'lik rekoru ulaşılmazlar arasındaki yerini muhafaza ederken, günümüz kazanan dereceleri 8.50 sınırlarında geziniyor.

Ancak Powell'ın rekorundan tam 23 yıl önce, sporun en büyük sahnesi olan Olimpiyatlar'da en az onun kadar dudak uçuklatıcı ve tarihe geçecek bir rekor kırıldı. Mexico City Olimpiyat Stadı'nın tribünlerinde yer alan insanlar uzunca bir süre ne olduğunu anlamadılar. Bob Beamon 8.90'lık atlayışını yaptığında bıraktığı iz eski dünya rekoru bir kenara dursun, çizilen sınırın ve aletlerin ölçebileceği mesafenin dışına çıkmış ve derecenin açıklanması yaklaşık 15 dakika sürmüştü.

Önceki rekoru 55 santimetre geliştiren Beamon, 23 yıl süre boyunca rekortmen olarak yaşadı ve hâlen Olimpiyat rekorunun sahibi, uzunca bir süre de öyle duracak gibi gözüküyor. İşin ilginç yanı, Beamon bu atlayışını gerçekleştirdikten sonra yaptığı en yüksek derecesinin 8.22 olmasıydı.

04 Temmuz 2008

Trt 3'te spor


Çok sıkı takip edemiyorum ama Trt 3 akşam vakitleri çok sağlam spor yayını yapıyor. Olimpiyat'a hazırlık programları, Olimpiyatlardan yine efsane sporcular ve anıları, zaman zaman Futbol Arşivinde efsane maçlarla doyuruyorlar. Dün akşam biraz baktım, Pekin 2008'e doğru, üstüne bir zamanlar Ntv'de seyrettiğimiz Olimpiyat programı ve üstüne 1998-1999 sezonundan bir Real Madrid - Barcelona maçı verdiler. Roberto Carlos'un 35 metreden çaktığı bir gol vardı maçta hafızamdan silinen. Takip edelim, ettirelim.

Yayın akışı - Trt 3

16 Mayıs 2008

Olimpiyat Efsaneleri #8


Olimpiyat jeneriklerinde muhakkak yer alması gereken sporcular vardır, müthiş başarılarını kariyerlerine yaymış, arkalarından gelenlere örnek olmuş, kişiliğiyle ve azmiyle. Jeneriklerde yer almayacak olmasına rağmen, kısıtlı yetenekleri veya sakatlıkları mücadele etmesini engellememiş sporcular vardır, Olimpiyat ruhunu canlandıran ve yansıtan. Greg Louganis iki klasmanın da dışında, uç noktalarda gezindi, başarı hikâyelerinin ve skandalların başrolünde oldu kariyeri boyunca.

Louganis’in kariyerinde dört Olimpiyat altını var. 1976’da, henüz 16 yaşındayken ilk tecrübesini yaşadı. O yarışmada sadece platform dalışına katıldı (10 metre platform ve 3 metre sıçrama tahtası olarak ikiye ayrılır dalış müsabakaları) ve bu dalda üst üste üçüncü altınını cepleyen İtalyan Klaus Dibiasi’nin arkasından ikinci olmayı başardı. Moskova’daki Olimpiyatlara kadar olan süreçte Amerikan üniversiteleri kendisine burs yağdırdı. Miami’de başladığı eğitimini California’da tamamladı ve 1981’de Sanat diploması sahibi oldu.


Louganis bir İsveç/Samoa kırmasıydı ama bu 1980 Olimpiyatlarındaki boykota takılmasına engel olmadı. Onun yokluğunda altınları pek de parlak isimler olmayan Falk Hoffmann ve Alexandr Portnov götürdüler. 1984 Olimpiyatlarında ise soğuk savaşın diğer tarafı Rusya Los Angeles’a sporcu göndermezken, Louganis Carl Lewis ile birlikte "the official (fill in the blank) of the Olympics" şeklindeki Amerikan sloganının yüzleri oldular.

Louganis ön planda olmasının hakkını verdi, ve daha o zamandan kariyerini ulaşılması imkansız noktaya çekmesi muhtemel 1980 altınının değeri halk tarafından biliniyordu. Boykot onun belki de olması gerektiği noktanın altında kalmasını sağladı. Louganis 1984'te hem 3 metrede hem de 10 metrede şampiyon oldu.

Louganis’in efsane sıfatını her anlamda hak ettiği şampiyona ise 1988 Olimpiyatları idi. Favoriydi ve altını rahat kazanması bekleniyordu. 19 Eylül 1988’de, 10 metrede dokuzuncu dalışı olan 2½ ters parendede kafasını platforma çarptı ve kanlar içinde girdi havuza. "Platforma o kadar yakın olduğumu farketmemiştim, çarptığımda bir tür şok oldu. Ancak şunu söyleyebilirim ki, o an kafamdan çok gururumu incitmiştim" dedi olaydan sonra. Gururunu hakikaten incitmiş olacak ki, ciddi dikiş gerektiren açılmayı geçici dikişlerle kapattığı 35 dakikalık bir tedavi sürecinden sonra geri dönüp atlayışlarını tamamladı ve altını kazandı. Bu şampiyona, onun hem 3 metre sıçrama tahtası hem de 10 metre platformda altın aldığı üst üste ikinci Olimpiyat oldu ve bunu başaran tek sporcu o.

Louganis aykırı adam demiştik. 1987’de Playgirl dergisine poz verdiği zaman kimse şaşırmamıştı. 1994’te gay olduğunu açıklaması da o dönem için bir şoktu. 1994 Gay Oyunlarında anonsçuluk yaptı ve bu durumun onun için ne kadar normal olduğunu gösterdi, belki de gay sporculara iyilik yaptı. Ancak asıl şok, 1995’te Eric Marcus’un yardımıyla kaleme aldığı otobiyografisi Breaking the Surface’da yaptığı açıklamalarla oluştu. Louganis, HIV pozitif olan eski bir partnerinin ona tecavüz ettiğini satırlara döktürmüştü. Satırların bir kısmı şu şekilde Türkçe’ye çevirilebilir.

Tom işini bitirdiğinde, üzerimden kalktı ve bir süre orada durdu, bıçak hâlâ elindeydi ve azından bir kelime bile çıkmıyordu. Ben ağlayarak onu içine düşürdüğüm durum için, uçurumun kenarına ittiğim ve bu kadar kızdırdığım için, beni bu şekilde cezalandırmasını sağladığım için üzgün olduğumu söylüyordum… Yatakta, söyledikleri için haklı olduğunu düşünerekten, öylece uzanmış ağlıyordum, hak ettiğimi düşünüyordum. Eve dönerken polise uğramak ya da bir hastanenin önünde durup bana ne yaptığını anlatmak aklıma bile gelmemişti. Aslında bunu beş yıl boyunca kimseye anlatmadım… Sonraki gün bana yapabileceklerinden ve ondan hâlâ korkuyordum. Yaptıklarını kendime yedirmenin tek yolu bunun sadece ikimiz arasındaki bir olay olduğunu ve bunu yapmasının sorumlusunun ben olduğumu söylemekti. Bu nedenle olayın sorumluluğunu tamamen üzerime aldım ve kendi kendime ona karşı iyi olduğum sürece, bir daha böyle bir şeyin yaşanmayacağını söyledim.

Bu açıklamalar, Louganis’in kanını akıttığı havuza dalan diğer sporcuların müthiş bir korku yaşamasını sağladı çünkü Louganis AIDS virüsünü 1988 Olimpiyatlarından once kaptığını söyledi televizyonda. O sporcuların hiçbirinin vücudunda bir yara ya da kesik yoktu ve bu sebeple böyle bir virüsü kapmaları mümkün değildi, bu duruma inanmak için ise AIDS uzmanı doktor Anthony Fauci’nin durumu uzun uzun açıklaması ve herkesi iknâ etmesi gerekti. Kitabın piyasaya sürülmesi sonrasında su kıyafeti ve aksesuarı üreticisi Speedo dışında Louganis’in bütün sponsorları desteğini onun üzerinden çekti. Speedo ile Louganis’in anlaşması devam ediyor.

Otobiyografisinden 1997 yılında bir televizyon filmi yapıldı. 1999 yılında Louganis Betsy Sikora Siino’nun yardımıyla yazdığı ikinci kitabı olan For the Life of your Dog’u yayımladı.

15 Mayıs 2008

Olimpiyat Efsaneleri #7

1992 Barcelona Olimpiyatları'nı unutulmaz kılan birçok hadise var aslında. Belki de o dönemdeki yaşım itibariyle yarattığı nostalji hissi sayesinde favori Olimpiyatım 92'dir. Ve Dream Team'le birlikte bunun en büyük sebebi de o zamana kadar hakkında hiçbir şey bilmediğim bir dalda göz kamaştırıcı bir başarı elden Vitaly Scherbo'dur. Mark Spitz'in kırılması imkansız rekoruna, 6 altın madalya alarak çok yaklaşan Belarus'lu bir jimnastikçiden bahsediyorum.

İşin garibi Sherbo ümit vadeden bir sporcu olmasına rağmen, Unified Team adıyla yarışan eski Sovetler Birliği'nin kadrosunda kendisinden daha deneyimli isimler vardı ve Rus antrenörlerin öncelikli madalya adayı Scherbo değildi. Fakat kariyerinde defalarca yaptığı gibi, tüm otoriteleri yanılttı ve tüm zamanların en dominant performanslarından birini sergileyerek paralel, halka, atlama beygiri, kulplu beygir, bireysel karışık ve takım yarışmalarında altını kimseye kaptırmadı.

Ancak bu müthiş başarı ve beraberinde gelen şöhret onun karakterinde ve performansında sıklıkla görülen iniş çıkışları değiştirmedi. Olimpiyat'ın ardından evlendi ve Belarus'ta yaşamaya devam etti. Öncelikle evleri soyuldu, sonra kızının kaçıralacağı konusunda ciddi tehditler aldı. Sonunda çareyi Amerika'ya taşınmaktan bulan Scherbo, burada hiç bir Sovyet sporcunun görmediği ilgiyi gördü. İşler tam yoluna giriyor gibi görünürken, kader bir kez daha istikrarlı bir hayata izin vermedi. 1996'da Atlanta Olimpiyatları için hazırlıklarını sürdürürken eşi Irina korkunç bir trafik kazası geçirdi ve komaya girdi. Doktorlar kendisine %1 yaşama şansı tanıdılar.

Vitaly Scherbo da antremanlarını keserek tüm zamanını karısının yanında geçirmeye başladı. Bu zor durumun getirdiği doğal bir sonuç olarak alkolü bir hayli arttırdı ve 5-6 kilo aldı. Daha sonra bir mucize oldu ve Irina komadan uyandı. (Yukarıdaki resime bakınca bu kazadan canlı çıkmasının nasıl bir mucize olduğunu daha iyi anıyabiliyoruz.) Uyanmakla kalmayıp, Vitaly'i tekrar jimnastiğe dönmesi için cesaretlendirdi ve Vitaly Scherbo girdiği birkaç müsabakayı çok da zorlanmadan kazandı. Fakat favori isimlerle henüz mücadele etmemişti ve Atlanta'daki yarışmalarda hazırlanmadan girdiği bariz biçimde ortaya çıkacaktı. Basit hatalar, en güçlü olduğu atlama beygiri ve halka gibi branşlarda bile altın almasını engelledi.

Yine de bu şartlarda yarışıp 4 bronz madalya kazanması bence başarı sayılmalıdır. 1997'de elini kırarak sporu bıraktığını açıkladığında tüm zamanların en sevilen jimnastikçilerinden biri durumundaydı. Başarılarını uzun vadeye yayamadı ve her zaman için istikrarsızlıkla eleştirildi. Koçları bile hiçbir zaman ona tam olarak inanmadılar. Söylenenlere göre Barcelona'daki performansı o zamana kadarki tüm antreman performanslarının bile üstündeydi. "One hit wonder" dediler onun için. O ise bu konuda farklı düşünüyor. "1992'de agresif bir gençtim. Etrafımdaki her şeye sinirliydim, bana inanmayanlara bir şeyler kanıtlamak istiyordum. 6 altın almak için sadece yetenekli olmak yeterli değildir, şanslı olmak hiç değildir. İçinizde bir ateş olması gerekir. Benim ise artık bir ailem var, Irina komada yatarken jimnastiğin benim için çok da önemli olmadığını anladım. Onu geri getiren ne jimnastik ne de 6 altındı. Bambaşka bir şeydi bu. 96'daki kötü performansımı ve akabinde sporu bırakmamı eleştirenler bunu asla anlamayacaklar."

Şu sıralar Las Vegas'te ailesiyle birlikte hayatını sürdürüyor ve kendi jimnastik salonunu işletiyor.

06 Mayıs 2008

Olimpiyat Efsaneleri #6

Olimpiyatlar ve Türkiye, bir araya gelince yazıya nasıl başlayacağını da bilemiyor insan ya da ben. Olimpiyat Stadyumu’nun ne halde olduğu düşünülünce ülkem de bana hiç yardım etmiyor açıkçası. Olimpiyat efsanesi denilince aklıma Halil Mutlu’dan başkası gelmiyor açıkçası. Göreceli olarak, Naim Süleymanoğlu daha büyük bir sporcu olarak kabul edilebilir; ancak sanırım tam da kısa şortlu zamanlarıma denk geldiği için Halil Mutlu’nun benim için yeri apayrıdır.

Ağırlığının bilmem kaç katının altındayken, tebessüm etmeyi hiçbir zaman eksik etmedi, Halil. (Kusura bakmasın; ama Halil’dir benim için, Halil Mutlu değil.) Her zaman da içtendi o tebessümü, asla abartmadı, asla.

Halil, şimdi imkansız için hazırlanıyor. 2005 senesinde yaşadığı talihsiz olaydan sonra, dördüncü kez olimpiyat şampiyonu olan tek halterci olmak için, eylülde bir yazıyı daha haketmek için çıkacak podyuma Pekin’de. Bu seneki Avrupa Şampiyonası’nda beklentileri karşılayamamış olabilir; ancak silkmede yaşadığı sakatlık ki ciddi olmadığı tahmin ediliyor (ki internette bu konuyla ilgili herhangi bir rapor bulmak imkansız ya da ben bilmiyorum aramayı, yazık...Elin Çinli curlingcisinin sol ayak baş parmağı burkulsa bir şekilde haberimiz olurdu, bu ülkede hep futbol hep futbol hep futbol...) ve uzun zamandır bu seviyelerde yarışmaması düşük performansının sebebi olabilir ya da performansını Pekin’e saklıyordur, yüklemesi ona göre yapılır, vs.

Alacaktır altını, şüphem yok bundan ve efsane kelimesi yetmeyecektir, rahat olun.

10 Nisan 2008

Olimpiyat Efsaneleri #5

2000 Sydney Olimpiyatları... 100 metre serbest yüzme müsabakasının seçmelerindeyiz. Seride yarışan 3 sporcu var. Bir Tacikistanlı, bir Nijeryalı, ve bir de Ekvatoral Gineli. Bunlardan iki tanesi normal yüzücü mayosuyla yarışırken, Ekvatoral Gineli sporcu Eric Moussambani bildiğimiz slip mayo ile katılıyor yarışa. Daha sonra insanların Eric the Eel (yılan balığı) olarak hatırlayacağı o efsanevi yüzücüden bahsediyorum.

Yarışın başlangıcı da daha sonra olacaklar gibi absürd. Henüz çıkış verilmeden diğer iki adam dalıyor, Eric ise son derece sakin. Önce elendiğini zannediyor, ama aslında hatalı çıkış yapmayan tek insan o. Diğer iki adam diskalifiye oluyor bu durumda ve Eric tek başına kalıyor. Atlıyor ve yüzmeye başlıyor. Yavaş yavaş yüzüyor ve 1.52.72'lik bir derece yapıyor. Daha sonra Pieter van den Hoogenband aynı havuzda 47.84'lük bir dünya kırıyor. Eric'in derecesi 200 metre dünya rekorundan bile kötü.

Yarışın sonlarında iyice yavaşlıyor Eric. Tribünlerden inanılmaz bir destek almaya başlıyor bu anda. "Son 15 metre çok zordu" diye açıklıyor durumu. Öncelikle gülüşmelere yol açıyor stiliyle. Sıradan bir insan gibi kafasını sağa sola sallayarak yüzüyor yılan balığı. Ancak yarışmayı tamamladığında tüm tribün kendisin ayakta alkışlıyor. 2004'te tekrar yarışmak istediğini ve madalya hedeflediğini söylüyor.


Olimpiyata katılması, uygun fasiliteleri olmayan ülkelere açılan wildcard kontenjanı sonrasında gerçekleşiyor. Yüzmeyi henüz yeni yeni öğrenen Eric Moussambani bu fırsatı kaçırmak istemiyor ve ülkesini temsil etmek üzere başvuruyor. O dönem Ekvatoral Gine'de herhangi bir olimpik havuz olmadığını da hatırlatalım.

Olimpiyatlar'ın neden tüm diğer spor müsabakalarının üzerinde bir yerlerde olduğuna müthiş bir örnek teşkil eder Eric. Her şey kazanmak değildir, daha doğrusu kazanmak için illa birinci olmak gerekmez. Rüyalarınızı gerçekleştirdiğiniz sürece mutlaka hatırlanırsınız. Medyanın kendisine olan ilgisinden de çok memnun oluyor Eric. Kendisi hakkında yapılan çeşitli esprileri de olgunlukla karşılıyor, gerçek sporseverin kalbini kazanıyor. Yukarıdaki videoda yarışı anlatan spikerin "this is the Olyimpic spirit" lafı her şeyi özetliyor belki de.

Bütün bu cesaret gösterisinin boşa olmadığını da kanıtlıyor sonraki dört sene içerisinde. En iyi derecesini 57 saniyenin altına kadar çekiyor ki 2000'deki hâline kıyasla müthiş bir yükseliş bu. 2004'te Atina'ya vize problemi sebebiyle gidemiyor maalesef. Bu konuda çok detaylı bilgi yok ancak bu Olimpiyat kahramanının yarışmasını böyle ucuz bir sebeple engellemenin nasıl bir açıklaması olabilir, bilemiyorum.

31 Mart 2008

Olimpiyat Efsaneleri #4


Dramatik hikâyelerin sporcularıyla devam edelim. Olimpiyat tarihinin en büyük efsaneleri diyince aklınıza bu adamdan çok, bu adamın yendiği adam gelecektir. Güreş sporunun ve grekoromen güreşin Terminator'ü olarak tanımlanabilecek biyonik adam Alexander Karelin, güreş kariyerinde uluslararası müsabakalardaki tek mağlubiyetini, kariyerinin son maçı olacak dramatik finalde bu adama karşı aldı. Rulon Gardner, Karelin'in dört kez üst üste Olimpiyat altını alan seçkin sporculardan ayırmakla kalmadı, altı yıldır puan ve 13 yıldır maç kaybetmeyen rakibine çok kötü ve beklenmedik bir son hazırlayarak tüm dünyayı şok etti.


Gardner Fiziksel Eğitim diploması sahibi, engelli çocuklara çok özen gösteren bir insan. Dokuz kardeşin en küçüğü. Kendisine Olimpiyat altınını getiren müthiş kuvvetini babasından kalan süt çiftliğinde küçük yaştan beri çalışmasına ve çocukluğunu geçirdiği Wyoming'in 6900 metrelik rakımına bağlıyor. Lise döneminde amerikan futbolu konusunda da eyaletinin en iyileri arasındaymış. Arkadaşlarının küçükken onu aşağıladığını ve fazla kiloları sebebiyle "Fatso" -bizim dilimizde şişko gibi bir anlamı var- diye çağırdıklarını, onun da bunu üzüntü sebebinden ziyade motivasyon aracı olarak kullandığını anlatıyor.

2000 Olimpiyatları'nda sürpriz bir şekilde finale çıkmadan önce en büyük başarısı, Dünya Şampiyonası'nda beşinci olması, bu da Karelin'e karşı olan galibiyetini çok daha sürpriz kılıyor. Finale babasının çiftliğindeki inekleri iterek, kaldırarak, kafasıyla tos atarak hazırlanmış. Antreman yaptığı salonun dolabında o zamanlar yenmeyi aklından bile geçirmediği, idolü Karelin'in fotoğraflarını saklarmış. "Onu yenmeyi maçın son dakikasına kadar aklımdan bile geçirmedim. Süre azaldığında 'Yapabilirim' diyerek kendimi telkin ediyordum ama elimi sıkmadan önce asla emin olamazdım" diye açıklıyor kendisi için Karelin'i yenmenin ne anlama geldiğini.

Final maçı Gardner'ın gün içinde yaptığı ikinci maç, Karelin'in ise üçüncü müsabakası. Bu Karelin'i gözle görülür biçimde daha yorgun kılıyor. Gardner'ın babası "Çok formdasın, ve o yorgun. İşi uzatmaya götürmeye çalış, uzatmada kaybetmen çok zor" diyerek motive etmiş. Gardner'ın uyguladığı taktik de tam olarak bu. Maça agresif giren Karelin ilk üç dakika boyunca meşhur "Karelin kaldırışı"nı yapmak için Gardner'ın üstüne gitmiş ama geniş gövdesini kavramak çok zor olduğu için bir türlü yapamamış. Gardner'ın maç boyunca aldığı tek puan büyük grekoromencileri madalya sahibi sporcular haline getiren salto sekansında gerçekleşiyor. Hatırlayanlar olacaktır, Hamza Yerlikaya da 2004 Olimpiyatları'nda salto kurbanı olmuş ve madalyasız kalmıştı. Bilmeyenler için açıklayalım, grekoromen güreş sadece belden yukarısına yapılan oyunları kapsadığı için, özellikle yüksek sikletlerde -Gardner ve Karelin'in sikleti mesela- puansız biten maç sayısı çok fazla. Bu sebeple, ilk üç dakika boyunca maçta iki güreşçi de puan alamazsa, birbirlerini yüzyüze ve belden kavrıyorlar, birinin eli çözülene kadar devam ediyorlar. "Çok temiz bir kilit yapmıştı ve ellerimin çözülmesine 10 santimden az kalmıştı. Ama ben hep çok ters güreşmişimdir, bir noktada ayaklarımız takıldı ve ben altına doğru girince kafası karıştı. Bu sayede puanı aldım" diye anlatıyor Gardner. Bu puan aynı zamanda 1988 Olimpiyat finalinden sonra Karelin'in ilk geri düşüşü oldu. Hakemler bile inanmamış olacaklar ki, pozisyonu kesinleştirmek için görüntüleri yavaş çekimde bir buçuk dakika boyunca izlediler.

Karelin süre azaldıkça yoruldu, yoruldukça çabalamasında gözle görülür bir düşüş oldu, maçın bitmesine 10 saniye kadar kala da güreşmeyi kesti. "Kulağıma Rusça bir şeyler fısıldadı, ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyorum. O an ben de bırakamazdım; çünkü bir anda tekrar hareketlenip beni savurmayacağından emin değildim. Ama bunu saygısından dolayı yaptıysa minnettar olurum" diyor Gardner o anki hislerini düşünürken. Bu bitiriş, Gardner'ın ailesi dışında salondaki herkesi şok etti, Karelin'e dördüncü madalyasını takdim etmek için maçı izlemeye gelen Juan Antonio Samaranch da şoktaydı. Güreş tarihinin en büyük sürprizi demek heralde bu durumu anlatmak için yeterli olmaktan uzak kalacaktır.

Gardner bu müthiş başarısının ardından, Amerika'da bir çok ödüle sahip oldu, bunların arasında Jesse Owens ödülü de var. Muhtemelen Rusya'nın en güçlü insanlarından birini böyle bir mağlubiyete uğratmak soğuk savaşın içerisindeki Amerikan halkının epey göğsünü kabartmıştır. Gardner 2004 yılında Atina'da bir de bronz madalya kazandı. Maçlarından birini izleyenler arasında Karelin'in olması onu çok şaşırtmış: "Sadece oraya gidip onun elini sıkmak istedim, hepsi bu." Karelin ise kaybettiği maçtan sonra olduğu gibi konuşmayı yine reddetti.

Gardner'ın ikinci madalyası onun dramatik hikâyesinin bir parçası. Olimpiyatlardan sonra kar arabasıyla geçirdiği bir kazada bir parmağı koptu ve bileği çıktı. Buna rağmen tedavi sürecinin ardından Amerika seçmelerine katıldı ve Atina'da mücadele etti. Atina'daki madalya maçından sonra sembolik biçimde ayakkabılarını çıkarıp mindere bıraktı. Bu, güreş jargonunda emeklilik anlamına geliyordu. Daha sonraları kariyerine kuralların rafa kalktığı karışık disiplin dövüşlerinde devam etti, biz bu dalı ülkemizde UFC (Ultimate Fighting Championship) olarak biliyoruz. 2007 yılında iki arkadaşıyla birlikte bir uçak kazası geçirdi ve ölümden döndü. Utah'ta gerçekleşen kazada, Gardner 10 derecelik suda bir saatten fazla yüzmek ve geceyi korumasız olarak geçirmek durumunda kaldı. Bir televizyon programında, kaza hakkında konuşurken şu cümleyi sarfetmiş: "Hayatımda başımdan geçenlere bakıyorum da, gerçekten çok şanslı bir adammışım."

24 Mart 2008

Meşalenin yolculuğu


2008 Pekin'in meşalesi protestolar eşliğinde Atina'da ateşlendi. 8 Ağustos'taki açılışa kadar Dünya çevresinde dolanacak, İstanbul'a da uğrayacak. İşte meşalenin rotası ve haritası:


Atina, Pekin, Alma-Ata, İstanbul (3 Nisan), St. Petersburg, Londra, Paris, San Francisco, Buenos Aires, Darüsselam, Maskat, İslamabad, Yeni Delhi, Bangkok, Kuala Lumpur, Cakarta, Nagano, Pyongyang (K. Kore), Seul, Ho Şi Mingh (Vietnam), Hong Kong, Makau, Çin (4 Mayıs - 8 Ağustos).

21 Mart 2008

Olimpiyat Efsaneleri #3

Spor tarihinin en karmaşık hikâyelerinden biridir onunki. 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda 100 metre engellide kazandığı altın madalya onu Olimpiyat efsanesi yapmaya yetse de, Ludmila Engquist'i asıl unutulmaz kılan belki de pist dışında yaşadıklarıdır.

Dünya Şampiyonu ünvanıyla katıldığı 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda yarı finale kadar rahat gelmesine rağmen, yaşadığı sakatlık onun final koşmasını engellemişti. O zamanlar soyadı Engquist deği, Narozhilenko'ydu. Zaten ilk isminden de anlaşılabileceği gibi kendisi aslen Rus'tur.

Her atletin en büyük hayali olan Olimpiyat altın madalyasını kazanamamanın verdiği hayalkırıklığı bir yana, asıl büyük problemler bir sene sonra kendisi bulur. Öncelikle evliliğinde ciddi çatırdamalar meydana geir. Menejeri Johan ile olan ilişkisi, kocasıyla yaşadığı kavgalar birçok spekülasyona konu olurken, bir de doping krizi baş gösterir. Yasaklı madde kullanmaktan suçlu bulunan Ludmila 4 senelik ciddi bir ceza alır ve o sırada 30 yaşında olan atletin kariyeri bittiği düşünülür. Ancak asıl hikâye henüz başlamamıştır bile.

Ludmila Narozhilenko öncelikle daha sonradan evleneceği menejeri Johan Engquist ile birlikte İsveç'te yaşamaya başlar. Doping cezası hakkında ise çok enteresan bir savunma yapar. İddiasına göre yasaklı maddeyi, o zamanlar boşanmanın eşiğinde olduğu kocası yüzünden almıştır. Yani haberi olmadan yiyecek veya içeceğine bir şekilde karıştırıldığını iddia eder. Rusya'da devam eden mahkemenin öncesinde kocası da bu durumu kabul eder. Adamın diğer birçok hadisesini düşünürsek böyle bir şey yapmış olabileceği çok da mantık dışı değil zaten. Uluslararası Atletizm Federasyonu da benim gibi düşünür ve "istisnai bir durum" olarak tanımladıkları bu vakada Ludmila Engquist'in (karar açıkladığında çoktan İsveç'te evlenmiş ve soyadını değiştirmişti) doping cezasını kaldırırlar.

Böylece sürpriz bir biçimde Olimpiyatlar'a katılma şansı yakalayan Ludmila, Rusya adına koşmak istemez. Yaptığı vatandaşlık başvurusu İsveç tarafından 1996 haziran ayında kabul edilince ortada muhtemel bir madalya için hiçbir engel kalmaz. Spora verdiği ara yüzünden hafiften unutulmuş olsa da formundan bir şey kaybetmediğini kanıtlar ve oldukça çekişmeli geçen yarışta az bir farkla birinciliği alır. Tüm İsveç'i sokağa döker ve ülkede kahraman gibi karşılanır.

Olimpiyat kariyeri mâlesef bu altın madalyayla son bulur. 2000 Sydney için çok istekli olmasına rağmen bir sene öncesinde kendisine konulan göğüs kanseri teşhisi bu hayali zora sokar. Aslında bir süre kemoterapi ile birlikte atetizme devam ederek birkaç yarış da kazanır ve müthiş bir azim örneği sergiler. 1999 Dünya Şampiyonası'nda kazandığı bronz madalya belki de spor tarihinin en büyük başarılarından biridir. Kesin bilemiyorum ama, bu alanda muhtemelen Ludmila Engquist tektir. Kanser tedavisi süresince spora devam etmek birçok kişiye ilham verecek apayrı bir başarı öyküsüdür. Bacağından yaşadığı sakatlıklar yüzünden Atlanta'ya gidememesine karşın, kanserden tamamen kurtulur.


Hani başta karmaşık bir hikaye dedik ya şimdi o kısıma gelelim. Bir şekilde atletizmi bırakır artık 30'lu yaşların sonuna yaklaşmıştır. Şu meşhur film Üşütük Popolar'daki gibi (apayrı bir yazı konusudur bu da, zaman bulunca yazacağım) hiç alakası olmamasına rağmen bobsleigh'e başlamaya karar verir. Sprinterlerin çıkış reaksiyonları iyi olduğu için bu sporu iyi yapabileceklerini okur bir yerde ve kafasına "hem Yaz hem de Kış Olimpiyatarı'nda altın madalya kazanan tek sporcu" olmak gibi bir saplantı koyar. Birkaç fena olmayan derecenin ardından İsveç takım seçmeleri esnasında yapılan doping kontrolünde pozitif çıkınca bu kez aktif spor hayatı bir daha başlamamak üzere sona erer.

İsveç'te azim sembolü, halk kahramanı, insanlara ilham veren müthiş bir sporcu olarak tanındığı yılların ardından bir anda dibe vurur ve adı yalnızca düzenbazlıkla anılmaya başlar. İkinci doping vakasının ardından, ilk vakadaki inandırıcılığı da sorgulanır. Çok zor günler geçiren Ludmila Engquist kimsenin haberi olmadan İspanya'ya kaçar. Başarısız bir intihar girişimi de vardır. Zamanında bulunup hastaneye yetiştirilmese belki şimdi çok daha hazin bir hayat olacaktı onunkisi.

Bu enteresan ve birçok iniş çıkışlarla dolu kariyer, belki de birçok Olimpiyat şampiyonu sporcudan çok daha farklı yere koyar onu ve o madalyayı çok daha değerli hâle getirir. Her şeye rağmen atetizm dünyasının en önemli anti-kahramanlarından biridir ve her zaman bir Olimpiyat efsanesi olarak kalacaktır.

19 Mart 2008

Olimpiyat Efsaneleri #2


2000 Sydney Olimpiyatlarının altın madalyalı sporcularından birisi, aynı zamanda Hicham El Guerrouj'un altın kariyerine başka bir yön veren "o" yarışı kazanan adam, Noah Ngeny. Hicham tarafından o yarış hakkında bir takım anılar anlattık. Şimdi biraz da Ngeny'nin açısından bakalım.

Ngeny 1997'de mil ile birlikte iki yarışta gençler dünya rekorlarını kırdı. Hicham'ın 1500 metre rekorunu kırdığı yarışta yer aldığından bahsetmiştik. 1999 yazına gelindiğinde Ngeny 1500 metrede 3.30'un altında altı adet derece elde etmiş ve El Guerrouj'un en ciddi rakibi haline gelmişti. İkili Roma'da mil yarışında karşı karşıya geldiler ve nefes kesen bir bitiş yaşandı. Hicham'ın 3.43:13'lük derecesi hâlâ rekor olarak kayıtlı, Ngeny'nin rekora yardımcı olan 3.43:40'lık derecesi ise en iyi ikinci. Aynı sene Sevilla'da Dünya Şampiyonası'nda 1500 metrede karşılaştılar ve Ngeny yine ikinci oldu.


2006 yılında (28 yaşında) emekliliğini açıklayan Ngeny Olimpiyatlar öncesi kafasında oluşan kazanma fikrini ve takibindeki hazırlık sürecini şöyle anlatıyor: Geriye dönüp Roma'daki yarışa baktığımda Hicham'a yakın bir yarış koşmanın heyecanını ve onu geride bırakmayı aklımdan bile geçirmediğimi hatırlıyorum. Yarıştan sonra Kim (McDonald, o zamanki menejeri ve sonrasında koçu) o yarışı kazanabileceğimi söyledi. Olimpiyatlarda Hicham'ın kazanması ve benim de ikinci olmam bekleniyordu. Bütün kışı Avustralya'da antreman yaparak geçirdim, yaz boyunca Teddington'da çalıştım ve Avustralya'ya hayatımın en iyi formuyla geri döndüm.


Ngeny 2001 yılında geçirdiği bir trafik kazasından sonra pelvis kemiğinde ve sırtında problemler yaşadı ve bir daha eskisi gibi olamadı, 2004 Olimpiyat Kenya seçmelerini de geçemedi. İlginçtir ki Sydney'de kazandığı yarış kariyerinin tek altın madalyası olarak evinde duruyor.

Olimpiyat Efsaneleri #1


Dünyanın -gelmiş geçmiş- en iyi 1500 metre koşucusu olarak kabul edilen Hicham El Guerrouj, olağanüstü yeteneğine, kırdığı rekorlara ve madalyalarla dolu kariyerine rağmen olimpiyat zaferi yaşayamamış bir efsane olarak gelmişti Atina'ya. Biraz şanssızlık, biraz psikolojik olarak açıklamaya çalışsak da; El Guerrouj'un 1997'den 2003'e kadar elinde tuttuğu dünya şampiyonu ünvanlarına rağmen kaybettiği dramatik olimpiyat finallerini, o finallerin kendisinden daha iyi anlatmaya kimsenin kalemi yetmez.


1996 yılında, Atlanta'da, o zamanlar 22 yaşında olan El Guerrouj Cezayir'li efsane Noureddine Morceli'nin varlığına rağmen favoriler arasında gösteriliyordu ve kendisi de şampiyonluğa hayli inanmıştı. Fakat Morceli'yi alt etme motivasyonu o kadar ağır bastırmıştı ki, yarış sırasındaki iki sendeleyişinin ikincisinde Morceli'nin omuzlarına devrilmek kaderi oldu. Tam son tura girerken, gongdan hemen önce yaptığı atakla Morceli'nin arkasından ikinciliğe yerleşmesiyle birlikte rakibinin ayağına basıp tökezleyince arkadaki diğer yarışmacıların önüne yuvarlandı. Morceli ufak bir denge kaybıyla hadiseyi atlatırken, El Guerrouj hedefindeki adam Morceli'nin -biraz da kendi yardımıyla- altına koşusunu izlemekle kalmiyor, doğrulup 12. olarak bitirdiği yarıştan sonra kaderine gözyaşı döküyordu.


O yarış sonrasında ve 2000 Olimpiyatları'na kadar geçen sürede Hicham sadece bir yarış kaybetti ve 1500 metrenin tek ve rakipsiz koşucusu olarak kitaplara ismini yazdırdı. Kafasında ülkesinin geleneksel şapkası olan fes ile verdiği röportajlarda sadece olimpiyat madalyasını değil, 1500 metrenin yenilenmiş rekorunu da aynı yaza sığdırmak istediğini, 2004 olimpiyatlarında da 5000 metreye geçebileceğini anlatıyordu gülerek. Belki de spor tarihinin en sempatik ve mütevazı sporcularından birinin bu kendine güveni yukarıda birileri tarafından fazla abartılı bulunmuş olacak ki, El Guerrouj, hem de hiç beklenmedik bir rakibe, bir olimpiyat altınını daha kaptırdı. Bu isim, 1998 yazında kırdığı 3.26:00'lık unutulmaz 1500 rekorunda bir nevi tavşanı olan Kenya'lı genç yetenek Noah Ngeny idi. Bir sene önce Dünya Şampiyonası'nda geride bıraktığı Ngeny'i hiçe sayarak son turu hep önde götüren Hicham son düzlükteki sprinte karşılık veremedi ve çizgiyi geçerken rakibine attığı bakışla hafızalara kazındı.


2004 Olimpiyatları'nın başka olacağı belliydi, herkes öyle olacağını düşünüyordu ve temenni ediyordu aynı zamanda. 1500 metre finalinde Ngeny'nin yokluğunda son 2 turu müthiş bir tempoda koştu ve kendisini yenmiş nadir atletlerden, aynı zamanda olimpiyatlardan bir kaç gün önce onun yıllar süren yenilmezliğine nokta koyan Bernard Lagat'ı geride bırakarak altını aldı. Asıl şovu ise 2000 olimpiyatlarından önce koşacağını açıkladığı 5000 metre finaline saklamıştı. Dönemin en formda atleti, 10000 metre finalinde efsane Gebrselassie'yi geçen dal rekortmeni Bekele ile dillere destan bir final koştular. Yarışın ilk kısmında üç Etiyopta'lı arasında kendine güzel yer edinen ve grubun korunaklı koşucusu olan Hicham, ikinci kısımda sekiz kişiye inen grubun uzun mesafeciler tarafından iyice forse edilen temposunu kaldırdı ve son düzlükteki inanılmaz sprintiyle yarışı kazandı. O dizleri üzerinde gözyaşlarını serbest bırakırken bizler de televizyon karşısında ağlamaklı olduk, efsanenin taçlanışını izlerken. Böyle bir sonu, hem de o mesafenin tek ismi olarak gözüken Bekele'ye karşı oynaması unutulmazlar arasına adını yazdırdı.

Olimpiyatların ardından bir daha uluslararası yarışmalara katılmadı ve bir süre sonra da emekliliğini açıkladı.