Atletizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atletizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Eylül 2009

2.08: Rekora 1 cm


Eurosport'ta sabah izleyebildim atlayışı. Kendi evinde, Zagreb'de, ilk hakkında çok rahat geçti 2.08'i ve tarihin en iyi ikinci derecesi artık ona ait. Atlayış rahat gibi gözüktü bana, en azından rekoru egale edebilirdi 2.09 deneseydi. Pekin'den sonra rekoru kıramayacağını düşünmeye başlamıştım ama Zagreb performansını görünce Vlasic'in yavaş yavaş o noktaya geldiğini hissetmeye başladım. Bu arada 2.08'lik atlayışı, daha sonra denediği ve başaramadığı 3 tane 2.10 denemesinden de daha iyiydi. Sanırım rekorun da Blanka'nın üzerinde gün geçtikçe artan bir baskısı var.

Tüm zamanların sıralaması,
1.2.09Stefka Kostadinova BulgariaRomeAugust 30, 1987
2.2.08Blanka Vlašić CroatiaZagrebAugust 31, 2009
3.2.07Lyudmila Andonova BulgariaBerlinJuly 20, 1984
4.2.06
Kajsa Bergqvist SwedenEberstadtJuly 26, 2003
Hestrie Cloete South AfricaParisAugust 31, 2003
Yelena Slesarenko RussiaAthensAugust 28, 2004
Ariane Friedrich GermanyBerlinJune 14, 2009
9.2.05Tamara Bykova Soviet UnionKievJune 22, 1984
Heike Henkel GermanyTokyoAugust 31, 1991
Inha Babakova UkraineTokyoSeptember 15, 1995
Tia Hellebaut BelgiumBeijingAugust 23, 2008

29 Ağustos 2009

Guess Who's Back?



Yelena Isinbayeva ve dünya rekoruyla geri dönüşü...

24 Ağustos 2009

Natalia Rodriguez


Son günkü 1500 bayanlar, muhtemelen şampiyonanın en olaylı yarışı oldu. Son 400'de İspanyol Natalia Rodriguez'le, Etiyopyalı Gelete Burka'nın teması ve Burka'nın düşmesi, ardından o kargaşaya rağmen çok iyi bir sprintle Rodriguez'in beklenmedik şekilde yarışı kazanması, Burka'nın yarışı sonuncu bitirip dizini tutarak ağlaması, Rodriguez'in diskalifiyesi ve ıslıklanması birkaç dakika içinde oldu hep.

Natalia Rodriguez şu an günah keçisi halinde ve kariyerinin sonlarında bir atlet için eminim ki çok kötü bir psikolojidedir. İspanyollar sportmenlikleriyle ünlü değillerdir. Özellikle erkek basketbol takımının dünyaya yaydığı, ne dünyası canım sadece bana, bir izlenimdir bu. Ama bunu ön yargı haline getirmeden bakarsak olaya, Rodriguez'in bu kadar üstüne gidilmesi ve ıslıklanması da büyük haksızlık.

Görüntülerde, özellikle arka açıda, Rodriguez'in içerden tempoyu arttırıp Burka'yı geçmeye çalıştığı aşikar. Burka ise iki şeridin ortasında koşarak içten ve dıştan gelen atletlerin önünü bloke etmeye çalışıyor bir yandan. Yine de bu Rodriguez'in ufak bir temasla da olsa içerden sıyrılması için yeterli bir boşluk. Rodriguez geçişe başladığı anda, temas olur olmaz, Burka kendi temposuna odaklanacağına Rodriguez'i sıkıştırmak için içe doğru hamle yapıyor ama fiziksel olarak İspanyol kadar güçlü olmadığı için ve önde olduğundan Rodriguez'in ayaklarını kontrol edemediğinden kendisini yerde buluyor. Ki Rodriguez de zaten bu yüzden pist dışına çıkmak zorunda kalıyor, çünkü karşılıklı bir şarj var, sadece Rodriguez itse koşusuna devam eder, pist dışına çıkmak zorunda kalmazdı.

İyi koştum, vicdanım rahat. İçte bir boşluk gördüm ama Burka beni engellemeye çalıştı, bir temas oldu ve yere düştü. Yanlış birşey yapmadım.

Son 150 metreye geliyorduk ve Burka 1. kulvarda biraz boşluk bırakmıştı, ben oraya girmeye çalıştığımda beni sıkıştırdı, pistten çıkmak zorunda kaldım. Yarıştan sonra bayrağımla tur atmak istiyordum ama bütün stadyum beni ıslıklıyordu ve açıkçası bu hiç hoş değildi.

Natalia Rodriguez 3o yaşında ve üst düzey şampiyonalarda defalarca final koşmasına rağmen madalyası bulunmayan bir atlet. Yarış performansına bakarsak, Berlin'e çok iyi hazırlanarak gelmiş ve muhtemelen de ülkesine madalya kazandırmak için kalan en ciddi şanslarından biri bu yarış. Sizce bu kadar tecrübeli ve formda bir atlet, kurallar açıkken, bilinçli olarak böyle bir şey yapar mı? Önündeki boşluktan rakibini geçmeye çalışıyor, Burka ise rakibinin önünü kesmeye çalışıyor ve beceremeyerek düşüyor. 5000'i mutlaka izlemişsinizdir, Kenyalılar ve Etiyopyalılar arasındaki itişmeleri herkes gördü. Ama burada Burka dizini tutup ağlamaya başladığında, binlerce kişi Rodriguez'i ıslıkladı. Gidip Burka'ya sarılıp, elini öperek teselli etmeye çalışsa da, tribünlerin tepkisi ağlattı onu da.

Kuralların açık olduğu ve temasa girdiği atletin düşmesi, bu diskalifiyenin geleceğini çok net gösteriyordu, ben de zaten çok fazla itiraz etmiyorum ama Burka'nın bu kadar masum bir kurban olarak gösterilmesi ve Rodriguez'in de bu kadar sportmenlik dışı bir sporcu olarak lanse edilmesi de rahatsız ediyor beni. Açıkçası benim için bu yarışın kazananı Natalia'dır.

23 Ağustos 2009

Berlin'de tek madalya: Karin Melis Mey

Dünya Şampiyonası az önce sona erdi ve giderayak Türkiye de Berlin'deki tek, tarihte de 3. madalyasını (Süreyya Ayhan 1500m/gümüş - Paris 2003, Elvan Abeylegesse 10000m/gümüş - Osaka 2005) kazandı.

Karin'in ve rakiplerinin atlayışlarını tam olarak canlı izleyemedik diğer branş finallerinin de etkisiyle, o yüzden IAAF'in canlı skor-vari sitesinden atlayışları takip etmek, radyodan önemli bir maçı dinlermiş gibi heyecanlandırdı.

Madalyayı alsak da kötü bir final oldu denebilir. Genç yeteneklerden 88'li son olimpiyat 3.'sü Nijeryalı Okagbare çekilmişti. Favorilerden, Reese ve Lebedeva çok erken koptular. Özellikle Reese baştan beri baya rahat gözüktü ki, 3. hakkında yaptığı 7.10'luk atlayış, hem bu sezonun, hem de kariyerinin en iyi atlayışıydı. Lebedeva ise, 6.97'den sonra 4 kez üstüste hata yaptı. Karin de ilk turu 4. bitirdi ama 3. tur bittiğinde 6.80'le Gomes'i geçip, bir daha bırakmayacağı 3.'lüğe geçmişti. Son olimpiyat şampiyonu Brezilyalı Maggi, iyi bir atlayış yapamadan sakatlandı. Elemelerin en iyi derecesini yapan ve baklavaları Berlin Olimpiyat Stadı'nın en arka koltuğundan bile sayılan, Indoor'un son Avrupa ve Dünya Şampiyonu Portekizli Gomes, ve Rus Kucherenko, Karin'i geçmek için son tura kadar çok çabaladılar ama özellikle Gomes, 7 metre potansiyeli olmasına rağmen vasat atlayışlar yaptı.

Karin'in 7 metreyi geçme potansiyeli var. Bu da 2012'de Londra'da alınabilecek olası bir madalya demek. Diğer Türk atletlere bakarsak, Londra için, Elvan 30 yaşında olacak 2012'de ve Dibaba bir kenara, Kenya & Etiyopya'dan genç uzun mesafeciler çıkmaya devam ediyor. Türkiye'de petrol kadar nadir çıkan bir sprinter olarak, Nevin'in Pekin'den sonra Berlin'de de yarı final koşması güzeldi. Londra'ya kadar final koşacak seviyeye çıkabilmesi azımsanmayacak bir ihtimal. Ne olursa olsun, atletinizin finalde yarışması çok güzel bir olay. Yine Akdeniz Oyunları'nda altın alan 89'lu Türkiye rekortmeni ciritçi Fatih Avan var. Geçen ay Pescara'da yaptığı 79.78'lik atışla kırmıştı kendi rekorunu, yanlış anımsamıyorsam. Berlin'de final yapamadı ama o aralıklarda yakın atan çok sporcu var, Fatih'in henüz 20 yaşında olduğu düşünülürse 80 metreyi çok yakın zamanda geçeceği ve Londra'da da finale kalacağına inanıyorum ki, derecelerine baktığınızda ne kadar hızla geliştiğini görebiliyorsunuz. Eşref Apak büyük hayalkırıklığı oldu, formda bir Eşref, 78 metrenin bronz sınırı olduğu Berlin'de çok büyük ihtimalle madalya kazanabilirdi ama finale dahi çıkamadı. Son 6 senedir SB'leri ortalama 80 metre olan biri için unutmak isteyeceği bir deneyim olmalı. Disk'te de Ercüment Olgundeniz 58 metre civarında bir atışla sonuncu oldu elemelerde. O da 63-64 metreye kadar çıkabilen biriydi aslında, bu derecelerle büyük organizasyonlarda final yapabilirsiniz ama Ercüment gösteremedi o performansı. 800'de Yeliz Kurt'un zaten elemeleri geçmesi büyük başarı olurdu ama kendi derecesinin de oldukça altında koştu o da. Bekele, finalini koştu. Kenyalılar ve Etiyopyalılar arasından çıkması çok da büyük ihtimal değildi. Aslı Çakır da 3000 engelli de sonuncu oldu elemelerde. 3000 engellide aslında daha Haziran ayında Türkiye rekorunu kıran ve final koşma potansiyeli olan Türkan Erişmiş de var ama Berlin'de neden yoktu bilmiyorum. Yine geçen sene 800'de Türkiye rekorunu 2:00'a çeken 90'lı Merve Aydın da yoktu. 2012'de final koşmasını bekliyorum Merve'nin de.

Kısacası biraz ilerleme var ama hala yeterince iyi değiliz. Sponsorların ve doğal olarak paranın buraya akması lazım eğer daha fazlasını çıkarmak istiyorsanız. Bunun için madalyadan madalyaya, ana haber bülteninin arkasından gelen traş futbol haberlerinin arasına sıkıştırılmış 1-2 cümle elbette yeterli değil. Akla ilk gelen en mantıklı hareket, doğal olarak, 2. sınıf kütük futbolculara ve menajerlerine milyon dolarlar döken belediyelerin o bütçeleri atletizme ayırması mesela. Ya da Türk Telekom gibi basketbol takımına yıllardır korkunç savurgan şekilde para harcayan veya bayan voleybol takımına 1 milyon dolar verip Kübalı oyuncu getiren şirketlerin bu işe girişmesi gibi. Bu mali güçle Türkiye çapında okullarda yetenekli gençleri tespit edecek bir scouting ekibi oluşturulup, bu seçilen çocuklara burs verilebilir. Tabi bu mali gücün yerine gidip gitmediğini de denetleyecek bir komisyon kurulmalı, "Burası Türkiye"'yle başlayan skandallara mahal vermeden. Türkiye Şampiyonaları televizyondan verilebilir. 127 televizyon kanalının hepsinin kendine özel bir haftalık futbol programının olduğu bir sektörde kötü mü olur? Olmaz. İnsanların ilgisini ve dolayısıyla insanların ilgisini isteyen sponsorların da paralarını çekersiniz. O parayla dışardan iyi hocalar getirir, eldeki mevcut antrenörlerinizi geliştirirsiniz, gerekirse sıfırdan yetiştirirsiniz. En azından size düzenli olarak atlet verebilecek, iyi - kötü bir sistem kurmuş olursunuz. Ya da işte her turnuva sonunda benim gibi konuşursunuz da konuşursunuz..

21 Ağustos 2009

Bolt'a 200 de yetmiyor


19.19, bu akşam 200 finalinde yaptığı derece. Kanımca 100 metre rekorlarından daha büyüleyici bir derece idi. İzlediğim her yarıştan sonra beni pişman ediyor yaptığım tahminlere ama, ben bu finalde rekor çıkarma ihtimalinin baya az olduğunu düşünüyordum. Bunun iki sebebi vardı, birincisi 200 metre rekorunun arka arkaya kırılmayacak kadar sağlam bir derece olduğuna inancım, ikincisi de 100 metreye göre gayet kofti rakiplerle yarışacağı için rekor getirecek eforu sarfedecek ortamı bulamaması. Bolt şampiyonayla kırdığı rekorları inanılması daha güç seviyelere çekebilecek bir sprinter, ama rekor için kendini ekstra kasacak bir tipe benzemiyor, bence.

Dün akşamki yarı finallerden sonra dilimi ısırdım tabi, neredeyse son 40 metreyi bir vites aşağıdan almasına rağmen 20.08 gibi güçlü bir derece yapmasından sonra. Ama bilemiyordum, rekor yine de zor gözüküyordu. Kendini baya zorladığı Olimpiyat finalinde bile çok az geliştirebilmişti ne de olsa. Demek ki rekor henüz herifin kendini kasmadan kıramayacağı seviyelerde değil.

Söylenecek fazla söz yok. Tarihin en iyi sprinterını izleme şerefine ulaştık sanırım, son iki senedir. 400 koşsa onun da rekorunu kırabilir gibi geliyor şu anda.

16 Ağustos 2009

9.58


Ne denilebilir ki?

Bir zamanlar Obadele Thompson'ın rüzgar yardımlı 9.69'u vardı. İnternet alemlerine daldığımız ilk zamanlarda o koşunun videosunu nasıl da aramıştık. Atlanta'daki 9.84 kırılamaz gibi gözüküyordu. Maurice Greene dönemlerini hatırlayınca, Usain Bolt'un yaptıklarını anlamlandırmak hakikaten zor. Adam rekor kırmak için resmen büyük şampiyonaları bekliyor. Öyle böyle değil, 9.69'a kadar çektiği rekoru tam 11 salise geliştirdi Bolt. Bu performansa sadece şapka çıkartılır.

İkinci Tyson Gay'in derecesini kontrol etmedim (9.71 imiş) ama üçüncü Powell'ın koştuğu zamanın 9.84 olduğunu hatırlatalım. İkisinin performansının bu rekordaki payı yadsınamaz. Sırada, umuyorum ki, 200 metre rekoru var.

27 Temmuz 2008

Olimpiyat Efsaneleri #9


Uzun atlamanın efsane isimleri olarak Mike Powell ve Carl Lewis kabul edilir. 1991 Dünya Şampiyonası'ndaki unutulmaz kapışmaları ve 8.80 üzerindeki atlayışlar izleyenlerin, okuyanların, araştıranların favori uzun atlama hatırasıdır. Powell'ın 8.95'lik rekoru ulaşılmazlar arasındaki yerini muhafaza ederken, günümüz kazanan dereceleri 8.50 sınırlarında geziniyor.

Ancak Powell'ın rekorundan tam 23 yıl önce, sporun en büyük sahnesi olan Olimpiyatlar'da en az onun kadar dudak uçuklatıcı ve tarihe geçecek bir rekor kırıldı. Mexico City Olimpiyat Stadı'nın tribünlerinde yer alan insanlar uzunca bir süre ne olduğunu anlamadılar. Bob Beamon 8.90'lık atlayışını yaptığında bıraktığı iz eski dünya rekoru bir kenara dursun, çizilen sınırın ve aletlerin ölçebileceği mesafenin dışına çıkmış ve derecenin açıklanması yaklaşık 15 dakika sürmüştü.

Önceki rekoru 55 santimetre geliştiren Beamon, 23 yıl süre boyunca rekortmen olarak yaşadı ve hâlen Olimpiyat rekorunun sahibi, uzunca bir süre de öyle duracak gibi gözüküyor. İşin ilginç yanı, Beamon bu atlayışını gerçekleştirdikten sonra yaptığı en yüksek derecesinin 8.22 olmasıydı.

06 Temmuz 2008

01 Haziran 2008

100 metre rekoru yenilendi


Daha ne kadar ileri gidecek bilemiyorum. 1996 Olimpiyatlarında Donovan Bailey 9.84 koştuktan sonra yapılabilecek en iyi derecenin 9.76 olduğu söylenmişti. Üç sene sonra Maurice Greene 9.79'luk şok bir dereceye imza attı. Maurice Greene'in ünü ve en hızlı olduğu konusundaki mutabakat bu derecenin uzun yıllar kırılamayacak bir derece olduğunu düşündürdü. Tıpkı Ben Johnson'un 1988'de doping takviyesiyle koştuğu 9.79'un imkansız bir derece olduğunu söyleyenler gibi, ki haklılardı, onlar da 100 metre rekorunun 4-5 saliselik sıçramalarla ilerlemesini mümkün görmüyorlardı.

Rüzgar sebebiyle geçersiz sayılan bir 9.69 vardı ortada, Obadele Thompson tarafından yapılan. Sonra Asafa Powell belirdi, yükselen performansıyla favori atletlerin birer birer çekildiği100 metrede rekoru tazeleyebilecek isim olduğu konuşuluyordu. Beklentiler boşa çıkmadı ve Asafa Powell 2005'te rekoru bir zamanlar üst limit olarak gözüken 9.77 civarına çektikten sonra üst üste buna çok yakın dereceler koşmaya başladı. 2006'da 9.77'yi iki kere tekrar ettikten sonra 2007 yılında İtalya'da kendi zirvesine ulaştı. 9.74, çok ama çok kuvvetli bir derece.

Dün akşam ise Usain "Lightning" Bolt tarafından 9.72 ile yenilendi rekor, yeni bir soluk. Rüzgar yardımı 1.7 m/s ile görmezden gelinemez ve belki de rekorun geçersiz sayılmasına ramak kalmış ama daha bir ay önce 9.76 koşan genç atletin buralara gelmesi sürpriz sayılamaz.

Video: Usain Bolt 9.72sec, nouveau record du monde

21 Mart 2008

Olimpiyat Efsaneleri #3

Spor tarihinin en karmaşık hikâyelerinden biridir onunki. 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda 100 metre engellide kazandığı altın madalya onu Olimpiyat efsanesi yapmaya yetse de, Ludmila Engquist'i asıl unutulmaz kılan belki de pist dışında yaşadıklarıdır.

Dünya Şampiyonu ünvanıyla katıldığı 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda yarı finale kadar rahat gelmesine rağmen, yaşadığı sakatlık onun final koşmasını engellemişti. O zamanlar soyadı Engquist deği, Narozhilenko'ydu. Zaten ilk isminden de anlaşılabileceği gibi kendisi aslen Rus'tur.

Her atletin en büyük hayali olan Olimpiyat altın madalyasını kazanamamanın verdiği hayalkırıklığı bir yana, asıl büyük problemler bir sene sonra kendisi bulur. Öncelikle evliliğinde ciddi çatırdamalar meydana geir. Menejeri Johan ile olan ilişkisi, kocasıyla yaşadığı kavgalar birçok spekülasyona konu olurken, bir de doping krizi baş gösterir. Yasaklı madde kullanmaktan suçlu bulunan Ludmila 4 senelik ciddi bir ceza alır ve o sırada 30 yaşında olan atletin kariyeri bittiği düşünülür. Ancak asıl hikâye henüz başlamamıştır bile.

Ludmila Narozhilenko öncelikle daha sonradan evleneceği menejeri Johan Engquist ile birlikte İsveç'te yaşamaya başlar. Doping cezası hakkında ise çok enteresan bir savunma yapar. İddiasına göre yasaklı maddeyi, o zamanlar boşanmanın eşiğinde olduğu kocası yüzünden almıştır. Yani haberi olmadan yiyecek veya içeceğine bir şekilde karıştırıldığını iddia eder. Rusya'da devam eden mahkemenin öncesinde kocası da bu durumu kabul eder. Adamın diğer birçok hadisesini düşünürsek böyle bir şey yapmış olabileceği çok da mantık dışı değil zaten. Uluslararası Atletizm Federasyonu da benim gibi düşünür ve "istisnai bir durum" olarak tanımladıkları bu vakada Ludmila Engquist'in (karar açıkladığında çoktan İsveç'te evlenmiş ve soyadını değiştirmişti) doping cezasını kaldırırlar.

Böylece sürpriz bir biçimde Olimpiyatlar'a katılma şansı yakalayan Ludmila, Rusya adına koşmak istemez. Yaptığı vatandaşlık başvurusu İsveç tarafından 1996 haziran ayında kabul edilince ortada muhtemel bir madalya için hiçbir engel kalmaz. Spora verdiği ara yüzünden hafiften unutulmuş olsa da formundan bir şey kaybetmediğini kanıtlar ve oldukça çekişmeli geçen yarışta az bir farkla birinciliği alır. Tüm İsveç'i sokağa döker ve ülkede kahraman gibi karşılanır.

Olimpiyat kariyeri mâlesef bu altın madalyayla son bulur. 2000 Sydney için çok istekli olmasına rağmen bir sene öncesinde kendisine konulan göğüs kanseri teşhisi bu hayali zora sokar. Aslında bir süre kemoterapi ile birlikte atetizme devam ederek birkaç yarış da kazanır ve müthiş bir azim örneği sergiler. 1999 Dünya Şampiyonası'nda kazandığı bronz madalya belki de spor tarihinin en büyük başarılarından biridir. Kesin bilemiyorum ama, bu alanda muhtemelen Ludmila Engquist tektir. Kanser tedavisi süresince spora devam etmek birçok kişiye ilham verecek apayrı bir başarı öyküsüdür. Bacağından yaşadığı sakatlıklar yüzünden Atlanta'ya gidememesine karşın, kanserden tamamen kurtulur.


Hani başta karmaşık bir hikaye dedik ya şimdi o kısıma gelelim. Bir şekilde atletizmi bırakır artık 30'lu yaşların sonuna yaklaşmıştır. Şu meşhur film Üşütük Popolar'daki gibi (apayrı bir yazı konusudur bu da, zaman bulunca yazacağım) hiç alakası olmamasına rağmen bobsleigh'e başlamaya karar verir. Sprinterlerin çıkış reaksiyonları iyi olduğu için bu sporu iyi yapabileceklerini okur bir yerde ve kafasına "hem Yaz hem de Kış Olimpiyatarı'nda altın madalya kazanan tek sporcu" olmak gibi bir saplantı koyar. Birkaç fena olmayan derecenin ardından İsveç takım seçmeleri esnasında yapılan doping kontrolünde pozitif çıkınca bu kez aktif spor hayatı bir daha başlamamak üzere sona erer.

İsveç'te azim sembolü, halk kahramanı, insanlara ilham veren müthiş bir sporcu olarak tanındığı yılların ardından bir anda dibe vurur ve adı yalnızca düzenbazlıkla anılmaya başlar. İkinci doping vakasının ardından, ilk vakadaki inandırıcılığı da sorgulanır. Çok zor günler geçiren Ludmila Engquist kimsenin haberi olmadan İspanya'ya kaçar. Başarısız bir intihar girişimi de vardır. Zamanında bulunup hastaneye yetiştirilmese belki şimdi çok daha hazin bir hayat olacaktı onunkisi.

Bu enteresan ve birçok iniş çıkışlarla dolu kariyer, belki de birçok Olimpiyat şampiyonu sporcudan çok daha farklı yere koyar onu ve o madalyayı çok daha değerli hâle getirir. Her şeye rağmen atetizm dünyasının en önemli anti-kahramanlarından biridir ve her zaman bir Olimpiyat efsanesi olarak kalacaktır.

19 Mart 2008

Olimpiyat Efsaneleri #2


2000 Sydney Olimpiyatlarının altın madalyalı sporcularından birisi, aynı zamanda Hicham El Guerrouj'un altın kariyerine başka bir yön veren "o" yarışı kazanan adam, Noah Ngeny. Hicham tarafından o yarış hakkında bir takım anılar anlattık. Şimdi biraz da Ngeny'nin açısından bakalım.

Ngeny 1997'de mil ile birlikte iki yarışta gençler dünya rekorlarını kırdı. Hicham'ın 1500 metre rekorunu kırdığı yarışta yer aldığından bahsetmiştik. 1999 yazına gelindiğinde Ngeny 1500 metrede 3.30'un altında altı adet derece elde etmiş ve El Guerrouj'un en ciddi rakibi haline gelmişti. İkili Roma'da mil yarışında karşı karşıya geldiler ve nefes kesen bir bitiş yaşandı. Hicham'ın 3.43:13'lük derecesi hâlâ rekor olarak kayıtlı, Ngeny'nin rekora yardımcı olan 3.43:40'lık derecesi ise en iyi ikinci. Aynı sene Sevilla'da Dünya Şampiyonası'nda 1500 metrede karşılaştılar ve Ngeny yine ikinci oldu.


2006 yılında (28 yaşında) emekliliğini açıklayan Ngeny Olimpiyatlar öncesi kafasında oluşan kazanma fikrini ve takibindeki hazırlık sürecini şöyle anlatıyor: Geriye dönüp Roma'daki yarışa baktığımda Hicham'a yakın bir yarış koşmanın heyecanını ve onu geride bırakmayı aklımdan bile geçirmediğimi hatırlıyorum. Yarıştan sonra Kim (McDonald, o zamanki menejeri ve sonrasında koçu) o yarışı kazanabileceğimi söyledi. Olimpiyatlarda Hicham'ın kazanması ve benim de ikinci olmam bekleniyordu. Bütün kışı Avustralya'da antreman yaparak geçirdim, yaz boyunca Teddington'da çalıştım ve Avustralya'ya hayatımın en iyi formuyla geri döndüm.


Ngeny 2001 yılında geçirdiği bir trafik kazasından sonra pelvis kemiğinde ve sırtında problemler yaşadı ve bir daha eskisi gibi olamadı, 2004 Olimpiyat Kenya seçmelerini de geçemedi. İlginçtir ki Sydney'de kazandığı yarış kariyerinin tek altın madalyası olarak evinde duruyor.

Olimpiyat Efsaneleri #1


Dünyanın -gelmiş geçmiş- en iyi 1500 metre koşucusu olarak kabul edilen Hicham El Guerrouj, olağanüstü yeteneğine, kırdığı rekorlara ve madalyalarla dolu kariyerine rağmen olimpiyat zaferi yaşayamamış bir efsane olarak gelmişti Atina'ya. Biraz şanssızlık, biraz psikolojik olarak açıklamaya çalışsak da; El Guerrouj'un 1997'den 2003'e kadar elinde tuttuğu dünya şampiyonu ünvanlarına rağmen kaybettiği dramatik olimpiyat finallerini, o finallerin kendisinden daha iyi anlatmaya kimsenin kalemi yetmez.


1996 yılında, Atlanta'da, o zamanlar 22 yaşında olan El Guerrouj Cezayir'li efsane Noureddine Morceli'nin varlığına rağmen favoriler arasında gösteriliyordu ve kendisi de şampiyonluğa hayli inanmıştı. Fakat Morceli'yi alt etme motivasyonu o kadar ağır bastırmıştı ki, yarış sırasındaki iki sendeleyişinin ikincisinde Morceli'nin omuzlarına devrilmek kaderi oldu. Tam son tura girerken, gongdan hemen önce yaptığı atakla Morceli'nin arkasından ikinciliğe yerleşmesiyle birlikte rakibinin ayağına basıp tökezleyince arkadaki diğer yarışmacıların önüne yuvarlandı. Morceli ufak bir denge kaybıyla hadiseyi atlatırken, El Guerrouj hedefindeki adam Morceli'nin -biraz da kendi yardımıyla- altına koşusunu izlemekle kalmiyor, doğrulup 12. olarak bitirdiği yarıştan sonra kaderine gözyaşı döküyordu.


O yarış sonrasında ve 2000 Olimpiyatları'na kadar geçen sürede Hicham sadece bir yarış kaybetti ve 1500 metrenin tek ve rakipsiz koşucusu olarak kitaplara ismini yazdırdı. Kafasında ülkesinin geleneksel şapkası olan fes ile verdiği röportajlarda sadece olimpiyat madalyasını değil, 1500 metrenin yenilenmiş rekorunu da aynı yaza sığdırmak istediğini, 2004 olimpiyatlarında da 5000 metreye geçebileceğini anlatıyordu gülerek. Belki de spor tarihinin en sempatik ve mütevazı sporcularından birinin bu kendine güveni yukarıda birileri tarafından fazla abartılı bulunmuş olacak ki, El Guerrouj, hem de hiç beklenmedik bir rakibe, bir olimpiyat altınını daha kaptırdı. Bu isim, 1998 yazında kırdığı 3.26:00'lık unutulmaz 1500 rekorunda bir nevi tavşanı olan Kenya'lı genç yetenek Noah Ngeny idi. Bir sene önce Dünya Şampiyonası'nda geride bıraktığı Ngeny'i hiçe sayarak son turu hep önde götüren Hicham son düzlükteki sprinte karşılık veremedi ve çizgiyi geçerken rakibine attığı bakışla hafızalara kazındı.


2004 Olimpiyatları'nın başka olacağı belliydi, herkes öyle olacağını düşünüyordu ve temenni ediyordu aynı zamanda. 1500 metre finalinde Ngeny'nin yokluğunda son 2 turu müthiş bir tempoda koştu ve kendisini yenmiş nadir atletlerden, aynı zamanda olimpiyatlardan bir kaç gün önce onun yıllar süren yenilmezliğine nokta koyan Bernard Lagat'ı geride bırakarak altını aldı. Asıl şovu ise 2000 olimpiyatlarından önce koşacağını açıkladığı 5000 metre finaline saklamıştı. Dönemin en formda atleti, 10000 metre finalinde efsane Gebrselassie'yi geçen dal rekortmeni Bekele ile dillere destan bir final koştular. Yarışın ilk kısmında üç Etiyopta'lı arasında kendine güzel yer edinen ve grubun korunaklı koşucusu olan Hicham, ikinci kısımda sekiz kişiye inen grubun uzun mesafeciler tarafından iyice forse edilen temposunu kaldırdı ve son düzlükteki inanılmaz sprintiyle yarışı kazandı. O dizleri üzerinde gözyaşlarını serbest bırakırken bizler de televizyon karşısında ağlamaklı olduk, efsanenin taçlanışını izlerken. Böyle bir sonu, hem de o mesafenin tek ismi olarak gözüken Bekele'ye karşı oynaması unutulmazlar arasına adını yazdırdı.

Olimpiyatların ardından bir daha uluslararası yarışmalara katılmadı ve bir süre sonra da emekliliğini açıkladı.

08 Mart 2008

Pekin'e Hazır

Chambers'ın durumunu açıklamıştık daha önce. O yazının hemen akabinde seçmeleri geçerek Valencia'daki şampiyonada koşma hakkı kazanmıştu. Dün yapılan 60 metre finalinde, üzerine dönen sayısız tartışmanın baskısına rağmen gümüş madalyayı aldı. Chambers için ikincilik başarı kabul edilebilir mi bilmiyorum, ama bu şartlar altında bence çok iyi bir derece çıkardı ve Pekin'de iş yapabileceğini kanıtladı.


Ancak yarıştan sonraki açıklamasında, eğer Olimpiyat'a katılma hakkı kendisine verilmezse sporu bırakabileceğinin sinyallerini verdi. En azından atletizmi diyelim.

"Eğer daha ileri gitme şansım yoksa, kendime başka bir yol çizmeliyim. Herkesi memnun etmem imkansız, ama ülkem için bir madalya aldım ve çok mutluyum."

Bu arada yarışı da beklendiği üzere Nijerya'lı Olusoji Fasuba kazandı.

Marion Jones Hapiste


Marion Jones skandalını yazmıştım. Federal sorgulamada yalan ifade verdiği için 6 ay hapis cezası almıştı, evinde olimpiyat madalyalarının asılı olduğu duvarlar boşaldı önce, şimdi de çocuklarından ayrılıp Texas'ta bir hapishaneye teslim oldu. Film olacak bir skandal denmişti mahkemeden önce, kötü bir son oldu.

08 Şubat 2008

Chambers Olimpiyat Koşar mı?

Bu yaz Çin'de gerçekleşecek Olimpiyatlar'ın belki de en merakla beklenen yarışı olan erkekler 100 metrede, herkes Asafa ve Gay'i konuşurken bir aday daha ortaya çıkıverdi. Aslında "aday" kelimesini kullanmak için henüz çok erken keza bu işin ağaları tarafından hâlâ şiddetle karşı çıkılan bir vaziyet. Evet, Dwain Chambers'tan bahsediyorum. Bir dönem adı en iyiler arasında anılan, daha sonra doping skandalı ve ardından gelen garip bir NFL Europe kariyeri. NFL yetkililerinden Chambers'ın sıkı doping kontrollerine tabi tutulacağı şeklinde bir açıklama gelmesinin ardından ağır bir sakatlık geçirerek ortadan kaybolması doping ihtimallerini tekrar gündeme getirmişti. (Hemen akabinde de NFL Europe kapandı. Bu bambaşka bir konu ancak bu sayede Chambers'ın doing kontrolleri de askıya alınmış oldu.) Bunun üzerinden fazla zaman geçmedi ki, Chambers tekrar koşabilmek için hukuki mücadeleye girişti. Karmaşık ve tuhaf bir dönemin ardından (federasyon önce reddetti, sonra kabul etti, vs.) yapılan son açıkamaya göre Chambers Dünya Salon Şampiyonası seçmelerinde koşabilecek, ve büyük ihtimalle de güle oynaya katılacak şampiyonaya. Sanmıyorum ki İngiltere'de onun kalibresinde bir atlet olsun.


Hatırlarsınız pistlerden 2 seneliğine ayrılmadan önce rekor adayları arasında gösteriliyordu bu adam. Tim Montgomery, Asafa Powell ve Dwain Chambers arasında müthiş bir rekabet beklenirken Asafa'nın bir anda tek kalması belki de Tyson Gay'in 100 metre dünya şampiyonluğunu kazanmasına yol açtı. Şimdi ise Chambers'ın Olimpiyat koşmasına izin verilir mi, verilse bile Gay-Powell rövanşının gölgesinden çıkabilir mi, bilemiyorum.

Camianın ağır toplarından Lord Sebastian Coe (hani şu Wilson Kipketer'den önce yıllarca 800 metre dünya rekorunu elinde tutan adam), bu işe şiddetle karşı çıkıyor. İki senedir doping kontrolüne girmeyen ve ceza almış bir adamın Olimpiyat etiğine aykırı olduğunu düşünenler arasında İngiliz atletler de var, ancak onlar biraz da Chambers'ın kendi yerlerini almasından çekiniyor olabilirler.

Sonuç olarak ne karar çıkarsa çıksın, bu iş tartışılacaktır. Özellikle şu ara İngiliz gazetelerinde sürekli bir Chambers haberi görmek mümkün. Kendi içinde bile henüz net bir görüşe varamayan İngiliz medyası, şu an muhtemelen Chambers'ın derecelerini bekliyor. Eski günlerine dönüş ihtimali belirirse, sanmıyorum ki İngilizler işin etiğini düşünmeye devam etsinler. O zaman ciddi lobiler başlayacaktır ve bir şekilde Chambers Olimpiyat koşacaktır.

"Bence" diyelim bir de, atıp tutuyor gibi görünmeyelim.

01 Aralık 2007

Son kez Süreyya

İlk çıktığından beri bir türlü ısınamadım Süreyya'ya. Avrupa şampiyonluğunda tüm Türkiye'yi ayağa kaldırması, Gabriela Szabo'yu geçmesi, ardından gelen Dünya ikinciliği, Golden League birincilikleri, basında methiyeler... Yine de sevinemiyordum bir türlü nedense. Açıklaması zor olan bu hissiyatı suratına bakınca pek bir iyi niyet görememek olarak tanımlasam belki biraz yardımcı olur. Zaten skandallar başladı fazla zaman geçmeden. Antrenörü Yücel Kop'la olan yasak aşkı ortaya çıkınca zorla evlenmeleri, şimdi ne olduğunu hatırlamadığım ama önemli bir müsabakaya katılmadan önceki regl dönemi bahaneleri, uzun süren sakatlıklar, Hıncal Uluç'un diline düşmesi derken çok hızlı bir düşüş yaşadı Süreyya. Atina Olimpiyatları'ndan önce yine de umutluyduk, ufak bir başarı her şeyi geri getirebilirdi. Malum Türk halkı çabuk göklere çıkarır, çabuk indirir, çabuk kızar aynı zaman da çabuk da unutur. Ama bu sefer de sakatlığı bahane edip katılmazken daha sonra ortaya çıkan yarı-doping skandalıyla Türkiye yine sarsıldı. Dopingten olmasa da doping testleri sırasında usûlsüzlükten 2 yıl ceza alan Süreyya ve onun saygıdeğer antrenörü Kop bizi bir kez daha salak yerine koymuştu.

Tam artık ortadan kaybolur diye sevinirken en sonunda dopingle yakalanmayı başardı Süreyya ve ağlayarak yaptığı basın toplantısında doping kullanmadığını iddia etti. Eminim herkes de inanmıştır. Ardı arkası kesilmeyen skandal serisinin ardından bence sporun en alçak, en çirkin hâli olan dopingin de vücudunda bulunmasıyla artık isterse inkâr etsin, isterse dava açsın kazansın, ceza iptal olsun, benim için pek bir şey ifade etmiyor.

Türkiye atletizm konusunda baya geri bir ülkedir. Şu an bazı gelişmeler farkediliyor ama yine de olmamız gerektiği yerin çok uzağındayız. İşte bu yüzden Süreyya'dan hiç hoşlanmıyorum. Uzun yıllar sonra şampiyon atlet çıkarmanın sevincini yaşadık. Başarıdan çok uzak olduğumuz bir dalda başarı kazanınca tabiki medya da onu göklere çıkardı, peri masalı gibiydi. Amerika'da Marion Jones doping kullandığını itiraf ettiğinde tabi ki hayal kırıklığına uğramıştır Amerikan halkı ama onlar için Jones başarılı atletlerden biri sadece. Bizim için ise Süreyya tek ve o da sahtekar çıkıyor (Elvan'ı unutmadım ama o Türkiye'nin atlet yetiştirebileceğine dair bir kanıt sunmuyor bize, her ne kadar tüm kalbimle desteklesem de). Hayal kırıklığının boyutunu düşünün.


Daha da kötüsü, en azından Marion Jones itiraf etti. Yaptığı işin utancı ve pişmanlık yüzünden okunduğu zaman en azından insanların kafasında bir acıma, bir şevkat duygusu oluşabildi. Kop çifti ise bizi salak yerine koymaya devam ediyor. Bu hayvanlarda kullanılırmış da, eski bi ilaçmış da, vücudunda çok az bulunmuş da, vücuduna nasıl girdiğini bilmiyorlarmış da... Evli ve çocuklu adamın uzvunun vücuduna nasıl gird... neyse. En komik olanı ise suratsız antrenörün kendilerini çok yıprattığı ve yalan haber yazdıkları için medyayı dava edeceğini söylemesi. Bence medya dava etmeli, ama umarım etmez de bu meymenetsiz çift bir an önce hayatımızdan kaybolur gider. Kendi aşklarını istediği gibi yaşasınlar. Hoş, aşk olayı da pek inandırıcı değil ama o konuya girmek istemiyorum elimde kanıt olmadığı için.

06 Ekim 2007

Rise & Fall

Bayan sprinter diyince, son 10 yılda akla gelen ilk isimdi Marion Jones. 100 ve 200'de rekora en yakın dereceleri koşmuştu. Sonra Sydney'de uzun atlama da dahil 5 madalya birden alınca süperstarı oldu ABD'nin. Komple bir sporcuydu, freshman senesinde NCAA şampiyonu olan North Carolina bayan basketbol takımında bile vardı. 7 yıl boyunca hiçbir yarışta geçilmedi. Orta Direk Şaban'daki Erkan'dan beri bu tip sporcu fazla çıkmamıştı. Bol sıfırlı sponsor anlaşmaları, reklamlar falan derken milyon dolarları cebe indirdi. Kimsenin parasında gözümüz yok da, steroid işine girdiğini öğrenince yazma ihtiyacı duydum.

Sonra skandallar başladı. Eski kocası steroid iğnelerini bizzat kendisinin yaptığını söylemişti, daha önce çalıştığı antrenörlerin de pek tekin adamlar olmadığı duyulmaya başlamıştı. O araların yeni starı Montgomery'yle takılıyodu, adam rekor kırdı ama onun da foyası çıktı ortaya. Montgomery'nin soruşturmasında yalancı şahitlik falan yaptı. Böylece çocuğunun babası spordan men edildi. Hatta dosyalar karıştırıldıkça, eski defterler de açıldı. Lisede dahi, 4 sene üstüste California şampiyonu olduğunda, aleyhinde steroid suçlamaları, açılan davalar olduğu yazıldı. O arada kendi doping davasında temiz olduğunu ispatladı, 2. numunede.

Ama sonunda, herkesin bildiğini, Jones itiraf etti dün. 5 madalya topladığı Sydney'den önce steroid kullandığını ve federal soruşturmalar sürecinde yalan ifade verdiğini itiraf etti mahkemede. Mikrofonlara da ağlayarak özür diledi ve sporu bıraktı. Yukarıda yazmıştım, parasında gözümüz yok diye. Çünkü artık parası da yok, yazılanlara göre iflas etmiş. Milyon dolarlık banka hesabında artık birkaç bin dolar var. Sadece parasını değil, bir sporcunun -özellikle bir atletin- en büyük gururunu, olimpiyat madalyalarını da kaybedecek. Son resim, mahkeme çıkışından.