Tenis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tenis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2011

Tahtaya Vur

Erkeklerde çeyrek final heyecanına az kala bazı ünlü oyuncuların ritüelleri ve batıl inançlarını not düşelim. Kimi daha önce kazandıkları maçlarda yaptıklarını alışkanlık haline getiriyor ve bir uğur yaratmaya çalışıyor kimi ise sadece takıntılı veya tembel.

Wimbledon gelenekleri sadece beyaz giymekle sınırlı kalmıyor erkek oyuncular için, bir çoğu sakal traşına da dikkat eder. Evsahibi Andy Murray ise tembelliğini bahane ederek ilk günden beri traş olmuyor. Kardeşimsin Andy. Burada 5 kez şampiyon olan Björn Borg da benzer şekilde turnuvalara sinekkaydı başlayıp, güzel bir playoff sakalıyla ayrılırdı.

Turun 1 numarası Nadal'ın ise klasik bir simetri takıntısı olduğu söyleniyor. Rafa'nın su şişeleri her zaman sıralı yerleştirilmeli ve hepsinin etiketleri aynı yöne bakmalı. Djokovic ise kesinlikle aynı duşu iki gün üstüste kullanmıyor ve poodle'ının ona Wimbledon'ı kazandıracak şansı getireceğine inanıyor. Mesela Agassi de, kariyerindeki tek Roland Garros ('99) şampiyonluğunu iç çamaşırı giymeden maçlara çıkmasına bağlıyor ve o günden sonra hiç bir maçta iç çamaşırı giymediğini söylüyor. Tarihin en sevilen Wimbledon şampiyonlarından Ivanisevic sabah Teletubbies'i izlemeden yataktan çıkmazmış. Baba şaka yapmıştır diyip geçiyoruz. Serena Williams ise Grand Slam'leri hep tek çift çorap giyerek tamamlıyor. Yorumsuz. Adamım Marat Safin'in ise daha geleneksel daha bizden bir batıl inancı var, nazar boncuklu bir kolye. Henin ise hepimizin bir dönem dalıp, kendini yaparken bulduğu, yürürken çizgiye basmamaya dikkat edenlerden. Kort girişlerinde kesinlikle kortun çizgilerine basmamaya dikkat ediyor.

25 Ocak 2010

Biraz da Erkekler

Şu ana kadar hep kızlardan bahsettiysek, erkekleri ihmâl ettiysek biraz da doğru zamanı beklemekle ilgiliydi. Sıkı maçlar oldu erkeklerde ama asıl turnuva çeyrek finallerle birlikte başlayacak. Kadınların aksine çok fire vermedik şu ana kadar ve neredeyse tüm üst düzey tenisçiler son sekize yazdırdılar adını. Tezgahı bozan bir tek Cilic var ki Del Potro'yu mağlup etmesi çok da süpriz olmadı aslında. US Open sonrası fiziksel durumunu bir türlü toparlayamayan Del Potro ağrılarla sızılarla oynadığı 5 setlik maçları kaldıramadı ve Cilic'e elendi. Cilic patates bir tenisçi olmadığını zaten US Open'da Andy Murray'i boyarken göstermişti.

Eşleşmelere bakalım şöyle kısaca. Nadal-Murray albenisi en yüksek olanı kuşkusuz. Murray hâlen beklenen Grand Slam performansını sergilemiş değil ama oyunundaki gelişmeleri gözlemlemek mümkün. Her turnuvada bir noktaya kadar muhteşem oynayıp, sonra bir maçta bir anda mental çöküş yaşama klasiğini değiştirmek için iyi bir fırsat önünde. Daha agresif ve aynı zamanda daha kontrollü bir Murray gördüm şu ana dek Avustralya'dan. Nadal da sakatlık belirtisi göstermiyor ve kazanmak için burada olduğu kesin. Biraz sürpriz oynuyorum ve Murray diyorum bu eşleşme için.

Djokoviç'in rakibi yaklaşık 1 saat içinde belli olacak ve daha yakın görünen taraf Tsonga. İki sene önce finalde yenmişti Muhammed Ali'yi. Almagro gelse Joker'ın işi daha kolay olacak tabi ama Tsonga'nın stili de onu çok rahatsız etmeyecektir. Bir sürelik ufak düşüşten sonra kendini tekrar toparlayan Djokoviç'in bir kez daha Federer'in karşısına dikileceğini düşünüyorum. Djokoviç handikap kuponlarda bulunmalı.

Federer tahminini de araya sıkıştırmış olduk ama çok net bir tahmin değil bu. Hewitt'i yendiğini varsayıyorum ve Davydenko maçını düşünüyorum kafamda. Caner Eler'in anlatırken söylediği gibi sponsorlar ve medya tarafından pek ilgi gösterilmeyen, underrated kelimesinin sözlük karşılığı Davydenko, 2 hafta önce Doha'da yendiği Federer'i yine yenebilir mi, ona bakacak. "Ben her zaman kendi tenisime inanırım, ama tenisim bazen bana inanmaz" diyor. Fedon'un üst üste bilmem kaç seferdir Grand Slam yarı finaline çıktığını söylemeye gerek yok herhalde. Federer çifte şans diyorum.

Son eşleşmemiz Roddick-Cilic arasında. Del Potro'nun saf dışı kalmasıyla yolu hafiften açılan Roddick için çok önemli bir fırsat belki ama Ciliç karşısında ne yapacağını da pek kestiremiyorum. Roddick, son yıllarda göstermiş olduğu mental gelişimi bu tip maçlarda bir anda silip atabiliyor malum. Gönlüm Roddick'ten yana ama iddaa severler bu maçtan uzak dursun.

Ah Be Caroline

Tablonun kolay tarafından fazla enerji harcamadan Williams biraderlerin karşısına çıkması beklenen Wozniacki mâlesef bunu başaramadı. Mâlesef diyorum çünkü severiz kendisini. "Girl next door" tarzıyla WTA'nın en güzel kızlarından biridir. Fiziki görünüşleri sebebiyle Cirstea'yla birlikte Adidas'ın birkaç senedir fena hâlde üstünde durduğu Wozniacki, yakın arkadaşının aksine kortta da bir şeyler gösterebilmişti. Bu mağlubiyet bir yıkım değil tabi, şu an kadın tenisinin en iyi oyuncularının kariyerlerinin sonlarına yaklaştıklarını düşünürsek, Wozniacki'nin önünde Grand Slam kazanmak için birçok fırsat olacak.

Yalnız benim bu kızı ilk izlediğim andan itibaren kafamı kurcalayan bir durum var. Blog'umuz önemli tenis yazar ve takipçisi Benicio ile bu konuyu birçok kez tartıştık zamanında. Birkaç kez birbirimize girdik zor ayırdılar. Konu Wozniacki'nin oyun stili. US Open finaline yükselirken son derece kolay bir yol izledi ve hep kendisi gibi genç tenisçiler çıktı yoluna. İsitkrarlı, az hata yapan oyunu etkileyiciydi belki ama Wickmayer, Oudin gibi genç neslin en iyilerini yenerken aldığı puanlar hem rakiplerinin hatalarından doğdu. Yanlış anlaşılmasın defansif tenise karşı değilim, Hıncal Uluç hiç değilim, ancak henüz çok genç ve gelişmekte olan bir tenisçinin maç boyu topları karşıya atmaktan fazlasını yapmasını beklerim. En azından denemesini.

Wozniacki henüz 19 yaşında ve dünyanın 4 numarası. Kadın tenisinin içine düştüğü yıldız sıkıntısının ve istikrarlı oynayan çok az dişi tenisçi olmasının bunda payı büyük. Sharapova toparlansa mesela, Henin ve Clijsters tam olarak olayın ritmine girseler, Ivanovic ve Jankovic'in muayyen dönemleri sona erse, Williamslar ve Ruslar'ı da katsak çorbaya, Wozniacki'nin Grand Slam kazanma şansı kalır mı?

Kalır ama bir şartla. Kendine artık bir vuruş geliştirmesi gerekiyor. Na Li'ye kaybederken bugün yalnızca 3 winner'ı vardı. Çinli ise 21 winner ile maçı domine etti. Peki Na Li çok mu kuvvetli? Hayır, değil. Wozniacki'nin en hızlı servisi Na Li'ninkinden 11 km/s daha hızlı. Antrenörleri daha iyi bilir herhalde diye düşünyorum elbette ama bütün maç savunma yaparak Grand Slam kazanılır mı? Ya da büyük bir tenis yıldızı olunur mu?

Nadal'ın komple bir oyuncu hâline gelmek için nasıl uğraştığını hatırlayalım. Kendisinden Sharapova gibi anırarak forehand winner'lar atmasını beklemiyoruz maç boyu. Ama Na Li tarafından da domine edilmesin. Üste çıksın biraz artık.

21 Ocak 2010

Nostalji 16 - Agassi & Sampras


Yıl 91. Agassi 21, Sampras 20 yaşında.

Davis Kupası'nda Guy Forget ve Henri Leconte'un yer aldığı Fransa'ya elenen ABD'de, Agassi ve Sampras'ın kariyerlerinin en güzel anını geçirmedikleri kesin.

Foto: SI

Aussie Open '10 - Kızlardan Notlar

Ivanovic - Dulko, Dementieva - Henin'dan sonra turnuvanın en iyi maçıydı şu ana dek. Dulko'nun formsuz favorilere karşı her zaman barındırdığı sürpriz potansiyelini bir kenara koyarsak, iki hanımefendinin arasında bundan biraz daha fazlası vardı. O da, İspanyol Fernando Verdasco. Nando, geçen sene bu zamanlar Ana'yla çıkmaya başlamıştı ve ilk GS'leri olan Ao 09'da, Ana 3. turda elenirken, Verdasco turnuvanın en büyük sürprizini yapıp yarı final oynamış, şampiyon Nadal'a da seyir zevki hayli yüksek, epik bir 5 setlik maçla yenilmişti. Tabi bu bir detay, çiftler terapisi yapmayı planlamıyorum elbette ama Ivanovic'in kısa süreli başarıyı yakaladıktan sonraki düşüşü hala devam ediyor. 2009'da tek bir turnuva bile kazanamadı. Dulko'nun Verdasco ilişkisi daha da önceye dayanıyor ve aynı kişiyle farklı zamanlarda ama aynı ortamda beraber olmuş her insan gibi, bu ikisinin de birbirinden çok hoşlandığını zannetmiyordum, bu yüzden de maçı merakla bekledim. Bu arada söylememek olmaz, çizgi hakemleri çok kötü geldiler bana bu maçta, ya da ben o saatte abarttım ama bayağı kritik karar çıktı gibi.
2. turda Jankovic'e direnemeyen bayanlar kurasındaki tek Britanya doğumlu oyuncu, Katie O'Brien, kendisine olan sempatimizi allak bullak etti, "Made a quick dash to the shops this morning. Got myself not 1, but 2 pairs of Ugg boots. What a result!" Bu kafayla senin iş zor Katie.

10 senelik veteranlardan, 29'luk İtalyan Alberta Brianti'nin yaptığı çıkış da çok enteresan. Brianti, en iyi sıralamasına sadece bir kaç ay önce ulaşmayı başardı ki, yaşının bayan tenisi için oldukça ileri bir yaş olduğunu söylemek gerek. Daha ileri gitmesine imkan vermiyorum ben, keza Stosur ona oldukça ters gelecek bir oyuncu. Hareketli, güçlü servise ve forehand'e sahip ve seyircisinin önünde oynayacak olması gibi avantajlara sahip Stosur.

09 Us Open'ın en güzel sürprizi, Oudin'in ilk tur vedasını beklemiyordum. Elendiği Kudryavtseva da renkli bir isimdir, onu en son Wimbledon'da Sharapova'yı elediği maçtan sonra Masha'ya koyduğu postayla hatırlıyoruz. "It's very pleasant to beat Maria... Why? Well, I don't like her outfit." Olası bir Radwanska maçı izlenesi olurdu Oudin'in aslında ama yaşı daha çok genç, ileride daha sık izleyeceğiz onu.

Dellacqua'nın, Hırvat Sprem'i geçeceğini varsayarsak 2008'deki başarısını tekrarlaması için Venus'ü elemesi gerekecek 3. turda ki, şu anki formuyla çok kolay bir görev değil bu tabi. Hatırlarsınız, bu İtalyan - İrlandalı melezi Avustralyalı kız, büyük bir sürprizle Schnyder ve Mauresmo'yu eleyip 4. tur oynamıştı iki sene önce burada.

Bir diğer bahsetmek istediğim isim ise bir Belçikalı ama adı ne Clijsters, ne de Henin. Alp aşağıda onlardan bahsetmiş zaten. Wickmayer'den bahsedelim biraz. Son US Open'da yarı final oynayarak oldukça yükselmişti sıralamasını Yanina ama bu başarıdan sonra kort dışı olaylarla çok uğraştı aradaki kısa sürede. Yine Belçikalı Xavier Malisse'le beraber doping testi için yerini bildirmediği gerekçesiyle, 1 yıl ceza aldı. Sonra itirazı kabul edildi ve ceza kaldırıldı ama turnuvaya yetişmedi bu süreç. Bundan sonraki ilk turnuvasını Ocak'ta Auckland'da set vermeden kazandı. Ceza-itiraz işlemleri yetişmediği için elemelerden katılmak zorunda kaldı Avustralya Açık'a ama bu onu motive etmişe benziyor. Auckland'da yendiği seribaşı Pennetta'yı (büyük bir isim olmasa da, belli bir seviyede oynayan, istikrarlı bir oyuncudur) Melbourne'da da yendi. Öyle sanıyorum ki, 4. turda bir Belçika derbisi izleyebiliriz, Henin vs Wickmayer gibi.

20 Ocak 2010

Henin for President

Dementieva-Henin maçı beklentileri fazlasıyla karşıladı diyebiliriz sanırım. Dementieva hakkında söyleyecek fazla bir şeyim yok. Her zamanki oyununu oynadı, ve her zamanki gibi kritik anlarda sinirlerine yeterince hakim olmadı. Bu kez çok fazla absürd çift hata yapmadı belki, ama özellikle ikinci setin ortalarından itibaren her yaptığı hatada kendine ya da bir şeylere kızarak zaten birçok alanda tüm diğer tenisçilere karşı üstünlüğü olan Henin'in bir de mental üstünlük elde etmesine vesile oldu. Yine de oynadığı oyunla, şansının biraz daha yaver gittiği bir Grand Slam'i kazanabileceği umudunu vermeye devam etti.

Tabi asıl konumuz Henin olmalı bugün. Kaldığı yerden devam ediyor diyeceğim, ama tam olarak devam etmiyor aslında. Bayan tenisinde çok fazla görmediğimiz file önü oyununu eskisinden faha fazla kullanıyor mesela. Backhand'lerinde de eskisi gibi agresif değil. Yakaladı mı öldürüyor yine ama Steffi Graf tarzı slice'larla da baya bela oldu Dementieva'nın başına. Maç final setine gitseydi, o set de muhtemelen uzun süreceği için fiziksel durumuyla ilgili daha çok fikir sahibi olabilirdik. Eğer bu konuda bir problemi yoksa, dünya 1 numarasıyken bıraktığı yerden oyun kalitesi anlamında daha geride değil. Hatta dediğim gibi daha çok vuruş çeşidi kullanıyor ve şu an olmasa da sezon sonuna doğru eskisinden daha iyi bir duruma gelmesi mümkün.

Burada hepimizin merak ettiği şey belli. Clijsters'ın yaptığını yapabilecek mi? Venus'ü çok bir tehdit olarak görmüyorum artık. Oyun ritmini çok çabuk kaybediyor ve basit hatalara başlıyor. Clijsters, Henin, Wozniacki, Dementieva gibi kortun her tarafına yetişebilen tenisçilere karşı başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Bu durumda, çok büyük sürprizleri hesaba katmadan bir değerlendirme yaptığımızda elimizde dört adet şampiyonluk adayı kalıyor. Henin, Clijsters, Serena ve Safina.

Serena tüm diğer favorilerden arındırılmış bir yol izleyecek finale kadar. Zvonareva, Ivanovic, Azarenka, Wozniacki ve Venus için de Serena'nın takılması durumunda ciddi bir final şansı anlamına geliyor bu. Normal şartlarda finalin ilk ismi belli bir nevi. Serena için US Open'da yitirdiği şeyleri geri almak adına önemli bir fırsat.

Asıl karışık mevzu da tablonun diğer tarafından kimin geleceği zaten. Safina'nın şu ana dek Grand Slam kazanmamış olması onu pek ciddiye almamamıza yol açsa dahi, her an herkesi yenebilecek bir oyuncu olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak lazım. Clijsters US Open'da şampiyon olurken Safina'yla karşılaşmaması büyük bir şanstı, keza turnuvadan kısa bir süre önce Cincinnati'de Safina karşısında varlık gösterememişti. Safina, sinirlerine hakim olmayı becerebilirse çok zorlanmadan yarı finale kadar gelecektir.

Clijsters ve Henin, çeyrek finalde karşılaşıyorlar. Ama Clijsters'ın önünde Kuznetsova, Henin'in ise Wickmayer var. Kolay olmayacak, ama takılacaklarını sanmıyorum. Henin-Clijsters maçınının sonucunu tahmin etmek zor ancak ben Henin diyeceğim. Dementieva karşısında oyunu beni ikna etti ve Clijsters'a karşı da her zaman maça 1-0 önde başlar. Brisbane'deki final maçını Clijsters kazandı belki ama Henin'in ilk turnuvasıydı ve öncelikle olaya biraz ısınmak amacındaydı. Ayrıca final setindeki tiebreak belirledi kazananı, iki tarafa da gidebilecek bir maçtı. Clijsters nasıl US Open öncesinden ve US Open'ın ilk turlarından itibaren adım adım Serena'yı alt edebilecek form düzeyine çıktıysa, Henin de benzer bir yolda ilerliyor şu an. Clijsters ise bahsini ettiğim dörtlü içerisinde belki en formda olanı ama aynı zamanda da en tok olanı. Amerika'da çok farklıydı, çok rahat ve çok konsantreydi. Burada ise ilk iki tur maçını skor olarak rahat kazansa da, rakiplerinin maçın içine girmeyi becerebildiği dönemlerde zorlandı. Sırasıyla oynayacağı Petrova ve Kuznetsova maçları daha çok fikir verecektir bu konuda.

Başlangıçtaki soruya geri dönelim şimdi. Bunu net olarak söylemese de Henin'in dönüşünde Clijsters'ın şampiyonluğunun ciddi etkisi olduğunu biliyoruz. Yani Henin de aynı şeyi yapmak istiyor. Ancak onun yolu daha zor çünkü Clijsters comeback yaparken ortalarda Henin yoktu ve Williams'ları yenmesi yetti. Oysa Henin'in önünde kendisinden önce dönmüş formda bir Clijsters, Grand Slam açlığını henüz dindirememiş ve kendini kanıtlamak için ciddi bir hırsa sahip Safina ve US Open'da aldığı kötü mağlubiyetten sonra bu turnuvayı çok ciddiye alan bir adet Williams var. Kazanmak için üçünü de yenmesi gerekebilir ki işte burada devreye Henin'in mental üstünlüğü giriyor. Daha doğrusu vaziyet eskiden böyleydi. Bu mental üstünlüğü kaybetmeye başladığı an tenisi bıraktı zaten. Ve şimdi tekrar döndüğüne göre kafasındaki problemleri halletmiş olmalı. Dementieva önünde sinirlerine çok hakimdi. Set puanı çevirdi, çok kritik oyunlar oynadı ve vuruşlarında herhangi bir tedirginlik yaşamadı. En başta belirttiğim gibi Dementieva'nın puanlara verdiği aşırı tepkilerin de yardımıyla maçın sonunu oldukça güzel getirdi.

Tabi bir de Clijsters'ın diğer tenisçileri uyandırması var. Kendisi geri dönüşünü gerçekleştirirken çok da ciddiye alınmadı belki de. Williams'lar ve Ruslar Clijsters'ı tehdit olarak görmediler. Bahis şirketleri de kendisine bol kepçe oranlar verdi hep. Oysa şimdi aynı hataya düşmeyecektir kimse. Hatta bir grand slam önce yaşananların ardından olması gerekenden daha bile ciddiye alınacak Henin.

Şanssız kura, hırslı rakipler, çok zorlu bir derbi, ezeli rakibinin başarısının yarattığı baskı gibi birçok engelin üstesinden gelmesi gerekecek kısaca. Yapar diyorum ben.

18 Ocak 2010

Haiti İçin

27 Eylül 2009

Moskva slezam ne verit, Marat Safin

New York'ta satır aralarında kalan en buruk olaydı benim için. Clijsters'ın dönüşü, Oudin'ın çıkışı, Wozniacki'nin sonunda beklediğim çıkışı yapması, Del Potro, Marsel derken, yeterli alakayı görmedi bir ilk tur vedası..

Sevmediğim oyuncu çok yoktur, ki zaten bana göre tenis böyle de bir spor değildir. Oynayan değil, oynanandır biraz da mesele.

Yine de en favori oyuncularımdandı, hatta oyuncumdu, Marat Safin, elden ayaktan düşen bir boksörün dövüşlere devam etmesini andıran son zamanlardaki oyununun, kopyası bir maçla, 29 yaşında sessiz sedasız Grand Slam kariyerini bitirmesini izledik henüz ilk turda. Kasım'da, daha önce 2002 yılında ülkesi için ev sahibi Fransa'yı finalde geçip, Davis Kupası'nı kazandığı şehir olan ve her zaman en iyi tenisini oynadığı (Roland Garros'tan bahsetmiyorum tabi, Safin, Paris Masters'ta yaptığı 27 maçın 23'ünü kazandı, Boris Becker'le beraber bu turnuvayı 3 kez kazanan tek oyuncu.) Paris'te son turnuvasını katılıp, efsaneler arasındaki yerini alacak Safin ama New York seyircisi de eski şampiyonunu hakettiği gibi yolculamadı.



Renkli, hırslı, açıksözlü, komik ve karizmatik bir oyuncuydu Safin. Henüz 20 yaşında turun 1. sırasına çıktığında, bunu başaran en genç isimdi, yanlışım yoksa. 1 yıl sonra Hewitt bu rekoru haftalarla geliştirene kadar.

Küçükken aslında futbolcu olmak isteyen, Moskova'lı, Müslüman bir Tatar'dı. Çok da iyi bir buz hokeyi oyuncusuydu. Ama Moskova'nın önde gelen tenis akademilerinden birini işleten eski oyuncu bir babaya ve yine eskiden başarılı bir oyuncu olan, şimdiyse koçluk yapan bir anneye sahip olduğu için, kariyeri az-çok çizilmişti onun için. Annesi, 13 yaşına kadar onu çalıştırır ama Rusya'daki mevcut imkanlar oldukça yetersizdir ve oğlunu İspanya'ya, Valencia'da bir tenis akademisine götürür. Akademidekiler, Safin'in potansiyelini farkederler ve zengin bir İsviçreli müşterinin masraflara sponsor olmasıyla, Safin, 14 yaşında, ailesinden ayrı, yeni bir hayata başlar. Favori futbol takımının neden Valencia olduğunu da az çok anlayabilirsiniz bu durumda.

Safin'in yaş grubunda, özellikle bayanlarda önemli isimler vardı aynı tenis kulübünde. Dementieva ve Myskina, Safin'in annesinin öğrencileri idi. Kournikova'yı da unutmayalım. Şu an pek yakın olmasalar da, Kournikova, Safin'in çocukluk arkadaşı diyebiliriz, Dementieva ve Myskina ile beraber. Hatta daha küçükken Safin o kadar kötü oynamaktadır ki, koçlar onu cezalandırmak için sık sık Kournikova'yla oynatırlar. Hatta bir kez Kournikova'nın kazandığı ve Safin'in ağladığı söylenir. Aslında bu çok da yabancı bir metod değil. 15 yıl önce, küçük bir Alman kasabasında Boris adındaki sarışın çocuk da benzer şekilde, uzun burunlu sarışın bir kızla oynatılır. O kızın adı da Stefanie'dir, ya da daha bilinen şekilde Steffi.



Pireneler'de hayata alışan, İspanyolca'yı iyice öğrenen Safin, fiziksel olarak da hızla gelişir ve akademinin en yetenekli oyuncusu olarak koçları üzerine daha fazla düşmeye başlarlar. 1997'de, 17 yaşında profesyonel olur Safin ve henüz ilk maçında, Hollanda'da, bir Top 100 oyuncusu olan İtalyan Davide Sanguinetti'yi yener. İlk turnuvasında yarı final oynadıktan 2 ay sonra, Portekiz'de, sıralaması kendisinden yüksek oyuncuları yenerek ilk turnuvasını kazanır.

18 yaşında ilk 200'e girmiştir bile. İnsanların, kaşlarını kaldırıp, bu genç Rus'un adını bir kenara yazmaya başladığı yıldır 1998. Dünyanın dört bir yanındaki turnuvalarda, sıralamada daha üstte bulunan oyuncuları yener ve adım adım yükselir. Davis Kupası'nda ilk maçında Agassi'ye karşı çok iyi oynamasına rağmen set alamaz ama bir diğer ünlü Amerikalı oyuncu Jim Courier'le olan maçını 5. sete götürerek, eski dünya 1 numarası olan rakibine ecel terleri döktürür. Courier maçtan sonra Safin için, "Bu gelişimini sürdürürse, seneye ilk 50'ye girmemesi için bir sebep yok" der. Courier haklıdır ama Safin, Courier'in koyduğu bu hedefi gerçekleştirdiğinde geçen süre sadece 5 aydır.

18'lik Safin için sezon iyi geçiyordu ve takvimde Roland Garros'un zamanı geldiğinde 116. sıraya çıkmıştı bile. Turdaki genç yeteneklerden biriydi ve bu, ilk Grand Slam'i olmasına rağmen, onu bir üst kademeye çıkaracak ve adını iyice duyuracak turnuva olacaktı. İlk turda rakibi bir kez daha Agassi'dir. Agassi, sakatlığının da etkisiyle çok kötü bir sezonu geride bırakmıştı 97'de ve 98 onun için geri dönüş yılıydı. Top 100'ün dışında kalmıştı ama artık 20. sıradaydı (ki Agassi 122. başladığı o sezonu daha sonra 6. bitirecektir). Safin, Agassi'yi 5 setlik epik bir maçla ilk turda eleyip, büyük bir sürpriz gerçekleştirir. Agassi'nin ilk turda, elemelerden gelen bu 18 yaşındaki Rus'a yenilmesinin şoku atlatılmadan, 2. büyük sürpriz gelir. Aslında tablonun azizliğiyle 2. turda son şampiyon Gustavo "Guga" Kuerten'e düşmesi büyük bir şanssızlıktır ama 4. sete geride girmesine rağmen, 5 setlik epik bir zafer daha elde eder Safin. 4 .turda Pioline'e elenmesine rağmen turnuvanın en büyük yıldızlarından biriydi ve peri masalı devam ediyordu. 1998'i, 11 sene sonra son kez oynayacağı Grand Slam olan, US Open'da ilk kez oynarak kapatır. 4. turda Pete Sampras'a denk gelmese belki de daha da ilerleyebilirdi. Sampras, Safin'in hakkını her fırsatta verir, bu maçtan sonra da, "Ne ben, ne de bir başkası bu yaşta böyle oynamadı, eminim ki sadece 3 yıl sonra 1 numarayı ele geçirecektir." Safin, 2 profesyonel sezonun ardından artık Top 50'dedir.

2000 ise Safin'in altın yılıdır, her ne kadar sezona korkunç başlasa da. Avustralya Açık'ta daha ilk turda, elemelerden gelen 30'luk Güney Afrikalı Stafford'tan set alamamış ve hatta bu maçta yeterince ciddi oynamadığı için uyarı bile almıştı. 2 ay da maç kazanamamıştı. Bu periyotta Safin'in 23 raket kırdığı söylenir. Valencia'daki akademiden beri beraber çalıştığı İspanyol Mensua'yla yollarını ayırır ve eski oyunculardan Rus Andrei Chesnokov'la çalışmaya başlar. Chesnokov, şüphesiz Safin'in kariyerinde önemli bir yere sahip. Chesnokov, sessiz sakin yapılı, geri planda kalmayı seven, hatta çok büyük bir pul koleksiyonuna sahip, entellektüel biriydi ve bu sakin yapısı duygularını kontrol edemeyen genç Safin'e yardım edebilirdi. İlk iş olarak, Safin'in, büyük zamanını beraber geçirdiği İspanyol sevgilisi Silvia'dan nefes almasını sağlar. Oyununda da çok basit ve ufak değişikliklere giderler. Safin bu kısa sürede kortta daha kontrollü olmayı öğrenir, hem duygularında hem de gücünde.

Toprak sezonuyla beraber toparlanır ve üstüste finaller, şampiyonluklar ve iyi derecelerle bitirilen turnuvaların ardından kariyerinin o ana kadarki en büyük başarısına imza atar. 20 yaşında ilk Grand Slam'ini, US Open'ı, hem de Pete Sampras'ı kendi seyircisi önünde, set vermeden sadece bir buçuk saatte geçerek kazanır. Bu başarıyı izleyen 9 hafta boyunca, dünya 1 numarası olur Safin. Kaybettiği finalden sonra Sampras, "O, tenisin geleceği." der Safin için ve bir kez daha genç yıldızı över. Turnuvayı kazandıktan sonra katıldığı David Letterman'ın talk show'unda da (videolarda görebilirsiniz) bahsettiği gibi hemen Taşkent'e uçup, bir turnuva daha oynayıp kazanır. Bundan önce, bir Grand Slam kazandıktan hemen sonraki hafta turnuva oynayıp, kazanan isim Ivan Lendl'dır ve bunu 1985'te başarmıştır. Safin sezonu 2. bitirir. Boris Becker'dan sonra sezonu 2. bitiren en genç oyuncu olur. Aynı zamanda Mats Wilander'den sonra 21 yaşın altında, bir sezonda en az 7 turnuva kazanan ilk oyuncu olur.

Safin artık bir yıldızdır. Özellikle kadınlar, başta Moskova olmak üzere Safin'in her gittiği şehirde ve turnuvada ona ulaşmak, telefon numaralarını ulaştırmak için yarışırlar. Sadece normal hayranlar da değildir peşindekiler. İspanya'nın en popüler aktrisi Penelope Cruz, Safin'in hayatı boyunca gördüğü en yakışıklı erkek olduğunu söyleyip, niyetini belli eder. Safin'le, profesyonel tenisçi olan ablası aracılığıyla tanışıp çıkmaya başlayan Silvia ise kıskançlığın had safhasında, erkek arkadaşına kimseyi yaklaştırmamak için, gölge gibi takip eder her yerde. Bütün bu popülariteye rağmen Safin, bu durumdan tenis dışında pek para kazanamaz başlarda. Bu durum derken, reklam ve imaj haklarından bahsediyorum, jigololuktan değil. Öyle ki, hala ikinci el bir Volkswagen Golf kullanıyordur parlamaya başladığı zamanlarda ve anne-babasını US Open'a davet etmeyi bile karşılayamıyordur. Önce menajerini ve bu durumun yol açtığı koşullardan dolayı daha sonra da koçunu değiştirir. Fakat yeni Rumen menajeri de ufak bir isimdir ve bir anda dünyanın en umut veren oyuncusunu portföyüne almayı kaldıramaz.

2001'e iyi bir başlangıç arkasından gelen bel sakatlığı, kariyerinin en formda döneminde onu uzun bir süre kort dışında tutar. Bu arada eski dünya 1 numarası, sempatik insan Mats Wilander ile çalışmaya başlar, faydasını da görür. US Open'da yarı final yaparak geri döner ama kaybettiği süre onun sıralamada geri düşmesine neden olmuştur. Hız kesmeden, 2002 Avustralya Açık'ta final oynar ama doğumgünündeki maçta Johansson'a kaybeder. O gün yaptığı konuşma, kesinlikle en eğlenceli seremoni konuşmalarından biridir. Silvia'dan ayrılır bu arada, Melbourne'da box'ında Rus sosyetesinden güzeller güzeli Dasha Zhukova vardır. İsmi yabancı gelmeyebilir futbol camiasına, Abramovich'in çocuğunu bekliyor şu aralar kendisi. Safin, Roland Garros'taki yarı finalin ardından Wilander'le de yapamaz ve menajeri Amit Naor ve yakın arkadaşı Denis Golovanov'la çalışmaya başlar. Rusya'ya tarihinin ilk Davis Kupası'nı kazandırır.



Sakatlıklar Safin'in kariyerinde kuşkusuz çok büyük bir etkiye sahip. Ya olmasaydı diye düşünülebilir elbette ama belki de o zaman 2005 Avustralya Açık gibi efsane bir turnuvayı izleyemeyecektik. Hewitt'in ilk tur dışında, finale kadar filmi yapılabilecek maçları bir kenara, Safin'in yeni kral Federer'i 5 sette geçtiği yarı final maçı, tüm zamanlar içerisinde favori maçlarımdan biridir. Turnuva da baştan aşağı mükemmel bir turnuvadır. En favori turnuvamı, en favori oyuncumun kazanması güzel bir tesadüftü benim için. Arşivlenecek o kadar çok maç var ki oradan..



Nefret ettiği çimde, geçen sene yarı final oynaması çok enteresan bir detay aslında. Onun ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunun kanıtı da diyebiliriz. Rölantide gittiği ve sakatlıkların ona izin verdiği ölçüde rekabet eden bir oyuncunun, en zayıf olduğu zeminde, kariyerinin sonunda yarı final görmesi, Djokovic ve belki biraz da Lopez dışında önemli bir rakibi yenmemiş olsa da önemli bir başarı. Djokovic'i elediği maçtan sonra, aslında maçtan önce dönüş bileti aldığını açıklayacak kadar da rahat bir adamdır. Ya da Wimbledon'da yemek fiyatlarının fazla pahalı olduğunu söyleyecek kadar.

Kız kardeşi Dinara Safina ile kendi turlarında 1. sıraya çıkarak da, değişik bir rekora sahipler. Marat'ı, Dinara'nın maçlarında pek göremeyiz. Zaten çok fazla tenis izlemeyi sevmediğini söyler her zaman. Bu bazen aralarının kötü olduğu yönünde yorumlanır ama çoğu abi - kardeş gibi sıkı bir ilişkileri vardır aslında. Safin'in maçlarda her zaman boynuna taktığı yüzüklerden birisi kız kardeşinin hediyesidir. US Open'da elendiği maçtan sonra da basın toplantısında kendisinden çok, kız kardeşinden bahsetti ve son zamanlarda Safina'ya yapılan sıralama muhabbetine, dolayısıyla da Serena'ya güzel bir cevap verdi ve kardeşini korudu.



Evet, belki daha çok turnuva kazanabilirdi veya daha uzun süre 1 numarada kalabilirdi. Daha popüler olabilirdi. Elinden geldiği kadar oyununu oynamaya çalıştı, rekabetçi kaldı. Vücudu ona bazen izin vermedi, bazen sinirleri buna engel oldu ama neler yapabileceğini insanlara gösterdi bence kariyeri boyunca Marat Safin. Ve kesinlikle NY'ta daha iyi bir vedayı hakediyordu.

Biraz uzadığının farkındayım ama favori atletlerimden biri için yazdım ve bir şey atlamak istemedim. Eğlenceli videolar var yazı içinde, yapacak daha iyi bir işi olmayanlar göz atsın derim.

23 Eylül 2009

Döndü


After 15 months of absence, I am pleased to announce to you that I’ve decided to begin my second tennis career. I don’t want to describe it as a comeback. It’s a new life that opens for me.

Bu cümlelerle başlayan orta uzunluktaki açıklamasını kendi sitesinden okuyabilirsiniz. Bayan backhand de dönmüş oldu.

15 Eylül 2009

US Open 2009 #3 - Del Potro: Tower of Tandil

İlk turdan beri yazmadığımın farkındayım, değinecek de o kadar çok şey birikti ki, toparlayabilirsem ne ala. Değişiklik yapalım ve sondan başlayalım bu sefer, flashback'lerle de gereken detayları da konuşabiliriz.

Bu arada Ntvspor'da Mert Aydın, Del Potro'nun yüzbin nüfuslu bir kasabadan çıktığını yazmış maç yazısında, insanın kafasında kasabanın tenisçi outsider'ı efekti yaratıyor ama muhtemelen bahsettiği kasabanın en büyük özelliğini bilmemekte. Mevzubahis kasaba, Tandil, Buenos Aires'in 350 km, Mar del Plata'nın 200 km kadar dışında dağlar arasında kurulmuş, bifteğiyle ünlü bir yer. Ve ufaklığı özellikle vurgulanan bu yer, aslında Arjantin tenisinin önemli altyapılarından birine sahip. Bunun gerçekleşmesini sağlayan kişi ise, Tandil'e geldiğinden beri burayı bir tenisçi fabrikasına çeviren antrenör Marcelo Gomez. Gomez'in programıyla 7 yaşında tenise başlayan Juan Martin Del Potro, şu an Top 10'in en genç ve en uzun oyuncusu. Aynı programdan şu ana kadar 5'i aktif 6 oyuncu çıkarmış durumda senyor Gomez; Juan "Pico" Monaco (En iyi sıra: 14), Mariano Zabaleta (En iyi sıra: 21), Maximo Gonzalez (En iyi sıra: 58), Diego Junqueira (En iyi sıra: 68), Guillermo Perez-Roldan (En iyi sıra: 13). Hatta bu küçük yer, Mauro Camoranesi'nin de yetiştiği yerdir ki, Camoranesi ve Del Potro çok yakın arkadaşlardır. Del Potro'nun Boca'dan sonra tuttuğu ikinci takım da bu yüzden Juventus'tur.

Her neyse, NY'a geri dönelim. Öncelikle Federer'i konuşmak lazım, kral öldü anonsu yapıldığından beri, ki o dönemde Federer'e yapılan büyük saygısızlık ve hatta öküzlüktür, eski spektaküler puanlarına ve formuna geri dönmüştü. Onun bu geri dönüşünde tabi, Nadal'ın sakatlığının zamanlaması da kritikti. Burada da çok iyiydi aslında Federer. Yarı final maçı, 3 sette bitmesine rağmen turnuvanın en iyi maçlarından biriydi bana göre. Keza finalde DP gibi, zaman zaman Nadal-vari, tek bir winner için bile Federer'i zorlamayı kafasına koymuş ve çevirdiği toplarda en iyi yaptığı iş olan agresif forehand'lerle Federer'i yıprattıkça yıpratan bir oyun oynayan, fiziksel olarak da hiç yıpranmadan gelmiş bir adam vardı. Bu agresif oyunun ve balyoz forehand'lerini -hazır olmasa da- Nadal'ı ne hallere düşürdüğünü gördük ya da DP'nun karşısına aslında formda gelen Ferrero veya Cilic gibi sıkı diyebileceğimiz adamların da nefes alamadığını gördük. Federer'in ilk servisinin de, bu maç içerisinde, yetersiz olduğunu görmezden gelemeyiz. Djokovic gibi günümüzün en iyi return'lerine sahip bir oyuncuya karşı bile daha iyi bir servis izlemiştik Federer'den. Serviste sıkıntı yaşarken, break point ve winner'larını da DP oldukça iyi kontrol etti şampiyonun ve büyük zarar almayacağı seviyelerde tuttu.

Kısacası DP, genç yaşına ve ilk GS finalini oynamasına rağmen Federer'e karşı oynanabilecek en iyi tenisi oynadı. Bu anlamda, mental olarak, Murray'nin geçen sene kelimenin tam anlamıyla ezildiği şartlarda çok farklı ve güçlü bir karakter gösterdi diyebilirim. Uykusuna yenik düşmeyip maçı izleyenler mutlaka hatırlayacaktır, 4. setin 10. oyununda Federer'e şampiyonluk için 2 puan yetecekken, 2 üst düzey servis ve mükemmel bir puanla servisine tutunması bu seviyede ve bu şartlarda izleyebileceğimiz en üst düzey performanslardan biri idi, favori olmayan bir oyuncu için. Hatta bir sonraki oyunda Federer'in servis oyununu 40-0'dan 2 veya 3 kez deuce'a taşıması da, maça ne kadar tutunduğunu kendisine, box'ına, seyirciye ve en önemlisi de Federer'e gösterdiği, Amerikalılar'ın highlight diyebileceği o özel anlardan biriydi maç genelinde.


DP'nun son 1-2 senede yaptığı bu çıkış oldukça etkileyici. Daha birkaç ay önce, Roland Garros'ta Federer'e karşı oynadığı maç mutlaka dün gece maça çıkmadan önce kendisine bir motivasyon sağlamış olmalı. Hatırlamayanlar için, yarı finalde Federer'e karşı ilk 3 sette de mükemmel oynamış, ikisini net skorla kazanmasına rağmen birini TB'le vermişti. Son iki sette ise, ilk üç seti bu kadar forse ettiği için, fiziksel olarak bitmiş ve elenmişti. Onu 65'ten 13'e çıkaran 23 maçlık galibiyet serisini de unutmamak lazım. Bu yaşta bir oyuncu için çok sıkı bir streak. Tandil'in Kulesi olsa da lakabınız.

Bir Top 5 oyuncusu olarak, sert ve toprak zeminde en iyilere karşı oynayabileceğini gösterdi. Çim oyunu ise henüz zayıf. Şu ana kadar Wimbledon'da hep 2. turlarda elendi. Çim sezonuna daha çok var ve bu zamanını iyi kullanarak şu an için oyununun en büyük eksiği olarak gördüğüm servis-vole'sini geliştireceğini tahmin ediyorum. Servis-volesi kötü demek değil tabi bu, çimde bunu az kullanmasından bahsediyorum. Bunun için yeterli materyale sahip. Size'ı iyi, dolayısıyla servisi de beklenildiği gibi iyi, daha da iyi olabilir. Buna karşı, kort içinde çok rahat hareket edebilen bir oyuncu. Bu adım hızı, baseline savunmasında olduğu kadar, fileye çıkarken de ona avantaj sağlayacaktır. Vole oynarken bu hız oldukça önemli, ilk voleyi servis kutusunda 1 metreye kadar mesafede aldığınız takdirde puanı büyük ölçüde alırsınız. O mesafe arttıkça volenin alındığı yükseklik azalır ve doğal olarak dizden alırsınız voleyi ama bu hıznızı kullanıp o mesafeyi efektif olarak katederseniz, vole hizası daha yükselir ve opsiyon sayısı artar, bu da %80-90 puan demektir. DP rahatlıkla biraz volesini cilalayarak, daha yakışıklı bir hale getirdiği takdirde Wimbledon'da da birşeyler yapmaya başlayacaktır. Ki günümüzde daha çok baseliner çıkmaya başladı, eskisi gibi file önünü istikrarlı kullanan oyuncu sayısı azaldı. Bayanlar tenisinin, Arda kızabilir, kadınlar tenisinin durumu ortadayken, erkeklerin bu kadar iyiye gitmesi, izleyenler için oldukça iyi. Biraz daha devam edersem, konu yine eşit paraların kazanılmasına gelecek ama bir daha aynı şeyleri tekrar etmeye gerek yok. Belki diğer bölümde değinirim.

14 Eylül 2009

Nostalji 13 - Jus & Kim

Bunlar da nostalji olsun. Kim ve Jus, kendilerine göre vasatın altı bir oyuncu olan Dominique Monami'nin -o zamanlar van Roost- jübilesinde yer almışlar. Sene 2000. İkisi de henüz Grand Slam kazanmamış...


Bu da kızlar turnuvaları zamanları, sene 1997. Justine Henin'in uluslararası arenaya ilk çıktığı yıl. Semenya'ya uzanan diller büzüşsün...


Son olarak Kim, yine girls' singles. Sene kaç bilmiyorum, 95-96 olsa gerek. Surattaki ifade hâlâ aynı.

Henin artık döner mi?


Clijsters'in şampiyonluğunun pek çok hikayesi var. Sakatlıkları, tenisi bırakışı, inzivaya çekilişi, dönüşü, Serena maçı... En önemlisi, düzgün bayan tenisini özleyenleri tekrar ekran başına oturttu Clijsters.

Bıraktığında en iyi ikinci oyuncuydu, birinci de Henin. Bana göre, tenis seviyesi olarak, yaşlarında bir yıl bir hafta bulunan bu iki Belçikalı arasında fark yoktur. Biri hücumun, biri savunmanın kraliçesiydi, Kim sakatlıkları nedeniyle aralarındaki büyük maçları hep kaybetti ve bu da onun şanssızlığıydı. Bırakmadan kısa bir süre önce kazandığı Amerika Açık'tan sonra, dönüşünü de Amerika Açık ile yapması bir tesadüf müydü, planlanmış mıydı bilemem. Ama tekrar tenis izleme heyecanı aşılayan bir hikâye barındırdığı kesin.

Ben Kim'i yendiği için Justine'i sevemedim. Oyunundan asalet akar, Navratilova'nın deyimiyle "guys just got the male Justine Henin"dir ama rakibini küçük durumlara düşürecek kadar da acımasız oynadığı maç sayısı az değildir. Mesela Mary Pierce finali, ayıp etmişti bir başka efsanemize. Mesela 2005 RG'deki Kuznetsova maçı, sırt ağrıları ve son sette 2-5'e rağmen söktüğü galibiyet...


Henin döner mi? Kim dönene kadar dönmesi için hiçbir sebep yoktu, neden dönsün ki? Ama bir ay öncesine kadar tenise dönme konusundaki soruları kesin bir dille olumsuz yanıtlayan ve tenise dönmesi için hiç ihtimal olduğunu defalarca belirten Justine, şimdi yanıtsız geçiyor. Bu, tabii ki olumlu bir işaret. Fransız basınından bir haberde, ki bu haberin kaynağında Henin'in eski antrenörünün karısı gibi insiderlar var, Henin'in birkaç aydır ciddi antreman yaptığından ve 2010'da dönme hazırlıkları yaptığından bahsedilmiş.

Spor böyle bir şey arkadaşlar. Bir sürü grand slam kazanırsınız, 20 milyon dolar para toplarsınız, Monte Carlo'da yaşarsınız ama yine de sizi çeken bir şey vardır: rekabet. Tekrar hatırlatmak isterim ki, Henin tenisi bıraktığında bir numaraydı ve rakipsizdi. Kim'i bu halde gören Henin'in kafasında artık kesinlikle farklı hikâyeler canlanıyordur. İkisinin hesabı henüz bitmedi, bu iş de kortta kapanır. Ama ne zaman kapanır bilemem!

Şampiyon



Kim, Caroline Wozniacki'yi 7-5 ve 6-3 ile geçip şampiyon oldu, maçın dün olduğundan bile haberi olmayan bendeniz de pek tabii ki izleyemedi. Video ESPN'den, aşağıda üfürdük antremanını yapmıştır, kendisini hazır tutmuştur diye ama kocasının söylediklerine bakılırsa Graf ile yaptığı gösteri maçının az evveline kadar tenis oynamayı geçtim, izlemiyormuş bile. Open Era'da wildcard girişi ile şampiyon olan ilk bayan oyuncu oldu. Yine Williams biraderlerin ikisini birden elemek, ilk kez olmasa da ezeli rakibi Henin'den sonra ikinci kez elde edilmiş bir başarı. Henin de dönse, sağlam Clijsters-Henin kapışmalarını doyasıya izlesek. O olayda da gelişmeler olumlu, ilerleyen dakikalarda değiniriz. Şimdilik helal olsun Kim, bravo Kim...

Tazeler, Federer'den

Federer - Djokovic maçı vardı bu akşam, US Open erkekler yarı finalinde, yağmur mağmur ancak oynandı işte, Federer Abi acayip işler yaptı, Djokovic de "Tamam abi, gel buyur." dedi bazı bazı. Acayip işlerin bir kısmı aşağıda. Djokovic bir ara yukardakine isyan ediyordu, haklıydı.

"Gel buyur abi"



"Vay..."



PS: Videolar tenisin yükselen yıldızı Oytun'dan.

Yağmurun ardından


US Open'ın ırzına geçen yağmur belasının belki de arkasında bıraktığı en güzel karelerden biri. Kim Clijsters...

Ünlüler geçidi

Bir tane daha ünlüler geçidi yapmıştım, Wimbledon zamanlarında. Yer Amerika olunca Ünlüler geçidi de uzadıkça uzuyor haliyle. En ünlülerinden serpiştirelim:

Sienna Miller, yanındaki manitası değildir umarım

Charlize Theron, bakanlık gibi kadın...

Nicole Kidman & Keith Urban

Justin, makara yapmaya geldiği için sayılmamalı gerçi...

Nasıl yakışıklı statüsünü kazandığını çözemediğim Josh Hartnett,
o da katalogdan takılıyor galiba...


Futbol efsanesi Zinedine Zidane

Jack Nicholson

Bunu sona sakladım: Gwen Stefani. Federer'e böyle taraftar yakışır...

Bazıları kortta, bazıları alışverişte


Sırp güzel Ana Ivanovic ve sevgilisi Avustralyalı golfçü. Çok sevmiştik seni Ana... Çok güzel kızdın be Ana...

Serena'nın arızası


Dün gece çok arıza bir saatte, hiç de uygun olmayan şartlarda oturduk televizyonun başına, Kim-Serena maçını izlemek için. Bayan tenisinde yakalayamadığımız bir seviye, bol rallili agresif bir tenis, basit hatasız bir maç bekliyorduk tabii ki. Serena bir önceki GS’i tek set vererek almış, ondan öncekinde iki set kaybedip cömertlik yapmış, ablası dâhil bütün favoriler üzerinde birebirde müthiş bir derece yakalamış. Kim de Venüs’ü yenmiş, sakatlıklardan çekmediği dönemde gösterdiği yüksek performansı ve geri çizgiye olan hakimiyetiyle özletmiş, daha üçüncü turnuvasında baba çıkışını yapıp yarı finale gelmiş.

Maç beklediğimin altında bir tempoyla gitse de, araya serpiştirilmiş uzun oyunlar, ikilinin karşılıklı geri çizgide dansettikleri birkaç estetik puan gözümüzü okşuyor. Serena maçtan sonra ace sevdasına biraz fazla kapıldığını ifade etmiş, zaten servis hatalarına her şeyden çok sinirlendi. Kim yarı finalin stresiyle pek tanışmamış gibiydi, Serena’nın vites büyüttüğü ikinci setin başları ve sonlarında bile soğukkanlı oyununu korudu, çift hataların yardımıyla da maçta genelde hakim gözüken taraftı.

Kim’in geri çizgideki istikrarı ve formu Serena’yı yavaş yavaş eritti. Zaten yağmur arası falan derken, maçtan kafaca koptuğunu zannediyorum ki, çok basit hata yaptı ve bu basit hatalarda da oldukça sinirlendi, kontrolünü yavaş yavaş kaybetti. İkinci setin sonlarında son çırpınışlarıyla bir atak yaptı ve maça tutundu, ama dediğim gibi Kim artık oyunun hakimiydi ve rakibine basit puan vermedi. Bu sert savunmaya karşı sinirlenen Serena, ikinci servislerinde bile ace denemeye başladı ve arkasından da çift hatalar geldi.


Serena adına bu maçın kaybedilmesinde ters bir durum yok, sonuç olarak Kim bayan tenisinin gördüğü belki de en komple oyunculardan biri, ara vermiş olsa da antremanını eksik tutmamıştır, geri dönüş öncesi yatmamıştır. Sorunun bu kayıp olmadığı da açık, kafasında bir takım problemler var, en iyi olmanın ve buna rağmen iki numarada kalmanın getirdiği baskıyı kaldıramadı. Nitekim son oyunda çizgi hakeminin saçmaladığı konusunda da hemfikirim. Bu oyuncular kariyerleri boyunca binlerce kez servis atıyorlar ve ayakları da, elleri de rutinlerine sadık bir şekilde işliyor. Böyle tansiyonlu bir maçın bu kadar kritik bir oyunda ayak hatası çalmak bana göre saçmalıktır. Ben, bu tip bir karar veren hakemin de niyetinden şüphe ederim. Sonrasında Serena’nın kayışlarının kopması ve haddini aşan itirazı, hatta tehdit boyutuna getirişi sporun doğasında kabul görmez; ancak yine sporun doğasında bu tip bir maç sonunu hazırlayan hakemin de yeri olmaz, olmamalı.


Kim Clijsters’in geri dönme kararını, akabinde ilk büyük turnuvasında kazanma hırsını ve savaşçılığını yansıtabilmesini takdir etmemek elde değil. Şu andaki oyuncu kalitesinin zayıf olduğu ortada ama sanki hiç ara vermemiş gibiydi. Maçın bitiş şeklini içine sindiremedi, belki de Serena’nın dediği gibi maçın neden bittiğini anlamadı ve bıraktığını zannetti. Bu tavrı bile dönüşünün bayan tenisi için önemini gösteriyor, saha dışı traşlarla uğraşmayan, sahada kendini veren ve spora saygı duyan bir sporcu.

02 Eylül 2009

US Open 2009 #2 - Peter Polansky

Marsel gibi elemelerden gelen bir diğer genç oyuncu hakkında birşeyler yazmak istedim bugün. Bahsetiğim isim 21 yaşındaki Kanadalı Peter Polansky. İlk turda Guillermo Garcia-Lopez'e elendi ama bundan bahsetmeyeceğim tabi, bu genç adamın tenis kariyerinin başlamadan bitme tehlikesine ne kadar teğet geçtiğini gösteren hikayesine göz atalım.

2006 Nisan'ında Kanada milli takımı, Davis Kupası için Meksika'ya gittiğinde kafiledeki yedek oyunculardan biri de 18 yaşındaki Peter'dı. 2 gün sonra oteldeki odasında uyurken, sabaha karşı uyandı ve odada elinde bıçakla kendisine doğru gelen biri olduğunu zannetti. Gerçekten odada biri var mıydı, yok muydu bilmiyoruz çünkü annesinin söylediğine göre zaman zaman uyurgezer rahatsızlığı çeken Peter olanları tam olarak hatırlayamıyor. Neden mi? Çünkü o panikle kendini 3. kattaki odasınının penceresine doğru atıyor. Kırık camlarla beraber 3. kattaki odasından otelin bahçesindeki çalılıklara düşen Polansky, otel görevlileri onu bulana dek vücudundaki kesiklerden akan kanlar içerisinde, sol bacak calf'i kesilmiş, ama mucize eseri hiçbir kemiği kırılmamış olarak yatıyor. Daha sonra doktorların söylediğine göre bacağındaki bir kesik, atardamarını milimetrelerle ıskalamamış olsa olacakları düşünmek bile kötü. Doktorların ameliyata karar vermeleri 62 saat sürüyor ve sonuç olarak 5 saat süren, 400'den fazla dikişin atıldığı ameliyat başarılı geçiyor. Daha 18 yaşında ve spor üzerine kariyer yapacak olan bir çocuk için kuşkusuz korkunç bir deneyim olmalı.

Ameliyattan sonra yürümeye başlayabilmesi için en az 6 ay geçmesi gerektiğini söylese de doktorlar, Peter 2. ayın sonunda tekerlekli sandalyeyi atmış ve 3. ayın sonundaysa, zorlu ve yoğun rehabilitasyon seanslarının ardından raketini alıp servis atmaya başlamış. Birkaç hafta sonraysa tamamen iyileşip, antremanlara başlamış.

Elbette sakatlığın geliş zamanı çok kötü, henüz oyununu şekillendirme evresindeki genç bir oyuncu için. Bu yüzden Polansky'nin çıkışı ancak bu seneye sarktı. Bu yıl Wimbledon'ı saymazsak 3 GS'e de elemelerden katılıp, ilk turda 5'er setlik maçlarla elendi. Montreal'de, evinde oynadığı Rogers Cup'ta ikinci turda da Djokovic'e karşı umut veren bir oyun oynadığı konuşuluyor. Şu an Top 200'de ve kariyerinin en iyi derecesi bu, zamanla daha da yükseleceğini tahmin etmek zor değil. Daha da önemli olan, Polansky'nin gösterdiği azim ve birçok insanın vazgeçeceği şartlarda kendisini zorlayıp istediği şeyi yapmaya devam etmesi.

01 Eylül 2009

US Open 2009 & Marsel İlhan - Part 1

Hiçbir şeye değinmeden, Marsel'le başlamak lazım. Elemelerden çıkıp, ana tabloya kalması bile çok büyük bir başarıydı ama şimdi 2. turda. Elemeleri yabana atmamak lazım. Evet, ilk turda yendiği Ryan Harrison çok genç ve Marsel'den bile tecrübesiz bir isim ama daha sonra kazandığı De Chaunac ve Mello maçlarında rakipleri favoriydi ve özellikle Mello'yu yenmesi beklenmiyordu. Marsel'i şu ana kadar sınırlı sürelerde izleyebildim ve gördüklerimden oldukça memnun olduğumu, en azından beklentimin üzerinde olduğunu söyleyebilirim.

Dün geceki maça bakarsak, aslında her ikisi için de güzel bir kuraydı. Christophe Rochus, turun veteran adamlarından biridir, kariyerinin son zamanlarını yaşıyor artık. Her ne kadar Top 100'de olsa da US Open'da kazandığı maç sayısı tektir, o da 2001'de (kariyerinin sonundaki Bruguera'yı yenmişti). Dolayısıyla çıkıştaki genç bir tenisçi olarak Marsel için, onca şöhretin arasından Rochus gibi bir veteran çekmek büyük şanstı.

Zaten aslında, bugün birçok yerde anlatıldığı gibi sürpriz bir sonuç değildi bu. Marsel maç öncesinde favori gösteriliyordu ama ortada bir maç olacağı da açıktı. Sonuçta Marsel ne kadar iyi durumda olursa olsun, ilk kez Grand Slam oynayacaktı ve rakibi ne kadar düşüşte olursa olsun GS tecrübesi yüksek olan bir adamdı. Bu gibi ufak gözüken dezavantajlar da aslında mental olarak maçların bazı kırılma anlarında ortaya çıkabiliyor.

Maç doğal olarak yayınlanmadı, zaten kimse de beklemiyordu isim olarak bir GS ölçüsünde bu kadar vasat bir maçı. Ama işte hangi ülke olursa olsun, sizden biri olunca ve hiç ama h-i-ç varolmadığınız bir sporda en büyük arenaya çıkınca, bahis dahi oynamadığınız böyle bir maçı internetten takip edebiliyorsunuz saatlerce. Biraz rakam konuşmak lazım. Öncelikle Marsel iyi servis atıyor ve basit hatalarını minimize ederek rakibine ekstra puan vermemeye çalışıyor. Dün 4. setin sonunda, ciddi bir dezavantaja rağmen yaptığı geri dönüş ve maçı 5. sete götürmesi hakkaten olağanüstü bir performans, kariyerinin ilk GS maçına çıkan bir oyuncu için.

2. turda rakibi Amerikalı John Isner. Isner, enteresan bir herif. Çıkışını 2 sene önce profesyonel olduğunda, yine burada, Amerika Açık'ta yapmıştı. 3. tura kadar gelmiş ve orada da Federer'i ace manyağı yaptığı ilk seti almıştı. Tabi ki diğer 3 seti kaybetti ama bu ona büyük bir reputation ve Amerikan medyasının pohpohlamalarını getirdi. Isner hakkında söylenmesi gereken ilk şey, tabi ki devasa boyu. 2.06'lık bir tenisçiyi her zaman göremezsiniz. Boyunun da katkısıyla turun en iyi servislerinden birine sahip. Her ne kadar muazzam bir servise sahip olsa da, oyunu bu özelliğine çok fazla dayanıyor ve bu yüzden tek yönlü bir oyuncu diyebiliriz. Return'leri ve top oyundayken vuruş repertuarı yetersiz olduğu için, çoğu maçlarda tie-break'i zorlayabiliyor. Marsel'in return'leri anladığım kadarıyla üst düzey değil, Isner'in servis oyunlarında oldukça zorlanacaktır. Bu yüzden uygun bir oyun planıyla, bir stratejiyle korta çıkması şart.

Başka bir açıdan bakmak gerekirse, Isner'la eşleşmesinin bazı avantajları da yok değil. Marsel, herşeyden önce 5 setlik bir maçtan çıktı. Normalde henüz daha ilk turda önemli olmayan bu faktör, kariyerinde ilk kez GS oynayan bir oyuncu için devreye girebilir. O yüzden Isner gibi statik bir oyuncuyla oynamak, herhangi bir baseliner'la oynamaktan daha avantajlı olabilir. Marsel'in kendi servislerine tutunması oldukça önemli, çünkü Isner'ın servislerini kırmak gerçekten zor bir görev. Isner'ın şu an kariyerinin en formda dönemini yaşadığını da belirteyim, Roland Garros öncesi, daha önce Federer ve Ancic'in de yaşadığı, mononükleoz illeti yüzünden hem Paris'te hem de Wimbledon'da yoktu ama bu ay içinde Tsonga, Berdych ve Haas gibi sıkı adamları yendi ve 55. sıraya kadar çıktı. Isner'ın ace'leri geldikçe Marsel'in panik yapmadan oyunda kalması lazım, top ne kadar oyunda kalırsa, yani maçtaki puan süresi ne kadar artarsa, Marsel'in de şansı artacaktır.

Evet Isner ters bir herif ve maçın açık ara favorisi gösteriliyor (%82-%18 gibi oranlar dolaşıyor şu an) , bana göre de maçın favorisi Isner ama bu ölçüde değil. Marsel'in tamamen isimsiz ve 0 tanınırlığa sahip olmamasının veya Isner'ın evinde oynayacak olması gibi faktörler var ama Isner daha o seviyede değil bana göre.

Turnuva boyunca benim ilgimi çekenleri sizle paylaşırım sevgili okur, n'olur ajans haberleri beklemeyin benden. :)

Marsel İlhan John Isner Tenis

Rochus maçından önce ısınma:


Mello maçından sonra:


De Chaunac maçının sonu:


Not: Videolar için tyildirim84'e teşekkürler.