27 Ocak 2009

NTVMSNBC

Takvimler bilmiyor dönüş gününü
Saatler vuslatı vurmuyor Ayşem...

23 Ocak 2009

Entel adam ucundan döndü


Maç başına 2,8 sayı, 1,9 ribaund, 0,6 asist üreten; etkinliği azalan Spurs hanedanının artık eskisi kadar mide kaldırıcı olmayan savunma silahı, 37 yaşında All-Star beşine girerek taraftar oylamasının tarihine kara bir leke olarak geçebilecek bir oyuncu Bruce Bowen. 1.4 milyon oy almış dün resmileşen sonuçlara göre. Geride bıraktığı oyuncular arasında finalist Lakers'tan Pau Gasol ve 2007 MVP'si Nowitzki de var. İlk beş başlayacak Amare de sadece 70000 oy fark atabilmiş... Söyleyecek başka bir şey yok. 70000 oy All-Star tarihini baştan aşağı değiştirebilirdi. Hani Doğu Konferansı'nda her sene Wade-Iverson-James-KG-Howard beşini görmeye alıştık da, bovın olayı Stern'ün yufka yüreğindeki taraftar sevgisini gözden geçirmesine bile fırsat bırakmazdı.

Peki nasıl oldu bu iş? Organize bir hareket olduğu kesin ancak Marbury gibi nette yer bulmadı ki, şu anda bile mantıklı bir açıklama bulamıyoruz. Belki de herif Amare'yi geçti, Stern müdahele etti falan, komik yani. Taraftar oylamasının da artık rafa kaldırılması gerektiği konusunda başka kanıt arayacak mıyız, ya da Stern Bowen-Battier gibi bir ikili mi görmeyi bekliyor?

Roger - Marat bir kez daha


Yaklaşık iki buçuk saat sonra (10.30'da olaya giriyor Rod Laver Arena, Wozniacki - Dokic maçı var ilk etapta) Marat Safin ve Roger Federer karşı karşıya gelecek Aus Open'da. Federer yıllardır yarı finalden aşağısını görmüyor, geçen sezonu kötü bitirmesini sağlayan formsuzluğunu da atmış gibi. Fakat karşısındaki adam Safin, şakaya gelmez. Bitti dediğin anda bir beş set numarası çeker, şaşırtır. Geçen sezon oynanan Wimbledon finali bir kenarda dursun, Federer'in en acı mağlubiyetidir herhalde 2005 yarı finali. Bu sefer işler o noktaya gelmez diye düşünüyorum ancak bu biraz da Safin'in ilk sette nasıl durduğuna bağlı. Backhand'i iyi durumdaysa işi çetin geçecek dört setli bir maça bağlayabilir, en iyi senaryo da onun adına bu olur bence, bununla beraber sağda solda beş set tiyoları da kol geziyor. Tenis izlemekten uzaklaştım son zamanlarda ama biraz üfürük geliyor bana bu tahminler. İzleyip göreceğiz. Safin "üzerimde baskı yok, bu sebeple geçen seneden çok daha iyi oynuyorum" demiş ama yemezler. Federer de şu açıklamayı yapmış: "aramızda bir rekabet var. ilk gördüğümde, her zaman olduğu gibi, çok sıkı bir eşleşme dedim. bu sebeple mutlu ve heyecanlıyım."

edit: roger temiz gecti.

15 Ocak 2009

Arap'ın yağı


Kesin rakamları belli olmamakla birlikte -200 milyon euro, 100 milyon sterlin, 3 milyar Zimbabwe parası gibi- ilk başta "Milan'da yaşlanmak istiyorum" sözleriyle bir yere gitmeyeceğini belirten Kaka, daha sonra menajeri aracılığıyla City'nin tekliflerini dinleyeceklerini söyledi. Transfer ücreti gibi Kaka'nın alacağı paranın ne kadar olacağı konusunda da spekülasyonlar mevcut, bugün ise City'nin yardımcı teknik direktörü Bowen "anlaşmaya çok yakınız" açıklamasında bulundu.

Micah Richards yerine Nesta'yı da alın, yaptığınız işin bir anlamı olsun sevgili hacılar.

12 Ocak 2009

Hoca ne yaptın?

Gönder abi, dinleyelim

http://www.fizy.org

MSN'den mp3 gönderme, "abi bi dinle, çok seveceksin" eziyetine son verecek bir buluş. Yayına girdikten sonra kulaktan kulağa vasıtasıyla yayılıp New York Times'da kendinden bahsettiren, Google'ın da satın alma girişimleri başlattığı, kurucusu bir Türk olan güzel bir web sitesi.

Test edildi, Mansur Ark bile var.

24 Aralık 2008

Küçük kardeşin kuraları


Bu sezon UEFA Kupası kendi içerisinde garip bir denge yarattı. CL kadar olmasa da, elenenlerin ve birincilerin bazılarına şaşırmayan varsa, ayrı futbol dünyalarını takip ediyoruz demektir.

Öncelikle Sevilla, Schalke, Benfica, Portsmouth gibi CL'de belli başlı gruplarda kalifiye olacak takımların elenmesi olayına değinelim. UEFA Kupası her ne kadar başaltı takımların kupası olarak anılsa, ezelden beridir birinci sınıf takımların ya da ülke klüplerinin ligin arkasında ikinci hatta üçüncü plana attıkları bir kupa da olsa, bu durumun öncelikli sebebinin şans olduğunu belirtmek gerek. UEFA Kupası, daha önce önce hiç bir spor organizasyonunda rastlamadığım derecede saçma bir eliminasyon düzenine sahip. Belki de TBL'de sezon içindeki mçları kazanan takımların playoff serisine de 1-0 önde başlaması saçmalığını koyabiliriz. Ya da Türkiye Kupası'nın büyük takımların elenme şansını sıfıra indiren beşli grup düzeninin (bi dakka, nası yani?).

Hadi beş takımlı grup olayını anladım ama neden sadece birer maç? Elbette ki Doğu bloku deplasmanlarını, ya da en azından grubunda üstünde olmayı beklediğin takımlarla deplasmanda oynamanın şansa bağlı olması da kimin aklının ürünü?

Bir de şöyle bakalım: Eski statüyle CL'de bir takımın şampiyon olmak için eleme turları hariç 17 maç yapması gerekiyordu, bu sayı UEFA Kupası'nda 13 idi (CL'den gelenler için 15). Şu anda CL'de 13, UEFA Kupası'nda 15 oldu. İlginin artırılmak istendiği çok açık. Ama iki kez şampiyon olmuş Sevilla'nın deplasmanda oynayacağı maçlar kura ile belirleniyor, saçma.


Sevilla yine altı puan toplamış ama Benfica'nın o kadroyla sadece bir puan alması hakikaten inanılmaz. Bu vesileyle turun en başarılı takımı Metalist'in de altını çizelim. Beşiktaş'a karşı aldıkları galibiyetten sonra yaşanılan gelişmeler ve şu anki durum üzerine yorum bile yapmaya gerek yok. Zamanında Galatasaray Villarreal'e elenince herkes aynı tepkiyi vermişti. Garip bir bakış açımız var. Yine CSKA Moskova Nancy, Feyenoord, Deportivo gibi vasatın üstü takımların bulunduğu bir grubu firesiz geçti. Liege en önemli gözüken oyuncusunu satıp grubunu lider bitirdi.

* St. Etienne, Valencia, Zenit, Marsilya, Fiorentina, CSKA Moskova ve Hamburg bu turda mutlak favori gördüğüm takımlar.


* PSG ve Wolfsburg liglerinde vasatın üzerine çıkamadılar, PSG bir ihtimal CL vizesi kovalayabilir, ayrıca Felix Magath'ın takımları da sezonun ikinci bölümünde açılır, Wolfsburg az da olsa avantajlı diye düşünüyorum ancak ilk maçta alacakları skora bakar. Şu ana kadar bu kupada namağlup gidiyorlar, ilk mağlubiyet planları bozabilir.

* City arada bir transfer atağına kalkışır mı bilemem, şu andaki kadrolarıyla hiç güven vermiyorlar, ayrıca Danimarka'nın soğuğu bu takımın yarısını çarpar. Kaldı ki, Kopenhag'ın kupadaki performansı da St Etienne mağlubiyeti dışında hiç fena değil.

* Sampdoria Metalist karşısında avantajlı gözükse de iki kupayı götürmeye ne kadar istekli olacaklar bilemiyorum. Sevilla maçı bu konuda olumlu puan oldu, ilk maçta birden fazla fark elde edebilirlerse geçerler, aksi takdirde Metalist affetmez.

* Deportivo da Sampdoria ile aynı düzeyde, ligde vasatın üzerinde, deplasmanlarda kötü ancak Aalborg deplasmanı Metalist kadar zor olmaz diye düşünüyorum, ayrıca CL'den belli adamların futbol anlayışı, daha açık bir kutu. Böyle dediğime bakmayın, favorim Aab.

* Tottenham ve Shakhtar'ın eşleşmesinde hem zor deplasmandan, hem de kupayı daha çok istemesinden dolayı ibre az da olsa Ukrayna'da. Yine de bu turdan kim gelirse gelsin benim sonraki eşleşmede favorim büyük ihtimal CSKA olacak.

* Milan Bremen eşleşmesinde favorim Bremen, Milan'ın sakatlıklardan dolayı bir türlü ritm bulamaması ve kadro dengesizlikleri başlarını ağrıtır, ayrıca UEFA Kupası'nı pek de iplediklerini sanmıyorum.

* Udinese karşısında Lech Poznan favorim, az da olsa. Hatta bu kupa için de sürpriz adayım, beklenenden zaten daha üstteler ancak daha daileri gideceklerini düşünüyorum. Takımın yıldızı Tyrala da Polonya milli takımında oynayacağını açıklamış, ah Mesut da bizi seçse.


* Galatasaray bu turu geçmeye epey yakın diye düşünüyorum, Skibbe'nin Barış Özbek inadından vazgeçip, Sabri ve Kewell'ın da dönmesiyle (Sabri transferolursa ilk pastayı ben keserim, ama Barış'ın sağ bek oynamasından iyidir) her mevkide fersah fersah üstün olacak çocuklar, Baros-Chamakh dahil.

Adettendir, eşleşmeleri bir de sıralı yazalım:
(%46) PSG - Wolfsburg (%54)
(%55) København
- Man. City (%45)

(%35) NEC - Hamburg
(%65)
(%47)
Sampdoria - Metalist (%53)
(%38)
Braga - Standard (%62)
(%35)
Aston Villa - CSKA Moskova (%65)
(%53) Lech - Udinese (%47)
(%45)
Olympiacos - St Etienne (%55)
(%58)
Fiorentina - Ajax (%42)
(%53)
AaB - Deportivo (%47)
(%52)
Bremen - Milan (%48)
(%43) Bordeaux - Galatasaray (%57)
(%44)
Dynamo Kyiv - Valencia (%56)
(%60)
Zenit - Stuttgart (%40)
(%57)
Marseille - Twente (%43)
(%54)
Shakhtar - Tottenham (%46)

14 Aralık 2008

Cavs @ Hawks: Cavs neden kaybetti?


Mâlumunuz, 11 maçtır kazanıyordu arkadaşlar. Atlanta deplasmanında neyi yanlış ya da farklı yaptılar, diye sormak lazım bu durumda.

İlk etapta son maçlarındaki izlenimlerimi aktarayım. Cavs'ın en güçlü ve derin kadrolardan birine sahip olduğunu ve Celtics ile Lakers'a eşdeğer tek ekip olduğunu daha önce defalarca yazdım, çizdim. Geride kalan galibiyet serisinde, fazla vurdumduymaz, hatta yavşak tavırlar içindeki Cavs oyuncularının varlığına, LJ'in 23 sayı 5.5 asist gibi kendi kalibresinde vasatın altı ortalamalarla geri planda kalmasına, hatta ve hatta son çeyreklerde hiç oynamadan takımın 20 farklara göz kırpmasına şahit olduk. Bu durum, benim teorimi destekleyen bir faktör gibi gözükse de, son iki gecedeki maçlarla biraz beynimin bulandığını itiraf etmeliyim.

Bu galibiyet serisi, Cavs'ın gücü kadar, NBA'in de bu sezon ne kadar tırtingen bir lig haline geldiğinin de göstergesidir kanımca. Knicks, Thunder, Warriors, Bucks gibi takımların bu sezon ligde ne bir amacı, ne de bir planı var. Gariptir ki bu takımların sayısı bir hayli fazla. Cavs'ın en takdir edilesi tarafı, bu tip takımlara karşı ipleri gevşetmemesi, daha ilk çeyrekten üstlerine atlayıp işi bitirmesi. LJ de, sahada madem az kalıyorum, kaldığım süre içerisinde yakıp yıkayım mantığı güdüyor doğal olarak.

Ancak, Mo Williams dışında istikrarlı katkının gelmediği bir takımda, bu kadar erken dinlenme temposuna girmenin bir faydasını da göremiyorum. Dün geceki maçtan notlarım şunlardır: LeBron James ne kadar insanüstü bir varlık olduğunu tekrar gösterircesine, Hawks'ı dişledi de dişledi, habire ya boş adamı buldu ya da potaya gitti. Laubali bir şutuna, tembel bir savunmasına ya da patlayıcılıktan yoksun bir penetresine şahit olmadım. Ne yazık ki, o ve Mo dışında işin ciddiyetinin farkında olan pek yok gibi. Z ve BB Gibson yokken, malı masaya koyup dakika istediğini göstermesi gereken Szczerbiak 0/5 atıyor, Wallace sahada var mı yok mu belli değil, Delonte hem kötü şut seçiyor hem de cebine konan topları tuğla misali fırlatıyor.

Şu noktaya dikkatinizi çekmek isterim arkadaşlar:

0:22 Bibby Jump Shot: Missed
0:20 Horford Rebound (Off:2 Def:6)

0:18 Varejao Foul:Personal (5 PF)

0:18 [ATL 95-92] Williams Free Throw 1 of 2 (17 PTS)

0:18 Williams Free Throw 2 of 2 missed

0:16 James Rebound (Off:1 Def:4)

0:09 Williams 3pt Shot: Missed

0:06 James Rebound (Off:2 Def:4)

0:03 West 3pt Shot: Missed

0:02 Williams Rebound (Off:2 Def:5)


Gördüğünüz gibi Cavs iki sayı geride, son çeyreğin tamamında olduğu gibi LJ Joe Johnson'ın başında, tabiri caizse it gibi savunuyor, göstere göstere. JJ de birebir olayında aşmış bir arkadaş. Hawks doğal olarak switch vasıtasıyla LJ'den kurtarmak istiyor JJ'i, Bibby fasaryadan bir perde yapıyor, switch gerçekleşiyor, Mo kalıyor karşısında. LJ de bu durumdan tatmin olmuyor ki tekrar JJ'e nasıl geçerimi kovalıyor, bu sırada Bibby topu alıp bir orta mesafe sallıyor süre dolarken, savunma agresif ve güzel yani. Ama o da ne, o sırada eli cebinde bekleyen pota altı oyuncuları ribaundu Horford'a kaptırıyor. Neyse 1/2 falan filan, hücuma geliyor Cavs, mola da yok bu arada, Mike Brown belli ki içmiş önceki gece. LJ önce bir ribaund, akabinde de Mo'ya fena olmayan bir pozisyon yaratıyor, Mo kaçırıyor, hayvansı bir hücum ribaund daha alıyor LJ ve Delonte'ye servisliyor. Yemin ediyorum, Donald McDonald (McDonalds'ın sahibinin adı olaraktan salladım) şu sahneyi görseydi, "ulan biz 100 metre mesafeye sıcak patates götüremiyoruz, herif üç saniyede beş kişiye top dağıtıyor" diyip mavraya girer, dükkanı mükkanı da kapatıp Filipinler'e yerleşirdi.

Reçetemi de sunayım. Bu takımın öyle ilk çeyrekte agresifliğe, 20+ farklı galibiyet serilerine falan ihtiyacı yok. Beraber oynamaya ihtiyacı var, hatta yakın geçen maçlar oynamaya. Zaten kanımca, LeBron ha götünü yırtarak 30 dakika oynamış, ha rölantide 45 dk oynamış, aynı. Zaten daha 23'ünü bitirmemiş adam da yoruluyorsa, Ilgauskas'ın helvasını yiyelim. Delonte'nin Drew Gooden tarzı bir fırçaya ihtiyacı var, hatta fırçadan ziyade tırpan da olur. Anderson Varejao da hafiften o sinir bozan sert savunmasını ve ribaund agresifliğini sahaya koymalı, sana 7 (yazıyla yedi) milyon doları kuaföre git diye mi veriyorlar lan?

Lafı bağlayalım, tüm bu negatif notlara rağmen Cavs 20-4, öyle endişelenecek bir şey yok yani. Şu notları alırken ya da tuşlara basarken de box score falan bakmadım (Wally notunu bay M vermişti). Cavs zaten iyi takım, daha da iyi olacak. Ancak şampiyonluk geçiyorsa kafadan, hafiften cıvataları-somunları sıkmakta fayda var.

10 Aralık 2008

Let's kick Mido out of England


İngiltere'ye ayak bastığından bu yana ırkçı, daha doğrusu dinî seçimi nedeniyle rakip taraftarların sözlü saldırısına uğrayan bir adam Mido. Middlesbrough için önemli bir oyuncu ancak bir Cristiano Ronaldo ya da Cesc Fabregas olmadığı için maruz kaldığı duruma İngiltere futbol federasyonunun sert tepki verdiğini de söyleyemeyiz. Nitekim, Boro öncesi formasını giydiği Tottenham'dayken de benzer saldırılara maruz kaldığında da federasyon işin peşine pek düşmemişti. Son olarak 29 Kasım 2008'de oynanan Newcastle-Middlesbrough derbisinde bu saldırılara maruz kalmasından sonra stad içi kameralarından tespit edilen ve mahkemeye çıkarılan vatandaş hafif sayılabilecek bir para cezasıyla yırttı. Geçen sene yine aynı derbide aynı olaylar sonrasında Mido "Bu tekrarlanacak çünkü FA ilk seferinde hiçbir şey yapmadı" demişti. Adamın Nostradamus olmasına gerek yok tabii... FA ise bu vatandaşın maçlara girmesine engel olacak bir ceza çıkmaması nedeniyle hayal kırıklığına uğramış. Tam bir "resmî ağız" açıklaması...

Benim anlamadığım kısım ise en az Mido kadar Mısırlı ve Mido kadar müslüman olan Amr Zaky'nin bu tür saldırılara maruz kalmaması. Yoksa İngilizler bu adamı Brezilya'lı falan mı sanıyor?

09 Aralık 2008

Topaç Corinthians'da



BBC'nin haberine göre Dişlek, Corinthians ile 1 yıllığına anlaşmış. Haberde, Ronaldo'nun Siena'nın teklifini kabul etmediği de belirtiliyor ama Beşiktaş'tan bahseden yok.

05 Aralık 2008

Rodney Rogers


Acı, çok acı bir haber. Ayrıntılara buradan ulaşabilirsiniz. Kenny Smith'in az önce TNT'de dediği gibi, "he can still live".

02 Aralık 2008

Kaptan dediğin...


Futbolu neden bu kadar çok sevdiğimin, en açık sebebi Francesco Totti. Yıllar yılı fanatik bir Roma taraftarı olmamı sağladı, sadece şahsına münasır futbol stiliyle değil, liderliğiyle, adanmışlığıyla, kulübüne olan bağlılığıyla, karizmasıyla. Bilmiyorum, bu eskiye dayanan takibim ve takdirim, gelişmeleri farklı görmemi mi sağlıyor; ancak Totti'nin son haftalarda sergilediği performans, ilk haftalardaki seri mağlubiyetler ile sudan çıkmış balığa dönen ve taraflı tarafsız herkesi şaşırtan başlangıcın gündüz ve gece gibi değişerek bugünkü hâle gelmesinin bir numaralı sorumlusu olduğunu gösteriyor.

Nasıl başlamıştı Roma sezona? Napoli beraberliği normal bir sonuç olarak gözükse de, Mancini'nin gidişiyle iyice yıldız gücünü kaybeden kadro, Totti'nin de yokluğunda Baptista ile takviye edilmiş, peşinde koşulan Mutu kulübünde kalacağını açıklayınca tabiri caizse "koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi denilmişti". Tabii ki Vucinic-Taddei-Baptista hücum hattı yükü kaldıramadı, hücumda top tutamayan takım bir türlü oyun ritmini de oluşturamadı ve seri puan kayıpları birbirini takip etti.

Hayal kırıklığı yaşatan Serie A maçlarından sonra grubun keki olarak gözüken Cluj'a da puan kaptırılınca, yıllardır kaşıkla eklenip kepçeyle eksiltilen Roma kadrosunun yetersizliği söz konusu oldu. Doğrudur, Totti'nin dönüşüne rağmen bu faktör sabit; ancak Totti etrafındakilerin verimini ve özgüvenini de artıran bir kaptan olduğu için, şu anda eski akıcı futbolu sahada görebiliyoruz. Araya Genoa mağlubiyetinin -deplasman basiretsizliği kadar Genaoa'nın sezona çok hazır girmesiyle de alakalı bir kayıp- girdiği dört maçlık bir periyodda iki Serie A ve CL grubunda Bordeaux'dan gelen galibiyetler,takıma bir nebze nefes aldırdı.

İşler toparlanır gibi gözükürken, ligin en zayıf takımları arasına kafadan yazılacak Siena'ya çok verimsiz, tatsız bir futbol oynandı ve işleri rayından çıkaran bir mağlubiyet eklendi galibiyet zincirinin sonuna. Bu noktada, sezonun başında sakat olan ve henüz formunu bulamamış Totti'ye ihtiyaç olduğu çok açıktı, çünkü Inter karşısında alınacak bir mağlubiyet Roma'yı buhranlara sürükleyecekti. Ama Inter ve Mourinho tabiri caizse acımadı ve moralsiz, eksik yakaladığı rakibini dörtleyerek ateşe odunu attı.

Totti'nin hazır olmadığı çok belliydi, zaten ligdeki mağlubiyet serisi de dört maça uzayacaktı; ancak CL'deki Chelsea deplasmanında ilk defa adam akıllı izlediğim Roma maçında, Totti tabiri caizse topu ilerde müthiş tuttu ve dağıttı, eski günlerinden bir kuple sundu ve Roma da onun rakip sahadaki varlığıyla ne kadar farklı oynadığını hatırladı. Bu olumlu ışıklar, Serie A'daki üst üste üç deplasmandan ve üstüste beşinci maçtan sadece bir puanla çıkmayı engelleyemedi; ancak Chelsea karşısında düzelmenin ilk ışıkları görüldü. Totti'nin toparlanmasıyla birlikte, bu maçı takiben, iyi sonuçlar gelmeye başladı.

Devamındaki maçlarda, Roma sadece Bologna ile berabere kaldı, CL'de toparladı, ligde de makul bir noktaya geldi. Totti, Lecce ve Cluj maçlarında birer frikik golüyle taraftara selam etti, ardından da Fiorentina maçında Frey'i avlayan tek oyuncu oldu. Bir nevi, gemisini batmaktan kurtardı.

En büyük taraftar...


Haberini daha önce okumuştum ama görüntüyü ben de yeni izleyebildim. Yer, Yunanistan. Haftaiçi deplasmanda Inter'i yenen Panathinaikos, evinde alt sıra takımlarından Asteras Tripoli'yle oynuyor. Maç 1-1 devam ederken, uzatmalarda genç ve zıpır bir Pana taraftarı sahaya girip slaloma başlıyor. Tam futbolcuların arasına daldığı sırada, Asteras'ın maçtaki golünü de kaydeden Arjantinli Bastia, ufak bir çelmeyle çocuğu düşürüyor ve görevliler tarafından yakalanmasını sağlıyor. İşte buraya dikkat, bunu gören hakem de bir hışımla Bastia'ya direk kırmızıyı çıkarıyor. Oyunun bir an önce başlayabilmesi için, aslında oyunun soğuması işlerine gelirken, bir jest yapmak isterken kendini soyunma odasına gönderilirken buluyor.

29 Kasım 2008

26 Kasım 2008

Fener'den veda


Selamlar. Fenerbahçe, bu akşamki mağlubiyeti ile gruptan CL'de devam etme şansını sıfırladığı gibi, yoluna UEFA Kupası'nda devam etme konusunda da işini bir hayli zora soktu.

Öncelikle, maç özelinde Fenerbahçe adına yapılması gereken en önemli tespit, takımın hem yönetimsel, hem teknik ekip bazında üretim kısmını düşük notla geçmesidir. Zico'nun yönetiminde gelen çeyrek final, haklı bir gurur kaynağı olarak görülse de, yönetimin şampiyonluğu kaybetme dolmasıyla adamı kovup yerine farklı bir sistemi, benzer oyuncularla oynamak isteyen Aragones'i başa getirmesi ile, göz boyayan bir anı olmaktan öteye geçemedi.


Önce yönetimsel açıdan bakalım. Zico bir süreçten geçiyordu, Türk futbolunun da dikkatle takip etmesi, kanıksaması gereken bir süreç. Son yıllarda, ne alâkâ demeyin, sahada yığılan, zaman zaman vefat eden futbolcuları izledik, görüntüleri duygularımızdan ayırdığımızda da ilk olarak "bu kadar yüksek tempo futbolcuya eziyet" dedik. Mourinho ile tanıdığımız, daha doğrusu başarıya giden yolun haritası olarak benimsediğimiz rotasyon hadisesini, günümüzde birden fazla kupada iddialı olan bütün takımların uygulamaya çalıştığını görüyoruz, takip ediyoruz. Burdan şuraya bağlamaktır niyetim: geniş gibi gözüken, ancak 16-17 futbolcunun yükünü çektiği kadrolar ile, zayıf ya da güçlü, iki ayrı maratonun yükünü kaldırmak mümkün değil. Tıpkı, geçtiğimiz sezon ülkenin en iyi takımı olmasına rağmen, ulusal liginde ikincilik ile yetinen Fenerbahçe gibi.

Fenerbahçe yönetiminin, Zico-Aragones değişikliğini yürürlüğe sokarken, sistem benzerliği, kullanılan oyuncu profili gibi faktörleri gözden geçirdiğini hiç sanmıyorum. Durum ortada zaten, Aragones'in büyük bir hoca olduğundan şüphe etmiyorum, nihayetinde İspanya ile yaptıkları ortada, ancak Zico'nun yarıladığı süreci baştan almak zorunda kaldığı da bir gerçek. Fenerbahçe'nin, CL'nin bütün psikolojik-fiziksel-zihinsel yükünü çeken oyuncularının, ligin temposunu hafife almaktan ziyade, iki mücadele arasındaki dengeyi kurmakta zorluk çektikleri ortadaydı.


İkinci kısım, tabii ki oyuncu bazında. Semih kendini Avrupa Şampiyonası'nda ispat ettiğinde, takımın birinci forveti olmaya göz kırptığında, henüz Güiza Fenerbahçe ile sözleşme imzalamamıştı. Bugün çıkan takımın -Semih ya da Güiza ile forvette- Fenerbahçe'nin en iyi seçimi olduğunu düşünüyorum. Yine de, Vederson-Maldonado-Selçuk-Kazım-Semih/Güiza'dan oluşan yedek hattı son derece yetersiz iki kupada başarı elde etmek için. Aragones yazın yapacağı eklemelerle takımın seviyesini yükseltecektir, ama o seviye yükselmesi bir kenarda dursun, olası 2-3 kötü sonuçta takımın başında kalacağı bile meçhul olan bir adamın, istediği yapıyı kurmaktan ziyade -ki şu ana kadar istikrarlı biçimde deniyor- kısa vadeli başarıları hesaplaması da gayet olası.

Maça gelince, Fenerbahçe tıpkı Uğur Meleke'nin aktardığı gibi, defansı ile birlikte orta sahasını blok halinde hücumun dışında tutması sonucu verimsiz hücum etti. Aragones'in sisteminin işlemesi için orta saha oyuncularının kalitesini yükseltmek gerektiğini bizim mahallenin çocukları da söylüyor artık, ancak en azından İspanya'yı izlerken bayıldığımız pas örgüsünün bu kadar içler acısı bir yüzdeyle uygulanmaması gerekiyor, diye düşünüyorum.

Porto'nun Fenerbahçe'den iki galibiyet alarak gruptan çıkmayı garantilemesi gerçekten trajik. Ülke takımları Şampiyonlar Ligi oynarken kılı kırk yarmamız, içeri-dışarı puan durumlarını hesap etmemiz bu tezatlarla ayrı bir anlam kazanıyor. Şampiyonlar Ligi'nde puan hesabıyla gruptan çıkılır, ancak başarı ya da istikrar söz konusuysa, en azından 10 puanı toplamalı bir takım grubunda. Porto, bu gerçeği yansıtırcasına, sadece dokuz puanla yerini garantiledi. Bizim ise istikrar deyince aynı antrenörle iki sene çalışmaktan daha fazlasını anlayabilmek için çok daha fazla sayıda, içinde Türk takımı olmayan, Şampiyonlar Ligi maçı seyretmemiz şart.

fotolar: fenerbahçe resmi sitesi, espn soccernet

25 Kasım 2008

Borat Pachulia

Hawks -Celtics serisinin altıncı maçı sonundan bir röportaj. I'm very excite!

Anorthosis, Cluj kritik dönemeçte

İzlemediğim maça yorum yapmak istemem, dedim, gelgelelim böyle olmayacak galiba. Geçtiğimiz sezon, özellikle ikinci turdan itibaren Şampiyonlar Ligi’ni kendi bakış açımızla, kâh taraflı, olabildiğimiz kadar subjektif biçimde cover etmeye çalıştık. Bu sezon da, bu blogu açarkenki mottomuzun da baskısıyla, aynı şekilde değerlendireceğiz, Avrupa’nın arenasını.

Şimdilik, sezonun sürprize mahâl vermeyen grupları sadece C ve E gruplarıydı. Sürpriz derken, torba hesabı, sezon başında kadrolara bakarak kafamızda yaptığımız bir sıralamadan bahsediyoruz tabii ki. Man Utd’ın grubunu domine etmesi beklenen bir sonuçtu, tam olarak öyle oldu da diyemeyiz, Villarreal’in an itibariyle rakibiyle puandaş olup, bir de aynı takımı misafir edeceği verilerini elde bulundurarak. Villarreal’in İngiltere dörtlüsü ve İspanyol babalarına göre mütevazı görünen bütçesine rağmen, Sevilla’nın yaklaşır gibi olduğu, Lyon’un ve Porto’nun ısırdığı istikrarı; uzun vadeli kontratları daha seçerek veren ve oyuncu kalitesi anlamında Mati Fernandez, Guiseppe Rossi, Nihat, Gonzalo gibi oyuncuları keşfedebilen bir kimliği sahiplenmiş yapısıyla, üst seviyeye geçişi zorlayacağını tahmin ediyorduk. Yine de, sezona çok kötü giren ve hâlâ da formunu bulamamış Man Utd’ın Madrigal’den nasıl bir sonuçla çıkacağını görmek gerek. Barcelona’nın rahat gittiği grupta ise, Sporting kaliteli kadrosunun meyvelerini toplamaya başlamış gibi, Joao Moutinho ve Helder Postiga gibi kaliteli yerlilerin yanına, Vukcevic, Izmailov, Rochemback, Grimi ve Ninja Derlei gibi isimlerle süslemişler.


Chelsea ve Roma’nın ilk iki sırada rahat olmadığı A grubunda, şok başlangıç Roma’nın Chelsea galibiyetiyle biraz dengelendi, Roma deplasmanda Cluj ile belki de grubun en önemli maçını oynayacak. Cluj ilk maçta Roma’yı deplasmanda yenmiş, gruba da ilk iki torbadan dört puanla başlamıştı, ama Bordeaux’ya karşı sıfır çektiler ve bence gruptan çıkma şanslarını da epey azalttılar. Roma son bir ay içinde biraz toparlandı, Totti’nin sakat sakat oynaması ile takım liderini buldu, Baptista da biraz açıldı. Bordeaux’nun kalan maçlarda puan alacağını sanmam, bu sebeple Cluj’un kazannma zorunluluğu doğdu. Şimdilik Roma ve Chelsea ipi göğüsleyecekler gibi duruyor.

Haftanın bir diğer kritik mücadelesi, Kıbrıs’ta Anorthosis ile Werder Bremen arasında oynanacak. Werder de sezona kötü giren kafa takımlardan idi, ligde daha da düşüşe geçtiler ve şu anda bu galibiyetle girdaptan çıkabilirler. Ama momentumun da, seyircinin de, puan avantajının da olduğu bir ortamda oynayacaklar Anorthosis ile, kazanmak tek çareleri ve şu an için bu sürprizi gerçekleştirecek durumda değiller. Açıkçası, Panathinaikos’a içeride 3-0 kaybettikten sonra bu gruptan çıkmayı hak ettiklerini de düşünmüyorum. Panathinaikos Inter deplasmanında bir mucizeye imza atar mı bilemiyorum, ancak Anorthosis kazanırsa en azından bir puana ihtiyaçları olacak, iddialarını son maça taşıyabilmek için.

D ve F grupları birbirlerini andırıyorlar puan dağılımı bakımından, hatta bana komik gelen bir fark mevcut: D grubunda puanlar 8-8-3-3 şeklinde dağılmışken, F grubunda 8-8-3-1 dağılımı var. Benzer başlangıçlardan Liverpool’un ki pek korkutmadı, Atletico Madrid maçında Gerrard’ın aldığı penaltı güldürdü, eski günleri anımsattı. Liverpool için bu sezon işler tersine dönmüş gibi, CL’de ritim bulamadılar ancak ligde zirve ortağı konumundalar. Atletico Madrid’in sezona girişi hakikaten korkutucuydu ama erken form tutmaları hem ligde, hem de CL’de puan kayıplarını üst üste getirdi. Lyon, iki Steaua galibiyeti ile nefes aldı ve Bayern ile birlikte dört takım gruplardan çıkacak gibiler. Atletico, PSV’yi seyircisiz maçta ağırlayacak, olası sürpriz bir mağlubiyet işleri karıştırabilir, yine de Atletico son haftaya iki puan avantajı ile girecek ve Steaua deplasmanına gelecek.


H grubunda Juventus Real Madrid’i formsuzken yakaladı ve affetmedi, daha doğrusu Del Piero affetmedi. Lippi yine almamış milli takıma ve Del Piero da bu durumu anlayışla karşılamış. Ya bi’ bırakın kardeşimya, neyi anlasın herif, her maç beş tane mi atsın milli takımla son bir turnuva yolculuğu yapmak için. Zaten bu milli takım gençleştirme hadisesini de ezelden beridir anlamadım.

Fenerbahçe iki puan ile grubunda sonuncu ve artık ikinci tura kalması mücize olur.Fenerbahçe son iki maçını, içeride Porto ve dışarıda Dinamo Kiev, kazansa bile, son maçta Porto’nun evinde Arsenal’i yenmesi gruptan çıkmasını sağlayacak, ki bu hafta normal şartlar altında geçerse, Porto’nun bi beden ufak Arsenal’i yenmesi sürpriz olmaz. Bu noktaya işi bırakan takımlardan, sadece gerçek şampiyonlar ve çok iddialı kadrolar kalkabiliyorlar, son yıllarda. Yine de Porto-Fenerbahçe maçı, haftanın kritik maçları arasında üçüncü sıraya konulabilir, Porto-Kiev ekseninde düşünülünce.

fotolar: espn soccernet

Keyifsiz Lig


Dün akşam ve bugün yayınlanan spor programlarında, gazetelerde, internet sitelerinde herkesin şikayeti ligimizdeki futbol kalitesinin düşüklüğüydü. Evet ligin kalitesi düşük ama bunu o hafta atılan gol sayısıyla belirlemenin mantığını çözmüş değilim. 9 maçta atılan gol sayısı 12, peki en kaliteli lig olarak kabul ettiğimiz, izlerken ağzımızdan salyalar döktüren Premier Lig'de durum ne?

10 maçta 15 gol. Üstelik bizdekine benzer bir şekilde Manchester, Liverpool, Chelsea gibi şampiyonluk adayı 3 takım 0-0 berabere kalırken iç karışıklık yaşayan Arsenal, City deplasmanında 3-0 yenildi.

"İşte demek ki Premier Lig de kalitesizmiş" demeye getirmiyorum, konunun gol sayısıyla ilgisi olmadığından bahsediyorum. Haftanın en felaket maçı olarak değerlendirebileceğim Everton-Wigan maçı "bile" bizim 9 maçtan daha eğlenceliydi.

En azından bir tarafta Titus Bramble var...

21 Kasım 2008

İşin şov yönü

Geçtiğimiz sezonun unutulmaz final serisinden haftalar önce Celtics ve Lakers'ın final oynamaya en yakın takımlar olduğundan bahsedilirken ve takımlar turları geçip bu argümanı güçlendirirken, sağda-solda okuduğumuz klasik yorumlar, hakemlerin de bu ikiliye ince ince yardımda dokunacakları yönündeydi zirâ yıllarca süregelen rekabet ve ligin en köklü ve final serilerinde en çok oynamış iki takımının yıllar sonra kapışmasının getireceği rating düzeyinin diğer eşleşmelerle kıyaslanamayacağı düşünülüyordu.

Bu fikrin çok açık şekilde doğru olmasıyla beraber, finale hak ettikleri şekilde ulaştıklarını da belirtmek gerek; ancak belirtmek gereken başka bir doğru da var ki, o da iki takımın da bu finali sunuş ve finale hazırlık açılarından ligdeki diğer 28 takımdan -son yıllardaki final gediklisi San Antonio da dahil- çok daha önde oldukları.

Boston Celtics'in introsunda önce Diddy'nin Come With Me'si ile Lakers oyucuları çağırılıyor, akabinde ışıklar sönüyor ve yayınlanan gaz görüntü üzerine çakılan Requiem for a Dream müziğiyle hazırlıyor, sonra PP'nin çığlığını takiben 50 Cent'in Ayo Technology'si ile oyuncuları anons ediyor.

Lakers final serisine ayrı hazırlanmış, Celtics oyuncuları çağrıldıktan sonra ışıklar sönüyor ve skorbordun etrafından bir perde iniyor, Jay Z'nin Ain't No Love şarkısı eşliğinde Celtics - Lakers serisinin geçmişten günümüze görüntüleri gösteriliyor, yıllardır beklediğiniz final ayağına, sonra da "Right Here, Right Now" yazıyor perdede, sonra perde iniyor ve Lakers oyuncuları çağırılıyor. Perdedeki videoda iki takımın demirbaş objelerini görmek mümkün, eski Boston Garden ve 80'lerin Lakergirls'ü, yani rekabete övgü ve saygı var.

Video: Boston Celtics pre-game intro / Game 1 of 2008 Finals
Video: LA Lakers pre-game intro / Game 3 of 2008 Finals

19 Kasım 2008

Uluç matematiği


1. bölüm,

Aykut Hoca, 'Fenerbahçe maçı kazansın' diye elinden geleni yaptı. Şimdi diyecek ki 'Hıncal ağabey ne alakası var.' Niyeti kötü olmayabilir ama 'bilinç altında neler var' kendi de bilmiyor, ben de bilmiyorum. Pozisyonu yok maç boyu Ankaraspor'un... Son 10 dakikada De Nigris oyuna girdi, 3 gol pozisyonu buldu. O De Nigris nasıl 80 dakika kenarda tutulur? De Nigris, Türkiye'nin en iyi santrforlarından bir tanesi. Sen De Nigris'i kenarda tutarsan Ankarasporlu oyuncu, hocasının niyetinin ne olduğunu anlamaz mı?

- Basit hesap, 10 dakikada üç pozisyon bulan De Nigris, 90 dakikada 27 pozisyon bulup min. üç gol atar, Ankaraspor da böyle bir forvetle kimseye kaybetmez. Öyle ya, Ankaraspor bu formülü nasıl keşfedemedi şaşırmak lazım.

2. bölüm,

Bu G.Saray kadrosundan iki ayrı takım çıkar. Biri İnönü’de Beşiktaş’la oynar, yener. Diğeri Şükrü Saraçoğlu’nda F.Bahçe ile oynar, onu yener. Bu Galatasaray Fenerbahçe'ye fark atar.

Ben öyle demedim. 'Bu Galatasaray Fenerbahçe'ye fark da atar, fark da yer' dedim. Türkiye'de Fenerbahçe farklı kazanır diyen tek spor yazarı da benim.

-
Büyüksün baba.