15 Kasım 2007

Günaydın Paşam, Shanghai'da Sabah Oldu


Dün Hürriyet'in spor sayfalarına bakarken dikkatimi çekti, bizim gazetelerde o kolonlardaki kısa haberlerden güzel malzeme çıkar hep. Federer resmini görünce bakayım dedim, sonuçta Shanghai'da Grand Slam'lerden sonra en prestijli turnuva olan Masters Cup devam ediyor. Sevindim o ufak zaman aralığında, önceki gün Gonzalez'in Federer'i yendiği haberi falan olabilirdi heralde ki koskoca Wimbledon'ın bile yayın haklarını alıp, turnuvanın içine sıçarak yayınlayan (CNN Türk) bir milletin topraklarındasınız.

Her neyse haberde okuyabileceğiniz üzere Federer'in sezonu 1. sırada bitirmeyi garantilediği yazılıyor son Basel şampiyonluğuyla. E birader, yuh yani, bu mu verdiğin haber. Hayır bizim medya internetçidir, copy-paste'çidir ama insan bari bir ATP'nin sitesini falan açar illa haber yazıcam ben tenisle ilgili diyorsa. Basel turnuvası bitmiş 3 hafta önce. Arkasından biri Paris Masters olmak üzere, 3 turnuva geçmiş. Onu bırak, Federer 1. liği aylar öncesinden garantiledi, bunu bilebilmek için azılı takipçi olmasına da gerek yok bu sporun.

"Çin'in Şanghay kentindeki ödül töreninde konuşan.." diye başlayan son cümle de güzel zaten. Shanghai'da napıyor bu adam acaba, merak ettiler mi? Merak eden varsa, Shanghai Masters şu an devam etmekte, Hürriyet Spor Servisi'nin haberi olmasa da..

12 Kasım 2007

Underrated?



Tim Cahill'i severim. Sırasıyla aldığı Millwall ve Everton etiketlerinden dolayı, etraftaki geniş Liverpool cemaati ve bir iki İngiliz holigan filmi izlemiş olanlar, pek ilgi duymazlar, küçük takımın büyük oyuncusuna. 18 yaşında geldiği Millwall'da, 7 sene oynadı. 241 maçta 58 golle kulübün yaşayan efsaneleri arasında. 2004'te, oyuncu-menajer Dennis Wise'la beraber, tarihinde ilk kez FA Cup finaline çıkardı. Finalde Manchester United'a 3-0 yenildiler ama Millwall'u UEFA'ya soktular.



Geçen sezon kupada Everton, Millwall'la eşleştiğinde Cahill için zor bir maç olmuştu. 1-1'in rövanşında, Goodison Park'ta maçın tek golünü atıp, Millwall'u eleyen Cahill golden sonra sevinmemişti bile. Tekniğin, taktiğin bittiği böyle noktalarda oyuncuların başka karakterleri çıkıyor işte ortaya, sevilebilecek.



Dünya Kupası'na gitti sonra 2006'da. Hiddink'in Avustralya'sında ilk maçta 11'e bile giremedi. Zico'nun Japonya'sına açılış maçında 1-0 mağlupken, 2. devrede Mark Bresciano'nun yerine oyuna girdi. Son 5 dakikada 2 gol attı, uzatmada John Aloisi attı bir tane de, 3-1 aldılar o maçı. Avustralya'nın Dünya Kupası tarihindeki ilk golünü atmış oldu. 2. maçta Brezilya'yı zorladılar ama 2-0 yenildiler. Grubun son maçında Hırvatistan'la epik bir maç yaptılar, 3 kırmızı kart, 2-2'lik skor ve Cahill'in sayılmayan bir golü vardı ama bu skor Avustralya'yı 2.tura çıkardı tarihinde ilk kez. 2.turda, daha sonra Dünya Şampiyonu olacak İtalya'yla eşleştiler. 50'de Materazzi haksız bir kırmızı kartla atılınca, Avustralya bastırmaya başlamıştı. Maçın sonlarına doğru, Cahill'in vurduğu kafa kaleye girse kupanın gidişatı değişecekti. Herkes uzatmalara hazırlanırken, 90+'da Fabio Grosso soldan çalımlarla ceza sahasına girdi ve kendini yere bıraktığında hakem Luis Medina Cantalejo penaltıyı çalmıştı. Totti'nin penaltısı Avustralya'yı elemişti ama Cahill, yedek kulübesinde başladığı Dünya Kupası deneyimini Avustralya'nın en iyi oyuncusu olarak kapamıştı.





Neyse, çok uzatmayayım. Cahill hakkında bir iki kelam etmek istedim, geçen seneki büyük sakatlıktan nihayet döndü. Döner dönmez UEFA'daki Larissa maçında 1 gol 1 asistle maçın adamıydı. Sonra Carling Cup'ta Luton'a karşı zorlanan Everton'da yine ağırlığını koydu ve uzatmada attığı golle Everton'ı 5 yıl sonra ilk kez bir kupada çeyrek finale çıkardı. Ve yazıyı bugün yazmama en büyük etmen, dün Chelsea deplasmanında son dakikada attığı mükemmel beraberlik golü. Sakatlıktan sonra 5 maçta 3 gol 1 asisti var, sezona nadasta başlayan Everton için Cahill'in dönüşü tam da aradıkları şey.

Sandri'den Sonra: Roma
















11 Kasım 2007

Sandri'den Sonra: Milano






"Per Raciti fermate il campionato ma la morte di un tifoso non ha significato."

"Raciti* için ligi durdurdunuz ama ölü bir tifosonun hiç bir önemi yok."


*: Raciti, Catania'daki olaylarda ölen polis.

Sandri'den Sonra: Bergamo















Bloody Sunday



İtalya yine karıştı.

Gabriele Sandri, 26 yaşında, Lazio taraftarı bir DJ. Parma deplasmanına giden Juve'lilerle, Inter deplasmanına giden Lazio'luların aynı mola yerinde karşılaşmaları sonucunda çıkan kavgada, polis kurşunuyla arabasında ölü bulundu.

Olay tabi bütün stadlara ve bütün taraftarlara yayıldı. Zaten polise karşı gelmeye yer arayan gruplar galeyana geldi.



Atalanta-Milan maçından önce, Atalanta Curva Nord polisle çatıştı. Maç henüz başlamıştı ki bariyerleri yıkıp sahaya girdiler, maç iptal oldu. 21 oyuncunun da kolunda siyah bant vardı, Seedorf dışında. Belki de en güzel ayarı o verdi; Kaladze'nin kardeşi Gürcistan'da kaçırılıp öldürüldüğünde kılını kıpırdatmayan federasyon, şimdi bizden kendi yarattıkları sisteme kurban olan biri için yas tutmamızı istiyor, bunun yolu bu değil, futbolu yönetenler işlerini beceremediği için futbol bir kez daha kaybetti, gibisinden bir açıklama yaptı.



Roma-Cagliari maçı da ertelendi, Roma'da Lazio ve Roma'lılar beraber polisle çatışmış. San Siro'da haberi alan Inter ve Lazio'lular da polisle gerginlik yaşamış. Etraftaki kameraman, muhabir ne varsa elden geçirmişler. Torino-Catania maçında protesto için bazı tribünler boş bırakılmış, Siena-Livorno ve Reggina-Genoa maçlarında sadece polis aleyhine bağrılmış. Alt lig maçlarında falan da durum aynı. Hatta bazı basket maçlarında bile hep aynı tezahürat var: "Katiller!" Lazio'lular kavgaya karışan taraftarların polis aleyhinde açacakları davaların masraflarını karşılamak için banka hesabı açtı.



Catania'daki olaylardan sonra gerilen tifosi-polis ilişkisi, halk ayaklanmasına doğru yönelmiş vaziyette. Aradaki davalar şu an için rafa kalktı, herkes Gabriele'nin arkasından bir oldu. Bu lig iptal olur gibi, olmazsa daha da kan akacak, ondan kimsenin şüphesi yok.

10 Kasım 2007

Amerika'lılar futbolu sever mi?


Beckham'a saçtığı paralarla dünya spor gündemine oturan LA Galaxy, şimdi de Ruud Gullit'le anlaşarak iddiasını ispatlamaya çalışıyor. Becks'in geldikten kısa bir süre sonra sakatlanmasına ve ligin dibine demir atmalarına rağmen Gullit, takımı yönetecek olmaktan heyecan duyduğunu söylemiş. İkinci cümlesi de "Beckham'a kimseden farklı davranmayacağım".

Gullit'in biraz tribüne oynadığı belli. Futbola ilginin olmadığı bir ülkede lig sonuncusunu yönetmek pek de heyecanlı olmasa gerek. Amerika milli takım bazında başarılı bir ülke; ancak halkın hâlen futbolu izbandut gibi adamların elinde topla koşması olarak algılamaları, güzelim 'ayaktopu'na soccer adını takmaları gibi faktörler bâki kaldıkça futbolunun baharını yaşayan oyuncuları çekecek bir atmosfer yaratmaları çok zor. Amerika isterse futbolun NBA'ini kurar argümanı bana hep komik gelmiştir, böyle bir şeyin gerçekleşmesine ihtimal verenler de öyle.


Bu noktada, iyi veya kötü, futbolu sevdirecek elçi görevini göre Beckham'a takımdaki diğer adamlardan farklı davranılmayacak olması biraz da dökülen paraya yazık dedirtiyor. Beckham Amerika'lıların futbola olan sevgisini/ilgisini artırmak gibi görünen amaç dışında, dünyanın kaliteli futbolcuları için bulunduğu yeri cazip hâle getirmek gibi bir misyonu da yüklendi farkında olmadan. Kendisini özel hissetmezse bunu yansıtamaz ve bu noktada Amerika sadece parayla cazip bir futbol ülkesi olamaz. Bu nedenle Gullit'e yeni görevinde başarılar dilerken, Beckham'la iyi geçinmesini öneriyorum.

Not: Futbolu futbolcular yönetir hesabı, LA Galaxy'nin general manager Alexi Lalas'mış, tanırsınız. Üstteki resimde en solda kendisi. En sağdaki de yine ünlü Amerika'lı topçulardan Kobi Jones, Gullit'in asistanlığını yapacak.

07 Kasım 2007

Torpido



Ian Thorpe, geçen sene yarışmayı bırakmıştı. Bu aralar her şampiyonun olduğu gibi onun da doping haberleri çıkmıştı, anasını satayım zaten, artık ne zaman yeni bir şampiyon çıksa millet özenerek değil şüpheyle bakmaya başladı. Bu konuda biraz hassasım, ani tepkiler verebilirim, normal karşılansın. Thorpe'u suçladıkları maddeler zaten insan vücudunun üretebildiği hormonlardı. Testosteron ve lutropin.

Her neyse, yüzmenin Fifa'sı, Fina, Thorpe hakkındaki dosyayı tamamen kapattı. Ağustos'ta da zaten Avustralya'lılar aklamıştı Torpido'yu, belirlenen miktardaki hormonların doğal olarak da vücudun üretebileceği şeklinde.



Diğer yüzücüler Yunan tanrısı gibi kasıla kasıla dolaşırken, Thorpe tesettürle yüzerdi hep. İşte o tesettür bu. Adidas'ın Thorpe için geliştirdiği bir tür yüzücü giysisi. Olayı suyun akışını kolaylaştırıp, sürtünme kuvvetini azaltmak. Sürtünmeyle %10'luk bir yavaşlamayla karşılaşılabileceğini tespit etmiş Adidas. Nasıl etmiş derseniz, alın size belge. Resimdeki Torpido, rüzgar tünelinde. Güzel lakap diye ben buna derim.

Başlıksız



Allah sabır versin Beşiktaş taraftarına, gerçekten. Şu skora mı yansınlar, Sinan Engin insanının maç sonu röportajına mı yansınlar bilmiyorum. Başlarına gelebilecek en iyi şeyin, Jean Tigana'nın değerini geç de olsa anlayacaklar, ona şüphe yok. Türk basınının paradan başka bir şey düşünmediğini yazıp çizdiği Tigana, bu sabah Le Monde'nin ekonomi haberlerini değil, L'Equipe'in maç analizini okuyup, temelini attığı kadronun son halini görüyor, üzülüyordur.

05 Kasım 2007

Juventus 1 - 1 Inter, Roma fırsat tepti


Hem öncesinden, hem sonrasından dolayı klasik bir derbi geride kaldı. Şike skandalıyla küme düşen Juventus'un kupasının Inter'e verilmesi, Inter'in ertesi sezon Juventus'tan aldığı Ibrahimovic ve Vieira ile başarılı olması, Vieira oynamayacak olsa da Ibrahimovic'in ilk Juventus deplasmanı olması, Juventus'un intikam ateşinin merkezinde Cristiano Zanetti'nin olması çok ama çok ilginç kılıyordu karşılaşmayı. Tüm bunların üstüne Moggi maçtan evvel "Inter kötü takımdı, Ibrahimovic'i aldılar sınıf atladılar, bana kalsaydı hayatta alamazlardı" dedi, Moratti "Biz gayet güzel parasını ödedik aldık, hatta Juventus bana teşekkür etti. Onlar böyle şeyler söyleyip kendilerini mağdur göstermeye uğraşıyorlar ama asıl son 10 senedir mağduır olan bizdik" karşılığını verdi, sinirler ip gibi gerildi. K24'ün verdiği görüntülerde Lippi bu maçı İtalya'nın en klasik derbisi olarak lanse etti, Ranieri'nin tecrübesini Mancini'nin elindeki oyuncuları isterdim gibi saçma bir beyanatta bulundu.


Beklendiği gibi Juventus orta sahada kalabalık, mücadeleci, Inter ise daha topa hakim bir kadro ile çıktılar sahaya. Ibrahimovic tabiri caizse hallaç pamuğu gibi attı, bir oraya bir buraya koşturdu defansı tek başına sakladığı toplarda, dengeyi bozdu. Cruz da bu afallamada bir an kurtuluverdi çizgi defansın arasından, yakaladı mı kaçırmıyor tabii adam. Sonra tek tük Inter gelse de genelde Juventus'un baskısıyla geçti maç. Nedved ve Del Piero'nun pili 60 civarı bitti ama Del Piero 10 dakika daha direndi, olmadı onun yerine de Camoranesi girdi. Orta sahada tempo yapan Juventus sertliği de olağanın üstünde bir seviyeye çıkardı, hatta Figo sakatlandı, burada Burdisso'yu sokan Mancini bence çok kritik bir hata yaptı. Juventus baskı yapıyordu iyi güzel de, defans boşlukları iyi kademeyle kapatınca, Ibrahimoviç - Figo da topları ilerde öğütünce fazla baskı yemiyorlardı. Burdisso girince 6 hatta Cambiasso ve Cesar'ı da sayarsak 8 defansif oyuncuyla iyice gömüldüler ve sonunda gol geldi. Gol sonrası sevinci tarif etmek için kelimeler kifayetsiz kalıyor. Sempati duymasanız da bir takımın bu kadar istediği puanı alması iç ısıtıyor.

Nedved ve Del Piero'nun geçen sene takıma sahip çıkışları çok etkileyiciydi ama bünye bir sene aradan sonra Serie A temposunu kaldırmıyor, hele Inter gibi takımlara karşı. Orta sahada Palladino - Nocerino'yu beğendim ancak onlar da 2-3 sene öncesinde yedek olmakta zorlanabilirlerdi bu takımda, Juventus'un eski güzel günlerine dönmek için ciddi bir revizyondan geçmesi şart. Tiago gibi bir adamın neden monte edilmediğini anlamış değilim. Bu sene ilk 4'e tutunmaları güzel bir başlangıç olur.


Gündüz saatlerinde Roma laubaliliğinin kurbanı oldu ve Empoli'ye 2 puan gömdü, farkı tek puana indirme şansı varken. Takım Totti'siz çok tempolu çok güzel oynuyor. İki gol de kombine paslaşmalar sonucu geldi, bunun dışında tempolu futbol Empoli'yi çok zorladı, maçı rahat 5-6 yapabilecek pozisyonlar yakalandı ancak Vucinic son vuruş konusunda bir felaket. Totti'nin varlığı herşeyi değiştirebilirdi. Spalletti de oyundan etkilenip maçı çantada keklik görmüş olacak ki sahanın iyilerinden Mancini ve Perrotta'yı kenara aldı, onların çıkmasının ardından Vannucchi 35 metreden gömdü ve maç tersine döndü. Empoli iki net pozisyonun ardından yüklenmeye başladı. Sağ çaprazdan bir frikik golü işi bitirdi. Golü atan Giovinco İtalya'nın yeni yeteneği, boyu o kadar kısa ki hakeme itiraz ederken top toplayıcı çocuklardan biri sandım. 11. hafta sonunda Inter lider, Lazio'yu deviren Fiorentina ikinci, bir puan arkada Roma üçüncü.

04 Kasım 2007

Nalbandian sürüm 2.0

Nalbandian'ın yapabileceklerini tartışırken adamın en önemli probleminin istikrar olduğundan bahsetmiştim. Paris Masters'da kendisi dışında kimsenin başaramadığı bir istikrari başarı sağladı. 1/8 finalde Federer'i geçtikten sonra, bugünkü finalde de Nadal'ı iki sette parçalayarak şampiyon oldu. Bu şampiyonluk Masters Finali'nin hemen akabininde onu 9. sıraya çıkardı; ancak ne yazık ki bu gösteriye ilk 8 tenisçi katılabiliyor. Yani katılımcılardan herhangi biri sakatlanmadığı ya da başka bir sebepten dolayı çekilmediği takdirde Nalbandian turnuvayı evinden, ya da arzu ederse tribünden izleyecek.

Peki bu arka arkaya gelen fantastik başarılar Nalbandian'ı gaza getirir mi? Yıllardır layık olduğu iddia edilen ilk 10'a, hatta ve hatta ilk 3'e tutunabilir mi? Nalbandian'ın Federer'e karşı 7-8, Nadal'a karşı 2-0'lık dereceleri herşeyi açıklıyor aslında. Federer ve Nadal'ın sezon sonundaki gözle görülür fiziksel düşüşlerinin de etkisi var bu çıkışta; ancak Nalbandian işe ciddi eğildi mi yenemeyeceği adam yok. Federer'i en formda zamanında 5 sete sürüklediği maçlar hala hafızalarda. Masters Finali'ne katılamadığı takdirde ilk hedefi Avustralya Açık ve Grand Slam şampiyonluğu olacaktır. Bu istikrarı Ocak ayına kadar devam eder mi? Bence eder ama Federer böyle devam etmez, keza Nadal.

02 Kasım 2007

Spor Skandalları #2: Asimetrik barda bir çocuk

1992 Barcelona Olimpiyatları'nda mücadele eden Kim Gwang Suk adında Kuzey Kore'li genç bir jimnastikçi kız vardı. "Genç" lafı burada kilit rol üstleniyor, çünkü bir süredir bu kızın yaşı üzerine tartışmalar mevcuttu. Olimpiyatlar esnasında farkedilen ve herkesi hayrete düşüren bir gerçek bu tartışmaları iyiden iyiye arttırdı. Kim Gwang Suk'un ön dişleri yoktu ve gören herkes Kim'in henüz süt dişlerini düşürmeye başladığını söylüyordu. Antrenörleri ise antremanda dişinin kırıldığını belirterek suçlamaları savuşturmaya çalıştılar.




1991 Dünya Şampiyonası ve 1992 Olimpiyatları'na katılabilmek için 31 Aralık 1977'den önce doğmuş olmak gerekiyordu, ancak 1.32 boyunda ve ön dişleri olamyan bir kızın yarışmacı listesine göre 17 yaşında görünmesi pek de inandırıcı gelmedi kimseye. Olay biraz derinlemesine araştırılınca farkedildi ki Kim 1989 ve 1991 Dünya Şampiyonları'nın ikisinde de 15 yaşında görünüyor ve garip bir şekilde 1992'de 17 yaşına basıyor. Kuzey Kore'nin dışa kapalı ve karanlık bir ülke olması da belki insanların kafasında bir önyargı oluşturdu ancak Kim'in yaşı hiçbir zaman tam olarak belirlenemedi. Sadece sporcusunun yaşını yanlış göstermekten dolayı Kuzey Kore federasyonu ceza aldı, Kim'in 1991'de asimetrik paralelde kazandığı altın madalya ise geri alınmadı.

Daha sonrasında neler yaptığı ve nerede olduğuyla ilgili çok bir bilgi yok, ancak Kim Gwang Suk jimnastik sporuyla ilgilenen herkesin aklında estetik stili, kusursuza yakın asimetrik paralel performansı ve düşmüş süt dişleriyle yer etmiştir. Diş olayıyla ilgili fotoğraf bulamadım ancak aşağıda Barcelona'daki performansını izleyerek yaşına karar verebilirsiniz.


Buz Hokeyi Sorunsalı

Sıradışı stili, maceraya dönen maçları, çift hataları ve süpriz galibiyetleriyle hepimizin çok sevdiği ve beğenerek izlediği güzeller güzeli Rus tenisçi Elena Dementieva'nın evlilik kararı aldığı konuşuluyor. Nişanlandığı kesin de evlilik olayında şüpheler var. İlk başta bu sene içinde evleneceği konuşulurken kendisi bunu yalanladı ve şu anda düğünün 2008 Roland Garros'undan sonra gerçekleşeceği söylentileri yayılmış durumda.



Ha bizi ilgilendirmez ayrı konu ama damat adayı malesef Rus bir NHL oyuncusu, adı da Maxim Afinogenov, tanıyanlar vardır. Malesef diyorum çünkü Anna Kournikova da çeşitli NHL oyuncularıyla birliktelikleriyle alay konusu olmuştu. Rus tenisçi - Rus hokeyci kombinasyonunun insanların gözündeki imajı hoş değil. Yine de mutluluklar dileyelim. Umarım Henin-Hardenne tarzı bir soyadı edinmez Lena, yoksa kriz olacak baya.

Lyon Tabakhanesi ve Solaryum Faruk


Euro 2004'te gol kralı oldu, sonra 2005'te CL'yi aldı Liverpool'la Milan Baros. O zamandan belliydi ne arıza adam olduğu, İstanbul'da otelde kupayı düşürüp kırmıştı. Sonra kupa gibi onun formu da düştü, ne Villa'da, ne de Lyon'da top oynamadı doğru dürüst. En son ırkçı işlerle girmişti, şimdi de Lyon caddelerinde Ferrari'siyle 270 basarken yakalanmış. Nereye, ne yetiştirecekti onu o bilir. Resimdeki hatunu tanımıyorum, muhtemelen Çek bir manken, kaç numarada kaldığını soruyor Baros da.


Bizde de bir solaryum Faruk var, ona ilk İstanbulspor'un sefalet zamanlarında takmıştım. Tarih 8 Ocak 2004, Sabah'ın manşetinde İstanbulspor'lu futbolcuların parasızlıktan gazete kağıtlarının üstünde balık çorbası içtiği resim var. Acımıştım ne yalan söyleyeyim, hani Saffet Akbaş'la Balili öyle bir bakıyorlar ki, et lokantasının camından içeri bakan Sezercik gibi. Sonra aynı gazetenin spor sayfasını açtım, Faruk Bayar haberi gördüm bir tane. FRK plakalı Mercedes'ine dayanmış 3-5 seanslık solaryumlu bir poz, altında da "Aziz Yıldırım geç kaldı, 200 bin'e almadı şimdi bonservisim 2 milyon dolar." lafları. 2 milyon'a 5 tane Faruk alınır orasını geç de, o Faruk sonra Gaziantep'e gitti. İşin enteresan tarafı, Antep'te oynarken Beşiktaş'ta Ferrari'sini parçaladı. Haberin manşeti, Faruk'un kariyerini güzel özetliyor aslında; "İki kişilik Ferrari'nin içinden dört kişi çıktı."

Riga'dan Sevgilerle

Hazır burdayken pek çoğumuzun yabancı olduğu Letonya Ligi, başka bir deyişle Virsliga'ya bir göz atalım. Haftasonu ligin son maçları oynanacak ve yalnızca 8 takımdan oluşan bu şirin lig sona erecek. Bahse değer konu ise hafta içi oynanan Skonto Riga - Venstpils maçıydı. Maç eksiğiyle lider olan FK Ventspils'in 56, ikinci sıradaki Metalurgs'un 55, üçüncü FK Riga'nın 54 ve yine maç eksiğiyle dördüncü sırada yer alan Skonto Riga'nın ise 52 puanı vardı. Yani kendi evinde oynayan Skonto, lider Ventspils'i devirebilseydi son haftaya 4 takım birden ciddi sampiyonluk şansıyla girecekti. Ayrıca liderin son hafta lig ikincisi Metalurgs deplasmanına çıkacağı düşünülünce durum daha da bir karışık hâl alacaktı. Ama malesef bu heyecandan mahrum kaldık ve Ventspils, Skonto deplasmanından 1-0'lık skorla dönerek şampiyonluğu garantiledi.



Aslında işin bu noktaya gelmesi bile sürprizdi keza sezon başından beri özellikle evindeki maçlarda rakiplerini ezip geçen (mesele 4 Ekim'de plajıyla meşhur Jurmala'yı 10-0 yendiler) son şampiyon Ventspils'in ligi domine etmesi bekleniyordu. Ayrıca bu takımın Letonya Kupası'nı da kazandığını ve Litvanya, Estonya ve Letonya'dan en iyi 4'er takımın katıldığı Baltik Ligi'nde (bir nevi o bölgenin Şampiyonlar Ligi) de finale kaldığını belirtelim.

Virsliga aklı başında, normal skorlarla biten bir lig, ancak 1. Division'da işler çok garip. Bir zahmet edip puan durumunu inceleyin, atılan ve yenilen gollere dikkat edin.

İddaacı Nikolay


Davydenko, kendini rezil etmeye devam ediyor. Bilmeyenler vardır, o yüzden en başa dönelim önce.

Bu yaz Polonya'da, Arguello'yla eşleşti. Polonya vasat bir turnuva, bu maç da vasat bir maç, buraya kadar her şey normal. Bahis şirketi Betfair, canlı bahislerle -maç esnasında, gidişata göre devamlı değişen oranlarla oynanabilen bahisler- beraber toplam 5 milyon euro'luk bahis oynandığını tespit edince bütün bahisleri iptal ediyor. Betfair'in yaptığı açıklamaya göre, bu miktar, bu tip bir turnuvada ve bu tip bir maçta oynanan ortalama miktarın 10 katı. Tabi bu, bir bahisin void olması yani iptal edilmesi için yeter değil belki ama Betfair'i asıl kıllandıran mevzu bu canlı bahislerin oynanma zamanları. Turnuvanın seribaşı ilk seti 6-2 almasına rağmen, Arguello'ya yüklü miktarda oynanması normal değil doğal olarak. Daha sonra 2. seti Arguello alıyor, 3.sette de Davy sakatlanarak maçtan çekiliyor. Diğer bahis şirketleri nasıl davrandı bu konuda, sadece Betfair'den mi bir vurgun yapılmaya çalışıldı bilmiyorum ama bilmeyenler için belirtmek de yarar var, bir oyuncu maçtan çekilirse bahis geçersiz oluyor. Davydenko şu ana kadar sadece turnuvalardan 6.5 milyon dolar kazandı, 8 profesyonel sezon sonunda. Fena para değil, sanmıyorum bu işlere girsin ama Betfair dosyası insanın zihnini kıllandıracak nitelikte.

İnkar edildi tabi bu olay medyaya yansıyınca ama Davy, çok kısa süre arayla kendini yine garip vaziyetlere soktu. Önce Ekim ayında, kendi evinde, St. Petersburg'da 19 yaşındaki Cilic'e elendiği maçta, final setinde üst üste çift hata yapmaya başlayınca hakem tarafından uyarıldı. Bu çok sık görülen bir şey değil, o da bir tarafa bir oyuncu için utanç verici bir durum. Maçtan sonra çok yorgun olduğunu söyledi.

Sonra bu haftaya geldik, Paris'te Shanghai için puan kasanlar var, iyi turnuva oluyo şu ana kadar. Neyse, Davydenko Baghdatis'le eşleşti burda da. 1 saat 13 dakikada bitirdi işi Baghdatis, ama nasıl bitirdi? Davydenko 10 tane çift hata yaptı ki, 2. sette servis attığı ilk 2 oyunda tam 6 tane çift hata yaptı. Fransız seyirci de, geçen sene burada kupayı alan Rus'u 2. set boyunca yuhaladı. Bunun üstüne burada da baş hakem Davydenko'yu çağırıp, adam gibi oynuyosan oyna dedi ki, bu çizilen karizmayı hangi kaportacıda kaça cilalatır bilmiyorum.

01 Kasım 2007

Swiss Miss

Bir yandan Euroleague maçına bakıyordum ki, gözüme takıldı ve beni şaşırttı bu haber. Martina Hingis, 27 yaşında tenisi 2. kez bıraktı.

Wimbledon'dan önce yapılan testte, kendi sonuçlarında kokain çıktığını açıkladı. Hayatında hiç uyuşturucu kullanmayan birisi olarak bunu kendine yöneltilmiş korkunç bir suçlama olarak görüyor ve bundan böyle anti-doping görevlileriyle uğraşamayacağı ve güvenemeyeceği için de tenisi bırakıyor. Yazının sonunda açıklaması var.

14 yaşında profesyonel oldu. 15 yaşında çiftlerde Wimbledon'ı kazandı. Asıl kıyameti 16 yaşında Avustralya Açık'ı kazanarak kopardı, grand slam kazanan en genç tenisçi oldu. O sezonun ('97) devamında Wimbledon ve US Open'ı da aldı, Roland Garros'u finalde kaybetti ve 17 yaşında small slam yapmış oldu. Hakikaten inanılmaz bir kariyer başlangıcı. Sonra her iki ayak bileğinden sakatlanıp, daha 22 yaşında tenisi bırakana kadar nerdeyse bütün "en genç"le başlayan rekorları kırmıştı. Navratilova'dan aldığı adını hiç lekelemedi Hingis, güzel tenis oynadı hep. Williams'larla hep sürtüşmedeydi, o yüzden Amerikan medyası üzerine biraz fazla oynadı onun. Bayan tenisine son yıllarda gelen en teknik oyuncuydu. Rallinin ortasında ani bir drop shot'ın arkasından bir de lob bırakıp, göze hoş gelen sayılar alırdı. Doping işi düşünüldüğünde, yapmaya müsait bir durumu vardı ki, biraz aptalca bir cümle oldu ama şöyle toparlayayım, tek handikapı kuvvetiydi. Oysa o oyunuyla, saf tekniğiyle zirveye çıktı ve bunca sene dopinge ve onun sağlayacağı fiziksel güce ihtiyaç duymadı.

"Throughout my career, I have always been open and honest with you. I have been accused by an outsource testing company of taking cocaine during the Championships at Wimbledon. I find this accusation so horrendous, so monstrous, that I have decided to confront it head-on by talking to the press.

My weapon on the tennis court is and always was one single thing: the game, the ingenuity on court. And for this style of tennis, there is only one performance enhancer - the love of the game.

They say that cocaine increases self-confidence and creates a type of euphoria. I don't know. I only know that if I were to try to hit the ball while in any state of euphoria, it simply wouldn't work.

I would think that it would be impossible for anyone to maintain the coordination required to play top class tennis while under the influence of drugs.

And I know one other thing - I would personally be terrified of taking drugs.

When I was informed that the A Test I took following my defeat at Wimbledon apparently came back positive for a cocaine metabolite, I was shocked and appalled.

Acting upon the advice of my family and my management, I immediately took the hair test which can prove whether or not someone has taken cocaine.

This test of course produced a negative result, the same negative result as all the countless doping tests that I have taken over the last 12 years.

However, the B Test from Wimbledon once again produced the opposite result - positive for a metabolite that apparently stays in the system for some time following cocaine use.

I immediately retained an attorney. Anybody who even attempts to take on this doping machinery alone has no chance.

The attorney and his experts discovered various inconsistencies with the urine sample that was taken during Wimbledon. He is also convinced that the doping officials mishandled the process and would not be able to prove that the urine that was tested for cocaine actually came from me.

However, this attorney and others have also pointed out to me that a case like this one can sometimes take years to resolve, especially if both sides repeatedly appeal the case and take it to the next level.

And this is the reason for my announcement. I have no desire to spend the next several years of my life reduced to fighting against the doping officials.

I am frustrated and angry. I believe that I am absolutely, one hundred percent innocent. The fact is that it is more and more difficult for me, physically, to keep playing at the top of the game.

And frankly, accusations such as these don't exactly provide me with motivation to even make another attempt to do so. I attempted a comeback after a three-year break and succeeded in winning three tournaments, bringing my ranking to 6 in the world.

But in the meantime, I'm now 27 years old, and realistically too old to play top class tennis.

So now I'm standing before you, confronting the situation. Today I also informed my sponsors. And so, considering this situation, my age, and the problems I have been having with my hip, I have decided to no longer play tennis on the Tour.

Upon advice from my attorneys, I'm afraid I am unable to answer any questions. My answers could insult someone and create even more problems for me.

Therefore, there is only one more thing for me to do - to thank all of you for many years of goodwill, and also to assure you: I have never taken drugs."


Ben Hingis'e inanıyorum..

Pabucumun kölesi


Manchester City, büyük ihtimalle bağlamış Afonso Alves'i. 20 milyon euro yazmışlar. Ben sevmem. Heracles'e 7 gol atınca, forvet arayan her takım için haberleri çıktı sağda solda. Zaten gitmek için can atıyodu, kendi sitesinde (Bu arada tıklarsanız görürsünüz, Afonso'nun sitesini bizim mahkemeler erişime kapatmış. O da ayrı bir trajedi.) kelimelerle arası iyi olmadığından heralde, meanjerine çok ağır bir yazı yazdırmıştı. Olay kısaca şöyle. Bu yaz Alves'i satmadığı ve kontratına zam yapmadığı için, diğer bir deyişle kontratında ne yazıyorsa onu yaptığı için, köle muamelesi gördüğü iddia ediliyor Alves'in. Kulübe Nazi diyor, sokakta ırkçı tacize maruz kalmasına rağmen çok az para aldığını söylüyor falan. Yani derdi para. Hollanda'lılar hacklemişler büyük ihtimalle siteyi, o yüzden metine ulaşamıyorum şu anda. Ama öyle bir anlam çıkıyor ki, parayı gösterin ben masada maymun taklidi de yaparıma geliyor iş. Senin beğenmediğin, köleyim dediğin parayla sana maymun diyen adamları satın bile alırsın.

City'e bakarsak; Bojinov sakat, Bianchi hala oturmadı, Samaras Eriksson'un gözüne giremedi, Sturridge çocuk daha, Vassell de yok meydanda. Meydan dinozor Mpenza'ya kalmıştı. Belki hareket getirir.

Neyse Eredivisie'den bir gol kralı daha kaydı. Türkiye'ye gelip iki maç golsüz geçse "Hollanda'da herkes atar hocam" muhabbeti başlardı. Son 15 senenin gol krallarına bakalım.

2007 - Afonso Alves - 34
2006 - Klaas-Jan Huntelaar - 33
2005 - Dirk Kuyt - 29
2004 - Mateja Kezman - 31
2003 - Mateja Kezman - 35
2002 - Pierre van Hooijdonk - 24
2001 - Mateja Kezman - 24
2000 - Ruud van Nistelrooy - 29
1999 - Ruud van Nistelrooy - 31
1998 - Nikos Machlas - 34
1997 - Luc Nilis - 21
1996 - Luc Nilis - 21
1995 - Ronaldo - 30
1994 - Jari Litmanen - 26
1993 - Dennis Bergkamp - 26
1992 - Dennis Bergkamp - 22

Fowler Anfield'da


Robbie Fowler, dün gece Carling Cup sebebiyle yine Anfield'a çıktı. Bu sefer Cardiff formasıyla. Beklendiği gibi tribünden harika bir reaksiyon aldı.

Maçı Liverpool 2-1 kazandı.

Erdal İnönü 1926 - 2007