25 Şubat 2008

Recipe for Life

What's the thing you'd most like people to say about your life?

I'd like for them to say he took a few cups of love, he took one tablespoon of patience, one tablespoon teaspoon of generosity, one pint of kindness. He took one quart of laughter, one pinch of concern, and then, he mixed willlingness with happiness, he added lots of faith, and he stired it up well, then he spreads it over his span of a lifetime, and he served it to each and every deserving person he met.

En Büyük Klitschko Başka Büyük Yok

Aslında yazacak fazla bir şey yok. Kazanmasını bekliyorduk şüphesiz ama bu kadar dominant bir galibiyet süpriz oldu. Klitschko'nun yeteneklerinden şüphe ettiğimizden değil ama, Ibragimov'un en azından varlık göstermesini beklerdik.


Rakibin ters gardlı olmasından dolayı çok temkinli başlayan Klitschko, ilk 2-3 roundda neredeyse sağını hiç kullanmadı bile. Savunma amaçlı sol direklerle rakibini kendisine hiç yaklaştırmadan, "bana vurman için ekstra bir şey gerekir" mesajını verdi. Maçtan sonra yaptığı açıklamada "Wladimir'i bundan önceki maçlarında hiç bu kadar çabuk görmemiştim" diyen Ibragimov da çaresiz kaldığını itiraf ediyordu bir nevi.

8. rounda kadar tatsız tutsuz giden, seyircilerin yuhaladığı maç, bu noktadan sonra güzelleşmeye başladı. Klitschko yavaş yavaş rakibin üzerine gitmeye başlayınca, bir kaç tane güzel kombine izleyebildik. Çok rahat nakavta gidebilir gibi görünüyordu aslında ama risk almadı Wladimir Klitschko.


Dediğim gibi yazılacak pek bir şey yok, beklediğim gibi olmadı. Bu durumda geçen entry'de atladığım kemer durumlarını toparlayayım biraz da. Orada bahsetmediğim bir de WBC var, ve ünvan sahibi Oleg Maskaev. Hatta yanılmıyorsam 8 Mart'ta Samuel Peter çıkacak karşısına, ve kazanan da büyük ihtimal bir diğer challenger Vitali Klitschko'yla dövüşecek. Uzun zamandır sakatlıklar nedeniyle bu işten uzak kalan Vitali'nin performansını merak etmeyen de yoktur sanırım.

24 Şubat 2008

Tayfun Korkut


21 yaşında geldiği Fenerbahçe'de 5 sezon boyunca takımın banko isimlerinden biri olmuştu. Klasik Türk futbolcusu şablonundan biraz daha farklı olarak fiziği güçlü, oyunuysa sade ve varyeteden uzak bir istikrara sahipti, topa da iyi vururdu. Türkiye'deki ilk sezonunda milli takıma seçildi. O 5 sezon boyunca sayısız teknik direktörle çalışmasına rağmen hiç yedek kalmadı, takımın banko ismiydi. Kaptanlık beklerken, Pendik ve MTK'nın izlerini silmek için ertesi sezon Denizli'yle anlaşan Fenerbahçe tarafından kadroda düşünülmediği söylendi. Sessiz sedasız gittiği 4 sezon tutundu, bir vefasızlık da 2003'te Şenol Güneş'ten görüp, son dakikada kadrodan kesildi. Beşiktaş günlerini yazmaya gerek yok, oraya girersek çıkamayabiliriz.

Az önce Habertürk'te rastladım Tayfun Korkut'a. Real Sociedad'ın genç takım antrenörü olmuş, hoşuma gitti açıkçası. Sevilla maçını da yorumlamış İspanyol televizyonuna, eşleşmenin kısa da olsa bir analizini yaptı, fena değildi. Futbolu erken bırakmak zorunda kalmıştı, çocuğunun hastalığı sebebiyle. Yeni kariyerinde başarılı olacağına inanıyorum.

23 Şubat 2008

Ağır Toplar

1998'den beri ilk kez gerçekleşecek ünvan birleştirme maçı için bu gece ekran başına davet ediyorum herkesi. Fox'tan canlı yayınlanacak maçı muhtemelen RTL de verir, hangisi işinize gelirse artık.


Ünvan birleştirme nedir açalım bunu biraz. Ağır siklet öyle bir hâle geldi ki, ortalama bi boks izleyicisine şu an ünvan kimde diye sorsanız muhtemelen cevap veremez. Zamanında Lennox vardı, Holyfield vardı herkes bilirdi kimin şampiyon olduğunu. Şimdi ise durum şöyle: Wladimir Klitschko IBO ve IBF kemerlerini sahibi. Bu geceki rakibi Sultan Ibragimov ise WBO kemerini, haziranda Shannon Briggs'i yenerek elde etmişti. Bunların dışında bir de WBA var, o ünvan ise Ruslan Chagaev'de. Yakında Valuev tekrar bu kemer için ünvan maçına çıkacak ama şu an konumuz değil.

Yukarıdaki paragraftan anlayacağımız üzere boksörler üç kemeri de ortaya koyacaklar ve kazanan hepsini alacak. İki boksör de yaptıkları açıklamalarda ağır siklet boksta tek bir şampiyon olması gerektiğini söyleyerek bundan sonraki maçın da WBA şampiyonuyla ünvan birleştirme olabileceğinin müjdesini verdiler.

Maçın favorisi tabiki Klitschko. Doktoralı boksör, üstün fiziğiyle son dönemin en dominant boksörü, ancak karşısında da boyu kısa olmasına karşın bir hayli kuvvetli bir adam var. Daha önceki maçlarından göründüğü kadarıyla uzun boylu boksörlere karşı başarılı olan Ibragimov, buna Klitschko karşısında da devam edip güzel bir süpriz yapabilir. Maçın bahis oranları genellikle 1.3 - 3.5 civarında, yani çok da büyük süpriz sayılmayacak olası bir Sultan galibiyeti.

Maç sonrası uzun uzun değerlendirme yaparız, şimdi biraları hazırlayalım, güzel maç olacak.

22 Şubat 2008

Zidane'ı Tanımamak

Fransa'da Zinedine Zidane'ı tanımayan var mıdır? Yoktur derdim, birkaç gün önce sorsanız. Ama öğrendim ki varmış. Olay şöyle:

Paris'te hastanede yatan eski takım arkadaşı Ronaldo'ya geçmiş olsun dileklerini iletmek amacıyla telefon eder Zizou. Operatör olarak çalışan arkadaş isim sorar, Zidane da kim olduğunu açıklar. Ancak duyduğu ismi tanımayan görevli, görüşme isteğini reddeder. Zidane da şaşkınlıkla telefonu kapatır.

E yatan Ronaldo olunca arayanı çok oluyor tabi, ipini koparanı görüştürmüyorlar. Pele aramış mıdır acaba? Onu da tanımamıştır muhtemelen bizim eleman.

20 Şubat 2008

Ordan burdan

Şampiyonlar Ligi tarihinin en tatsız akşamlarından birine tanık olmak üzere ilerliyorduk ki, beklenmedik goller maçların akışlarını biraz değiştirdi. İzleyebildiğimiz maçlardan bahsediyorum tabii ki, yani Liverpool-İnter ve Roma-Real Madrid.

Roma maçın başında yememek üzere kadrosunu kurduğu golü yiyince ciddi bir afallama yaşadı ve bir süre oyun kurgusu oluşturmakta zorlandı, oyuncuların sinirleri gerildi. Real Madrid'in kalın defansı ve topu çok olumlu kullanıp rakip yarısahada tutmayı başaran hücum hattı ile Roma ilk yarıda pek bir fark yaratamayacak gibi gözüküyordu. Ancak Totti'nin yaratılma aşamasında imzasını koyduğu pozisyonda Pizarro beklenmedik bir yerde bitip golü yapınca oyunun şekli de biraz değişti. Real Madrid rakibi uyutma taktiğinden biraz uzaklaştı ve oyun içinde pozitif atraksiyonlara girmeye başladı.


Zaten Roma da ilk yarının sonuna kadar pozisyon bulamadı ve maçın ilk devresi bu şekilde noktalandı. Totti'nin orta saha civarında topları toplaması ve iki yanından hızlı hücuma katılan Mancini ve Guily'i kullanarak tehlike yaratma prensibi malesef önde bitirici bir oyuncu daha bulunmayınca sekteye uğruyor. Öyle olunca da defansif açıdan hiçbiri çok güçlü olmayan De Rossi, Pizzaro ve Perrotta'dan birini daha kesmek zorunda kalıyor Spalletti ve takımın dengesi epey bozuluyor. Buna çözümolarak Perrotta sanki bir hücuma yönelik orta saha gibi sürekli ceza sahası civarında bitiyordu ancak o da dün gece ortalıkta gözükmedi.

Söylemek üzücü ama Real Madrid çok daha güçlü şu anda Roma'dan. Spalletti'nin prensibi tuttu ve ikinci yarının başlarında Roma Totti-Mancini işbirliğiyle golü buldu ancak kadro çok yetersiz. Mesela Roma sağ açıkta Guily'i kullanmak zorunda ve Mancini ile onun alternatifleri Taddei'den ibaret. Real'in çok fazla kullanmadığı Robben Roma'da olsa nasıl bir etki olurdu çok merak ediyorum, yetenek düşmanı Guily'nin yerine. Zaten maçın son yarım saati tamamen Roma yarı sahasında geçti. En iyi yanı defans kurgusu olan Roma bir de aksayan Panucci'yi değiştirince Real'i bir nebze kilitledi ama yine de iki net pozisyon buldu Real, güç farkından sebeple.

2-1 iyi skor değil tabi ama güç farkı iki takım arasında oluşacak diğer parametrelerin hepsinden daha etkili olduğ için Roma'nın deplasmandan turla dönmesinin çok zor olduğunu söylemek çok da zor değil.


İkinci maça bir türlü dahil olamadım, ama İnter'in gücünün aslında biraz da suni olduğunun kanıtı gibiydi. Hesapta olmayan ve bence haksız -ikinci sarı kısmından bahsediyorum- kırmızı kartı bir kenara koyarsak İnter her zamanki orta sahası kalabalık ve güçlü kurgulu takımlara karşı zorlanma geleneğini sürdürdü ve neredeyse pozisyon bile bulamadı, tıpkı Fenerbahçe'ye karşı olduğu gibi. Bu anlamda onlar için Liverpool en zor eşleşmeydi diyebiliyorum şu an. Yine de on kişiyle avantajlı bir skor almaları imkansız değildi, Kuyt'un golüne kadarki görüntüye bakarsak. Yan yorumlar, Vieira sakatlıktan kurtulamamış gibiydi ama kurtulsa bile eski Vieira asla olamayacak. Forvet hattında İbrahimovic çok etkisizdi. Chivu muhakkak stoper oynatılmalı sol bekten ziyade. Bu turu da büyük bir sürpriz olmadığı takdirde Liverpool geçer artık.

Bugüne gelince, Fenerbahçe-Sevilla eşleşmesi hakkında daha önce yazdık, rakibin en tehlikeli hücum hattı olan kanatlarına özel bir önlem göremedim, hayırlısı olsun. Özellikle Boral'ın yerine Gökçek bekliyordum.

Söylentiler olsa da bir süredir oynamayan Rosicky ve van Persie dışında Arsenal tam kadro, Almunia belki oynamaz ama onun da yedeği sağlam. Milan'da üçüncü kaleci Fiori'nin oynama ihtimali var deniyor ancak ona da inanmıyorum. Bu maç birbirine zıt Arsenal futbolu ve Milan futbolunun karşılaşması açısından güzel olacak. Özellikle ilk maç için bu geçerli zira Arsenal kazanamadığı takdirde Milano'dan turu çıkaramaz gibi. Milan son zamanlarda çok formda ve orta sahada bence bariz bir üstünlükleri var hem fiziksel hem de teknik açıdan, ama Arsenal'in ikiyle çarpılmış hızı karşısında nasıl bir reaksiyon verebileceklerini tahmin edemiyorum. Çok güzel bir alan savunması örneği görebiliriz Ancelotti'nin klasikleri arasından.

Kei Nishikori


Michael Chang ve Aaron Krickstein 80'lerde ilk ATP turnuvalarını kazandıklarında 16 yaşlarındaydılar. 90'da ATP Tour adı altında oynanmaya başlandıktan sonra profesyonel tenis, rekor 98'de yine 16 yaşında Adelaide'de (yarı finalde Agassi'yi eleyip) şampiyon olan çelimsiz bir Avustralyalı çocuğa yazılmıştı. Lleyton Hewitt'e yazılan bu rekora 10 senedir hiç yaklaşan olmamıştı, geçen haftaya kadar.

18 yaşındaki Japon tenisçi Kei Nishikori, anime kahramanlarına benzeyen adıyla, geçen hafta elemelerden gelerek katılmaya hak kazandığı Delray Beach turnuvasını kazanarak herkesi şok etti. Yarı finalde Amerika'nın 3 numarası Sam Querrey'e karşı 4 maç puanı çevirip finale çıkması ve finalde de James Blake'e karşı 0-1'den geri gelerek şampiyon olması oldukça etkileyici. Yazılanlara bakılırsa, yaşından beklenmedik üzere oldukça soğukkanlı bir oyuncu. Ve ufak tefek fiziğine rağmen savunmadan ziyade atak oynayıp, winner kovalayan bir oyun yapısı var.

Adını da bir kenara not etmekte fayda var.

19 Şubat 2008

Alemciler

Fransızların iki altın çocuğu Richard Gasquet ve JW Tsonga, Davis Cup'ta Romanya'ya karşı kazandıkları çiftler maçına Romanya'da bir gece kulübünde devam ediyorlar. Bomaye!


14 Şubat 2008

Marsel İlhan


Asıl adı, Marsel Khamdamov. 16'sında Özbekistan'dan gelip İstanbul'a yerleştiğinde, aslında bela bir maceraya girdiğinin farkında değildir. O süreden beri, dünyanın hala iyi bir tenisçi çıkaramayan yegane ülkelerinden birinin tek umudu, yeni ismiyle Marsel İlhan. Mutlaka adını duymuşsunuzdur, sadece futbol haberi vermiyoruz biz imajı çizmeye çalışan futbol haberleri ve futbol sayfalarında ufak haber olarak arada ismi geçer.

Bugün ajanslara düşen habere göre kariyerinin en iyi derecesine çıktı, tur 307.'si. Yeni yılın ilk haftasında bir sponsorluk anlaşması okumuştum, genel müdürlüğünü sevgili Alp Evcimen'in yaptığı Çelik Motor, Marsel'e sponsor oldu. Teniste elbette sponsorluk çok önemli, herhangi bir kaynak olmaksızın dünyanın dört bir yanındaki turnuvalara katılabilmek tabi ki çok zor. Bu turnuvalarında oyuncuya tecrübe, sıralamada ilerleme ve para olarak geri döndüğünü söylemeye zaten gerek yok. Bu bahsettiğim haberde, Marsel'in Avustralya'ya gittiği ve qualification (eleme) oynayacağı yazıyordu. AO'da elemeleri takip ettim ama Marsel yoktu, işin aslı da zaten Marsel'in elemeler için 27. yedek olduğuymuş. Bu çıkışını sürdürürse bu sezon sonunda ilk 200'e yakın bir sıralamayla, GS elemelerine girebilir.


Marsel'i açıkçası hiç izlemedim, 87'li ve ilk 300 sınırında. Evet, yaşıtları Grand Slam oynuyor devamlı olarak ama mevcut şartlarla çok daha iyisini beklemek biraz haksızlık olur. Söylenenlere göre iyi bir servise ve gittikçe iyiye giden bir forehand'e sahipmiş. Size olarak da 1.90'lık boyu bir artı. Gerçi çevresinde şimdiden "Marsel, Baghdatis'ten iyi" sesleri var, sanırım bu çocuğa yapılması gereken en son şey gereğinden fazla sorumluluk yükleyip, baskı altına sokmak. Bireysel sporlarda mücadele eden sporculara ülke olarak hiç bir zaman becerilmemiş olan şeyi yapmalı, onu kendi haline bırakıp, oyununu geliştirmesini beklemeli.

Belki gerçekten de yetenekli, belki asla ilk 100'e giremeyecek, bırakalım çıkabildiği yere kadar çıksın.

Ronaldo...

Bizim nesil için yeri ayrıdır Ronaldo'nun. 20'li yaşların başlarında sakatlık belasından, sonlarında ise fazla kilolar ve kondüsyon sorunundan kurtulamamasına karşın, sağlam ve fit olduğu zamanlarda öyle bir futbol oynamıştır ki, uykudayken sorsalar bana en iyi golcü kim diye, otomatik Ronaldo derim bilinçaltı.


2000 yılında sakatlığından dönüş maçında oyuna girdikten 7 dakika sonra dizindeki bağları tekrar haşat etmesi, futbol izleyicilerinin en zor anlarından biri olmuştur. Fakat ardından gelen 2002 Dünya Kupası mucizesi ile başlayan (mucize diyorum buna çünkü bu denli ağır bir sakatlığı iki kez yaşayıp da böylesine bir geri dönüş yapan adam sayısı sanmıyorum ki fazla olsun) ve bikaç saat öncesine kadar geçen zaman içerisinde formsuz dönemler geçirse de genelde yine dünyanın en iyi forvetleri arasındaki yerinden pek de aşağılara düşmedi. Ve hepimiz o meşhur sakatlığı unutmuşken, tamamen iyileşti zannederken, 6 yıla yakın süredir arıza çıkarmayan tendonlar tekrar hortladı ve Ronaldo mâlesef sahalardan uzunca bir süre için ayrılmak zorunda kalacak.


Eski sakatlık olup olmadığı henüz net bilinmiyor ancak kendisiyle görüştüğünü söyleyen Leonardo'nun ifadesine göre Ronaldo hissiyatın aynı olduğunu söylemiş. Korkulan olursa Ronaldo'nun futbol kariyerinin bitmesi bile gündemde. Şu an için yapılan ilk tahminler 9 ay futbol oynayamacağını ön görüyor. Aslında yalnızca 31 yaşında Ronaldo. Çok genç yaşından beri süperstar kategorisinde olması ve başından birçok şey geçmiş olması sebebiyle daha yaşlı zannedilir genelde. Ama bir kez daha aynı sakatlıktan dönüş için gerekli psikolojik gücü bulabilir mi? Yaşlanan vücudun etkisiyle öncekinden daha sancılı ve zor olacağını da hesaba katarsak, sanmıyorum ki Ronaldo futbola tekrar dönebilmek için var gücüyle çalışsın.

Gerek de yok bence. Ronaldo, bu saatten sonra ne yaparsa yapsın, hep bir efsane olarak kalacaktır. Tüm zamanların en iyi futbolcuları sayılırken adından her zaman bahsedilecektir. Ve yanına bir de "sakatlıklar olmasaydı..." ibaresi eklenecektir.

11 Şubat 2008

08 Şubat 2008

En İlginç Takas

NBA tarihinin en garip takaslarından biri gerçekleşti bu hafta içinde. Az biraz bu lige ilgi duyan herkes biliyordur zaten takasın ana hattını, ben tekrar edeyim: Shaquille O'neal'a karşılık Shawn Marion + Marcus Banks. Kısa bir değerlendirme yapacağım, ama peşin peşin belirteyim ki bence bu takas iki tarafa da yarayan ancak amaçlar göz önüne alındığında Suns'ı daha fazla ihya edecek bir takas.


Öncelikle neden çok ilginç olduğunu belirteyim. Bu takas başlı başına bir kumar. Yıllardır makine düzeninde işleyen ancak şampiyonluğun 1-2 adım gerisinde tıkanıp kalan Suns için düzenini bozmak yerine ufak tefek rötuşlar yapmak hep daha mantıklı öneri olarak gözükmüştü. Hali hazırda ligin şampiyonluk adayı takımlarından birinin böyle bir radikal değişikliğe gitmesi başlı başına bir kumar. Ama Steve Kerr'ün Yahoo'daki yazılarından da böyle fantezi takasları sevdiğini biliyoruz.

Olayın bence bir başka boyutu da var. Shaq çok değil beş sene öncesine kadar lig tarihinin en dominant pivotlarından biri olarak kabul ediliyordu. Lakers'tan takas olmadan evvel son sezonunda finalleri domine etmiş ve kaybedilen seri sonrası Kobe ile aralarında bir çekişme oluşmuştu. Shaq Miami yoluna koyulduğunda değeri sorgulanmaya başladı, fazla kilolarından ve maç seçmesinden dem vuruldu, yaz aylarında kendine iyi bakmadığı ve sezona formda girmediği konuşuldu.

Shaq Heat ile şampiyonluk kazandıktan sonra tekrar düşüşteydi ve bu takas sayesinde değeri tekrar sorgulanmaya başlandı. Sorgulanmaktan ziyade, Suns sahasında taraftarları selamlarken gösterdiği yüzük parmağını bir kez daha doldurup dolduramayacağı konusunda makul tartışmalar yapılıyor şu anda. Halbuki bu adam daha bu sene içerisinde, takas söylentileri çıkmadan evvel kimsenin yanına yaklaşmak istemediği bir adam değil miydi?

Burada Shaq'ın söylediklerini de dikkate almak gerek. Miami'nin sistemi içerisinde çok verimli olamadığını ve motive olduğu takdirde tekrar çok tehlikeli bir oyuncu olabileceğini söyledi. Bu konuda sonuna kadar katılıyorum, kimse Suns'ın mevcut sistemi içinde aktif bir parça olmasını beklemiyor ama Shaq eklentisiyle Suns'ın durdurulması zor hücumuna en azından maçın belli dönemleri için çok tehlikeli bir boyut kattığının da farkında olunmalı. Suns'ın hücum sahasında pek de bir şey kaybetmediğini, aksine fazla fazla kazandığını düşünüyorum.

Marion suns hücumunda aktif bir parçadan ziyade tamamlayıcı görevi görüyordu. Hiç bir zaman bel bağlanmaması gerektiğini düşündüğüm dış şutunun yanında en önemli katkısı hücum ribaundları ve Nash'in yaratıcılığını daha etkin bir hale sokan pota altı ve hıclı hücum bitiriciliğiydi. Suns'ın zaten contender takımlar arasında en kötü ribaund potansiyeline sahip olduğunu düşünürsek Marion'un katkısını bir anlamda kapatabileceklerini düşünebiliriz. Marion'un gidişi aynı zamanda yıllardır daha aktif bir rol oynamayı bekleyen Diaw'dan da önemli katkı alınması demek, ki onun ilk beş oynadığı 2006 playofflarında verdiği katkı da açık. Şimdi Suns Nash-Bell-Hill-Diaw-Amare beşiyle eski sistemini ufak eksiklerle oynamaya devam ederken, aynı zamanda sahada Shaq varken yarı sahada da çok rahat boşluk bulabilecek bir takım haline geldi.

Marion'un savunma katkısı çok aranacaktır şüphesiz. Her deliğe parmağını sokan, her boşluğa uzanan, gerektiğinde rakibin kısa skorerini ya da uzun forvetini tutabilen bir oyuncu olması hızlı hücumlara en büyük darbeyi vuracaktır şüphesiz. Ancak Suns'ın aynı zamanda istikrarı olmayan bir savunmaya sahip olduğu da bir gerçek. Şimdi Shaq sahadayken belki daha az penetre ile karşılaşabilecekleri ihtimalinin yanında, uzun zamandır aradıkları Duncan'ı savunabilecek oyuncuyu da buldular.


Bunların yanında, Shaq'ın gelişinin takıma katacağı hava ve motivasyon var. Etrafındaki oyuncuları onore etmeyi çok iyi bilir Shaq, keza taraftarı da, ek olarak kritik bir playoff maçında tecrübesiyle ağırlığını koyup Nash'in üzerine binen aşırı yükü biraz daha hafifletecek olması da cabası. Shaq'ın şu anda ölüsünün yaptığı rakamlar 14.7 sayı, 7.8 ribaund. Biraz daha motivasyon ve hırsla rakamlarını 18-10 civarına çekebileceğini ve Marion'un rakamsal bazda yaptığı katkıyı verebileceğini düşünmek çok mu ütopik? Adamın üç farklı takımı şampiyonluğa taşıyarak lig tarihindeki cvsine en kral katkıyı yapacak için oynuyor olmasını düşünün.


Heat tarafına bakarsak, bu seneki çirkin durumları sebebiyle onlara sempati duyamasam da, şu andaki durumları sayesinde radikal değişiklik yapması gereken takım sayısının bir inmesine ve Shaq'ın Suns için bir kumar malzemesi haline gelmesine imkan sağladılar. Artık Shaq onlar için bir kangren haline gelmişti ve karşılığında Wade'le uyumlu oynayabilecek çok iyi bir oyuncu kazandılar. Banks'in kontratı kötü ama Shaq'ınkinin yanında lafı edilmez. Yine de finansal açıda iki takımın da kaybı yok toplam rakamlara bakıldığında. Aynı zamanda Marion'un kontratı bittiğinde cap 35 milyon dolar seviyesine inecek ve bu sene drafttan yıldız bir point guard alacaklarını düşünürsek iki sen sonrasında Derrick Rose (mesela) - Wade - yıldız - Haslem - Blount gibi bir beş kurabilirler. Şık hareket.

Beylik tahminlerimi de yapayım. Bu takasla Suns NBA Finali oynar ama kaybeder. Heat ise bu yaz 1. sıradan Beasley seçer, 2009 yazında Banks-Wade-Beasley-Haslem-Brand beşiyle girer.

Chambers Olimpiyat Koşar mı?

Bu yaz Çin'de gerçekleşecek Olimpiyatlar'ın belki de en merakla beklenen yarışı olan erkekler 100 metrede, herkes Asafa ve Gay'i konuşurken bir aday daha ortaya çıkıverdi. Aslında "aday" kelimesini kullanmak için henüz çok erken keza bu işin ağaları tarafından hâlâ şiddetle karşı çıkılan bir vaziyet. Evet, Dwain Chambers'tan bahsediyorum. Bir dönem adı en iyiler arasında anılan, daha sonra doping skandalı ve ardından gelen garip bir NFL Europe kariyeri. NFL yetkililerinden Chambers'ın sıkı doping kontrollerine tabi tutulacağı şeklinde bir açıklama gelmesinin ardından ağır bir sakatlık geçirerek ortadan kaybolması doping ihtimallerini tekrar gündeme getirmişti. (Hemen akabinde de NFL Europe kapandı. Bu bambaşka bir konu ancak bu sayede Chambers'ın doing kontrolleri de askıya alınmış oldu.) Bunun üzerinden fazla zaman geçmedi ki, Chambers tekrar koşabilmek için hukuki mücadeleye girişti. Karmaşık ve tuhaf bir dönemin ardından (federasyon önce reddetti, sonra kabul etti, vs.) yapılan son açıkamaya göre Chambers Dünya Salon Şampiyonası seçmelerinde koşabilecek, ve büyük ihtimalle de güle oynaya katılacak şampiyonaya. Sanmıyorum ki İngiltere'de onun kalibresinde bir atlet olsun.


Hatırlarsınız pistlerden 2 seneliğine ayrılmadan önce rekor adayları arasında gösteriliyordu bu adam. Tim Montgomery, Asafa Powell ve Dwain Chambers arasında müthiş bir rekabet beklenirken Asafa'nın bir anda tek kalması belki de Tyson Gay'in 100 metre dünya şampiyonluğunu kazanmasına yol açtı. Şimdi ise Chambers'ın Olimpiyat koşmasına izin verilir mi, verilse bile Gay-Powell rövanşının gölgesinden çıkabilir mi, bilemiyorum.

Camianın ağır toplarından Lord Sebastian Coe (hani şu Wilson Kipketer'den önce yıllarca 800 metre dünya rekorunu elinde tutan adam), bu işe şiddetle karşı çıkıyor. İki senedir doping kontrolüne girmeyen ve ceza almış bir adamın Olimpiyat etiğine aykırı olduğunu düşünenler arasında İngiliz atletler de var, ancak onlar biraz da Chambers'ın kendi yerlerini almasından çekiniyor olabilirler.

Sonuç olarak ne karar çıkarsa çıksın, bu iş tartışılacaktır. Özellikle şu ara İngiliz gazetelerinde sürekli bir Chambers haberi görmek mümkün. Kendi içinde bile henüz net bir görüşe varamayan İngiliz medyası, şu an muhtemelen Chambers'ın derecelerini bekliyor. Eski günlerine dönüş ihtimali belirirse, sanmıyorum ki İngilizler işin etiğini düşünmeye devam etsinler. O zaman ciddi lobiler başlayacaktır ve bir şekilde Chambers Olimpiyat koşacaktır.

"Bence" diyelim bir de, atıp tutuyor gibi görünmeyelim.

31 Ocak 2008

Baron does New Orleans


Hornets'in dokuz maçlık galibiyet serisini, eski oyuncusu Baron Davis'in takımı Warriors bitirdi. Warriors'ı ne kadar beğendiğimi daha önce yazdım, bu skor sürpriz oldu diyemem ama maçta sürpriz olan bir şey vardı benim için, Baron'un yuhalanması.

"Nobody likes to get booed," Davis said. "It wasn't really motivation. It was kind of distracting, but at the same time you've just got deal with it. I expected it, so I just dealt with it."

Aslında bu Baron'un eski takımıyla ilk deplasman maçı değil ama katrina felaketinden ve Hornets'in batıya alınmasından sonra ilk kez New Orleans'ta oynuyor Warriors formasıyla. Seyirci tepki verse de Baron moralini düzeltecek bir şey bulmuş.

"It was pretty loud when they were booing, but I heard some people cheering and it's good to see some familiar faces and people rooting me on, telling me they appreciate everything I've done for the community," Davis said.

"I still come back in the summertime. I just don't let people know I'm here. I still do things in the community, help people that were torn apart from Hurricane Katrina. I still have close ties to this city. I love this city. I think it was a great city before Hurricane Katrina and it will continue to be a great city afterward."

Açıkçası böyle şeker gibi bir adamın, hem de bu takımla playoffta tur geçmişliği olmasına ve bu serilerde yükün büyük kısmını omuzlamasına rağmen yuhalanmasını anlamak güç. Her oyuncunun motive olamadığı, sakat geçirdiği dönemler olur ama Baron'dan ziyade onu bir hiç uğruna memleketine gönderen Hornets yönetiminin de bu işte payı olduğunu inkar etmemek gerek. Belki de maçın ilk saniyesinden itibaren her Baron'a top geldiğinde yuhalayanlar "Elimizde senden iyisi var, sana artık ihtiyacımız yok!" mesajını vermek istediler ama Baron kendi mesajını vermiş oldu.

30 Ocak 2008

Nostalji 1 - Ruud Gullit & Francesco Toldo

Senelerden 89 veya 90. Orlon kazaklı Gullit 6-1 kapısını alıyor ama karşısındaki her kimse kaçmış bile. Genç takımın kalecisi Francesco da abilerini izliyor, çaylar bitince tazeliyor. Tişörtte ne yazıyor diyen varsa, Mediolanum, Milano'nun eski ismi. Suratlara sansür koysak, Hakan Şükür ve Sabri sanılabilirler. Gullit iyi zar tutuyor olmalı ki, bardakla attırıyolar.

28 Ocak 2008

Gönüllerin Şampiyonu Olmak

Avustralya Açık'la ilgili tüm değerlendirmeler zaten önceki entry'lerde mevcut, ben ise ufak bir gözlemimi aktaracağım. Djokovic şampiyonluk kupasını alırken Tsonga'ya oranla dikkat çekecek bir biçimde az alkış aldı. Kendisi de zaten konuşmasında buna değindi ve "Tsonga'nın kazanmasını tercih ederdiniz sanıyorum" gibisinden bir laf ederek ve sempatik bir biçimde bunun problem olmadığını ekleyerek puan topladı. Ancak Nole'nin bu duruma neden düştüğünü sorgulaması gerekiyor. Amerika'da tüm seyirciye ayakta "Nole" tezahüratı yaptıran, youtube'daki taklit videolarıyla kendini bu kadar sevdiren bir adamın, yeni çıkmış bir tenisçi karşısında seyirci üstünlüğünü kaybetmesinin sebebi nedir? Tsonga, çok karizmatik ve sempatik, buna şüphe yok. Ancak Djokovic'in turnuva boyunca sergilediği aşırı hırslı tavır, Ferrer'e yaptığı kelek ve hakemlerle girdiği diyaloglar kaybederek kazandığı bir US Open'ın ardından, kazanarak kaybettiği bir Aussie Open getirdi kendisine.


Grand Slam'lerde sürekli olarak kafaya oynayan sporcular için seyirciyi de arkasına almak önemlidir. Avustralya seyircisi mülayimdir yine ama bir Fransa'da herhangi bir ters durumda başına geleceklerin genç bir teniçinin kariyerine ciddi etkileri olabilir. İkinci bir Martina Hingis vakası istemez sanıyorum Nole de. Umarım bu konuya dikkat eder.

Zagreb 2008

Buz figürlerini uzun zamandır yalnızca Zeynep Tokuş, siyahi eleman, Alp Kırşan ve İlhan Mansız'dan izleyen ve Olcayto Bey'den yorum dinleyen bizler için güzel bir kaçış fırsatı oldu bu şampiyona. İsimler açısından çok tatmin edici olmasa da, heyecan dozajı olarak hiç fena değildi. Plushenko, Slutskaya, Navka-Kostomarov, Totmianina-Marinin gibi star isimler yoktu. (Bu saydığım isimler iki sene önceki Avrupa Şampiyonası'nda Rusya'ya 4 altın götürmüşlerdi.) Ama bunlar geçen sene de yoktu zaten, artık alıştık yani. Birçok gençle şampiyonaya giren Rusya'nın yakında tekrar bir çıkış yapmasını bekleyebiliriz. O zaman gelene kadar ise kafadaki isimler aynı olacak hep. Ancak işin güzel kısmı, kimin birinci olacağını tahmin etmek o kadar kolay değil artık.

Erkeklerden başlayalım. Kazanan Tomas Verner oldu. Süpriz kabul edebiliriz bunu keza geçen sezonun dünya ve Avrupa şampiyonu Brian Joubert ile iki kez dünya şampiyonluğu kazanmış Stephane Lambiel'i daha iyi görmeyi umardık. Joubert, şu anda bu dalın en popüler ve en sevilen ismi. Yumuşak vücut hareketleriyle buza cuk oturan Fransız maalesef hazırlık dönemini hastalığı nedeniyle çok kötü geçirmişti. Her zaman başarıyla yaptığı dörtlü toe loop ve dörtlü salchow'da sorun yaşayan Joubert felaket bir serbest program sergileyince bronzda kaldı. Joubert'in aksine serbest programı fena yapmasa da, kısa programda altını dolduran (üçlü axel'da düştü) yakışıklı İsviçre'li Lambiel ise bence olması gereken yerde bitirdi. Çok overrated gördüğüm bu adamın spin'leri bu kadar hızlı ve etkileyici olmasa buralara asla gelemezdi. Ama işte dönüşler önemli bir yer tutuyor puanlamada ve gösterinin genel estetiğine de çok büyük bir katkısı olduğundan vasat jump'lara rağmen güzel puanlar çıkarabiliyor Lambiel. Yalnız serbest programda yaptığı dörtlü toe loop-ikili toe loop-ikili loop kombinasyonu muazzamdı.


Tomas Verner ise çok ekstra bir şey yapmamasına karşın rahat bir şekilde birinciliğe ulaştı. Kısa programda axel'ı ve kombinasyonu en temiz yapan sporcu olarak Joubert'in 3.5 puan önünde serbest programa girince yine de akıllarda soru işareti kalmıştı. Serbestte ise akıllı bir iş yaptı ve kendini zorlamayarak öncelikle hata yapmamaya kastı. Joubert'in çok formda olmadığını ve kusursuz bir performans çıkaramayacağını tahmin ediyordu muhtemelen.

Bu kategoride mücadele eden pek bilinmeyen Türk sporcu Alper Uçar ise kısa programda 29. olarak serbest programa kalamadı.

Kızların müsabakasında ise kalite bence heriflere oranla daha yüksekti. Lambiel'in eski sevgilisi Carolina Kostner zorlansa da ünvanını korudu ve bir kez daha Avrupa Şampiyonu oldu. Ama en heyecan verici an Sarah Meier'in serbest programıydı. Costner'e yetişmesi pek olası görünmüyordu ancak öyle bir performans sundu ki, ben şahsen kazandı dedim. Ama tutturamadık tabi, o kadar da anladığım söylenemez bu işten zaten. Finlandiya'nın sevimli sarışını Kiira Korpi madalya alamazken, Laura Lepisto bronzu götürdü. Bu iki sporcunun önümüzdeki yıllarda üst taraflara abone olacağını tereddütsüz söyleyebiliriz. Ruslar ekstra yetenekli bir kaç isim çıkaramazlarsa, bayanlar kategorisine bir Fin ambargosu gelecektir, keza Carolina Kostner'in öyle geçilmeyecek bir isim olduğunu düşünmüyorum. En hoş süpriz ise bir süredir ortalıkta görünmeyen 2004 Avrupa Şampiyonu Julia Sebestyen'in 4. bitirmesiydi. Hatta biraz da haksızlık yapıldı gibime geldi. Madalyayı hakediyordu sanki.


Tuğba Karademir ise serbest programda beklenenden çok hata yaparak 11. bitirdi. Açıkçası kısada kendisini ve tüm sporcuları izledikten sonra 8. olabileceğini düşünmüştüm. Bir dahaki sefere artık.

Çiftlere girmiyorum, pek takip etmem, yalan yanlış şeyler yazmayalım.

Bu arada sevindirici bir haber vereyim. Evgeni Plushenko bir dahaki sezon tekrar müsabakalara katılmaya başlayacak. Amacı ise 2010 olimpiyatlarını kazanmakmış. Hayırlısı diyelim.

Son olarak da, artistik patinaja olan genel hakimiyeti, verdiği temel bilgiler, jump'ları tanımlamasıyla kablo tv'cilere Eurosport'un orjinal sesini aratmayan Dağhan Irak'a da buradan tebrik ve teşekkürlerimi iletiyorum.

Rumble in the Jungle


14 gün, 256 oyuncu, 254 maç ve 2008'in GS'i sona erdi. Olağan şüphelilerin olmadığı final, değişiklik arayanlar için iyi oldu aslında. Böylece 2008 AO da tarihte yerini aldı.

JW'in babası Didier Tsonga, insanların değil ülke isimlerinin değiştiği Zaire ya da yeni adıyla Kongo'lu eski bir hentbol oyuncusu. 1974'te, yaşadığı Brazzaville'den başkent Kinşasa'ya gelebilmek için sallarla Kongo Nehri'nin geçen binlerce Zaire'liden biri. Amacı Rumble in the Jungle'ı yani George Foreman - Muhammed Ali maçını seyredebilmek, stadyuma giremese de günlerini yerel halkla içiçe geçiren Ali'nin yakınında olabilmek. Didier Tsonga hentbol oynayabilmek için Fransa'ya yerleşmeden önce, 20 Mayıs Stadyumu'nda "Ali Bomaye!"(Ali, Kill Him!) diye bağırmış ve efsaneyle beraber fotoğraf çektirebilmiş şanslı bir adam. 11 sene sonra doğan oğlunun büyüdükçe 1974'teki o efsanenin yüzünü ve inatçılığını alması ya tanrının bir armağanı ya da efsanenin Evelyne Tsonga'yla muhtemel bir münasebetini olarak açıklanabilse de Ali'nin 1984'te Parkinson olması bizi sevimsiz 2. şıktan kurtarmakta. Nadal'ı sürklase ettiği yarıfinal maçının jeneriği, King of Clay vs. King Clay olabilirdi bak, şimdi aklıma geldi.


Tsonga'nın finale kadar oynadığı oyunla seyircinin de onun yanında olacağını tahmin ediyordum, öyle de oldu. Korta çıktığında inanılmaz bir gürültü koptu, o an dizlerinin titrediğine eminim Tsonga'nın. Djokovic ise daha sakindi, hatta seyircinin Tsonga'ya kaydığının farkında ve belki de bu yüzden suratı biraz asıktı. Sadece bir servisçi olarak nitelendirmenin biraz haksızlık olacağı Tsonga, yine de oyununun en güçlü tarafı olan servisini kırdırarak başladı ilk oyunda ki, bu ne kadar heyecanlı olduğunu gösteriyordu. Ama daha sonra, biri hemen sonraki oyun olmak üzere, iki kez kırdı Djokovic'i ve seti de baseline'ın gerisinden inanılmaz bir forehand passing shot, ardından da spektaküler bir lob'la kazandı. Turnuva boyunca gördüğüm en iyi puanlardan ikisiydi bunlar ki Tsonga bunu final maçında arka arkaya yapmıştı. Ama sonra Djokovic en önemli iki özelliğini masaya koydu ki, bunlar maçı ona getirdi. 2.setten itibaren inanılmaz return yapmaya başladı ki şöyle anlatayım. O ara Tsonga'nın ilk servislerinin oyuna girme oranı %75'ler seviyesindeydi, ki bunlar çok güçlü servislerdi, ama Djokovic çok iyi return'lerle oyunu kontrol altına aldı. Tartışılabilir olarak, tamamen subjektif görüşüm, Agassi'den beri gördüğüm en iyi return'cülerden biri Djokovic ki oyun stili olarak baseliner bile değil. Ama all-around stili ve diğer bir önemli özelliği mental dayanıklılığı rakibini çok yıpratıyor. Tsonga da yıprandı ve sonuç olarak Djokovic gerçekten de hakettiği bir şampiyonluk kazandı.


Djokovic'in Federer'le karşılaştırıldığı bu günlerde, hiç de fena olmayan bir karnesi var. AO'ı kazanan en genç 4. tenisçi oldu.

Mats Wilander, 1983 19 yıl - 111 gün
Stefan Edberg, 1985 19 yıl - 323 gün
Mats Wilander, 1984 20 yıl - 109 gün
Novak Djokovic, 2008 20 yıl - 250 gün


GS karnesi de oldukça iyi, genç yaşına rağmen Wimbledon ve RG'da yarı final, US Open'da final ve AO'da şampiyonluk gördü. Federer'in ilk GS'ini 22 yaşında kazandığını düşünürsek, etkileyici dememek imkansız, gelişimini de göz önüne alırsak. Tsonga kazansaydı, efsanevi Arthur Ashe'den beri GS kazanan ilk siyahi tenisçi olacaktı, olamadı.

26 Ocak 2008

Garnett'den karşılama


KG don't do the handshake and all that 'Nice to see you' before the game.

Bunun yerine karın kasının çekmesi sonucu maçın bitimine dört dakika kala acı içinde gittiği soyunma odasından geri döndü ve yeni aşkı Celtics'in maçı kazanması için son topta yere atladı. Tommy point!

Bu arada;

"I've been in the league long enough to know that players who come back are going to be attacking," Rivers told his players. (Bravo lan!)

Eski kankalar Rondo-Perkins ve Jefferson'ın muhabbetleri de içimi açtı. Şubat'ın sekizinde KG ilk kez başka bir takımın formasıyla Minnesota'da maça çıkacak. İlginç olacaktır.

25 Ocak 2008

Underdog

Son 2 güne girmek üzereyiz ve finaller belli oldu. Bu sene finalde bir değil iki sürpriz var. Melbourne'de gerçekten ilginç bir şeyler var.



Her şey 2001'de, Arnaud Clement'le başladı. Bandanası ve renkli gözlükleriyle uzun süre tam bir plaj apaçisi izlenimi çizen Clement 15. seribaşı olmasına rağmen, set kaybetmeden çeyrek finale kadar çıktı. Elediği isimlerden biri de 20'lik toy Roger Federer'di. Çeyrek finalde favorilerden Kafelnikov'u, ardından yarı finalde de 0-2 geriden gelip Grosjean'ı yenip sürpriz finalistler serisini başlatmış, ama finalde Agassi tarafından süpürülmüştü.


2002'de başka bir hikaye ve başka bir kahraman vardı. 2002 aslında apayrı bir turnuvaydı, öyle ki çeyrek finallere gelindiğinde ilk 6 seribaşı elenmiş, yerlerine 4 tane unseeded oyuncu vardı. En büyük sürpriz, evindeki GS'e 1 numara olarak gelen en büyük favori Hewitt'in, turnuvanın hemen öncesinde su çiçeği geçirmiş olmasının da etkisiyle, ilk turda elenmesiydi. Genç yetenek Federer'se 11.liğe kadar çıkmıştı ve bu sefer 4. turda Haas'a elendi. Bu kadar sürprizi değerlendiren İsveç'li Thomas Johansson 16. seribaşı olarak çıktığı finalde Safin'i yendi ve 27 yaşında, daha sonra kariyeri boyunca bir daha çıkamadığı GS finalini şampiyon olarak bitirdi. Johansson'un bu şampiyonluğu belki gereken saygıyı görmedi ve görmeyebilir de, zira finalde karşılaştığı Safin dışında oynadığı 6 oyuncunun 4'ü unseeded, diğer 2'si de sıralama olarak kendinden düşük isimlerdi ama bu onun kabahati değil, dolayısıyla benim de pek umrumda değil.


2003'teki sürprizin sahibi bir Alman'dı bu sefer. Şansının da yardım etmesine rağmen, zor maçları da kazanarak finale kadar çıktı Rainer Schüttler. O sezon tenisi bırakacağını açıklayan Krajicek'i eleyip 3.turda iddialı Safin'le eşleştiğinde, turnuvanın sonuna gelmiş olabileceği belirmişti belki de kafasında. Ama maçtan önce Safin ciddi şekilde sakatlandı ve 4. turda da rastalı Blake'i geçip çeyrek finale kaldı Schüttler. Bu noktada da ara verirsek, turnuva da enteresandı Schüttler dışında. 6 ay sonra Wimbledon'da ilk GS'ini kazanacak olan Federer, yine 4.turda, bu sefer Nalbandian'a, bir kez daha dünya 1 numarası olarak evine dönen Hewitt de 4. turda sempatik Fas'lı Younes El Aynaoui'ye elenmişti. Bu turnuvanın bir diğer sürprizi de aslında 31 yaşında unseeded olarak yarı finale kadar çıkan Güney Afrika'lı Wayne Ferreira diyebiliriz. Schüttler önce çeyrek finalde Nalbandian'ı, sonra da El Aynaoui'yle son seti 21-19 biten 5 saatlik bir maçtan çıkan Roddick'i eleyerek finale çıktı ki, 2003 Roddick'in asıl çıkış yaptığı sezon olarak değerlendirilebilir ve zaten o sezonun ilerleyen kısımlarında 1 numaraya kadar çıkacaktı. Finaldeyse 2001'in benzeri bir tabloyla Agassi, Clement gibi Schüttler'inde hayallerini ezici bir oyunla yıktı.


2004, Federer Era'nın başlangıcıydı ve sürpriz olarak değerlendirebileceğimiz tek olay Marat Safin'in sakatlık sonrası muhteşem geri dönüşüydü. 2007 AO'da sakatlandıktan sonra o seneki bütün GS'leri kaçıran Safin, unseeded girdiği turnuvada finale kadar geldi ve Federer'e kaybetti. Çeyrek ve yarı finalde kazandığı 5'er setlik Roddick ve Agassi maçları turnuvanın belki de en iyi maçlarıydı.

Belki sürprizlerin anlatıldığı bir yazıda 2005'in çok yeri yok ama izlediğim en iyi turnuva olarak, kontenjandan dahil ediyoruz araya. Maçları tek tek anlatmaya gerek yok, ayrı bir yazı çıkar ortaya, inşallah başka zaman. İlla bir yere bağlayacaksak, 2008'in diğer sürpriz ismi Djokovic'in de ilk AO'ı aynı zamanda. 18'lik Nole, Safin'e çerez olmuş ilk turda.


Ve 2006. Kıbrıs'lı unseeded Marcos Baghdatis daha da büyük bir sürpriz yaptı, yukarıdaki meslektaşlarına nazaran. 2005'teki o tantana arasında unutulabilir ama orda da 19 yaşındaki bir oyuncu için iyi sayılabilecek bir oyun oynamış, Federer'e toslamıştı 4. turda. 1 sene sonraysa yine arkasına aldığı Yunan seyircilerle, bu sefer daha da ilerisine gitti ve macera maçların ardından finale çıktı. Stepanek ve Roddick, ağır favori çıktıkları maçlarda geçemediler 20'lik Baghdatis'i. Ljubicic ve Nalbandian'ı da 5'er setlik maçlardan sonra finale çıktı ki, yarı finaldeki Nalbandian maçında 0-2'den geri geldi. Finalde de ilk seti almasına rağmen, Federer bu sürprizin daha ileri gitmesine izin vermedi.


2007, Fernando Gonzalez'in yılıydı AO'da. Harika bir turnuva oynadı. Hewitt, Blake, Nadal ve Haas'ı arka arkaya toplamda sadece 1 set vererek yendi ki forehand'i inanılmazdı finale kadar. Ama ne yazık ki finalde karşısında Federer vardı, gerisini anlatmaya gerek yok.


Ve geldik bu seneye. O yüzden Federer'in karşısına bu sene kimin çıkabileceği tahminleri başlamıştı turnuvadan önce. Tabi kimse Tsonga'nın final şansını konuşmuyordu doğal olarak. Sadece bir yazı vardı ki, okursanız göreceksiniz, Tsonga'nın final yolu çok güzel bir şekilde tahmin edilmiş. İnanılmaz değil mi? Tabi ufak bir detay, yazı onun için değil, Murray için yazılmış. Şaka bir yana Tsonga'ya daha önce değinmiştik, inanılmaz bir turnuva geçiriyor. Pazar günkü finalde Nole kadar şansı var. Djokovic-Federer maçına da değinmek gerek. Öncelikle Djokovic'i tebrik etmek gerek, son US Open finalinden dersini oldukça iyi almış. Mental olarak çok olgun bir maç çıkardı ve daha da enteresanı Federer'e karşı daha önce hiç kimsenin cesaret edemediği kadar forehand'ine oynadı. Bu taktik çok akıl karı değil bana kalırsa ama belki Federer de bunu beklemiyordu ve normalde yapmadığı hatalar yaptı. Ama burada Cahit Yavuz gibi "şu toplar girse her şey daha farklı olabilir" edebiyatı yapmamalı kimse. Bir dip not daha Djokovic henüz set kaybetmedi.