08 Mart 2008

Pekin'e Hazır

Chambers'ın durumunu açıklamıştık daha önce. O yazının hemen akabinde seçmeleri geçerek Valencia'daki şampiyonada koşma hakkı kazanmıştu. Dün yapılan 60 metre finalinde, üzerine dönen sayısız tartışmanın baskısına rağmen gümüş madalyayı aldı. Chambers için ikincilik başarı kabul edilebilir mi bilmiyorum, ama bu şartlar altında bence çok iyi bir derece çıkardı ve Pekin'de iş yapabileceğini kanıtladı.


Ancak yarıştan sonraki açıklamasında, eğer Olimpiyat'a katılma hakkı kendisine verilmezse sporu bırakabileceğinin sinyallerini verdi. En azından atletizmi diyelim.

"Eğer daha ileri gitme şansım yoksa, kendime başka bir yol çizmeliyim. Herkesi memnun etmem imkansız, ama ülkem için bir madalya aldım ve çok mutluyum."

Bu arada yarışı da beklendiği üzere Nijerya'lı Olusoji Fasuba kazandı.

Marion Jones Hapiste


Marion Jones skandalını yazmıştım. Federal sorgulamada yalan ifade verdiği için 6 ay hapis cezası almıştı, evinde olimpiyat madalyalarının asılı olduğu duvarlar boşaldı önce, şimdi de çocuklarından ayrılıp Texas'ta bir hapishaneye teslim oldu. Film olacak bir skandal denmişti mahkemeden önce, kötü bir son oldu.

05 Mart 2008

Bugünün maçları


Roma, Real Madrid deplasmanına çıkarken akıllara şüphesiz geçen seneki Manchester United deplasmanı geliyor. Tıpkı bu turda olduğu gibi, Roma ilk maçı yine üstün bir oyunla 2-1 kazanmış, fakat deplasmanda seyirci baskısının altından kalkamamış ve savunma dengesini daha santra düdüğüyle birlikte kaybetmişti. Böyle önemli bir maçta, aradaki farkı asla yansıtmayan 6 farklı skorun bazı açıklamaları olabilir. Totti dışında -ki Totti de kendi kalibresindeki yıldızlar arasında en az Şampiyonlar Ligi maçı oynayanlardan biridir- bu düzeyde maç oynayan oyuncu sayısı çok azdı ve Manchester'ın ilk maç skoruna bakınca gereksiz gibi gözüken baskısı karşısında aciz kalmışlardı. Takımın en güvenilir oyuncularından De Rossi bile bu salgından fazlasıyla etkilenmişti. Yine Roma, Taddei ve Perrotta'nın eksikliklerinde ileri uçta Vucinic'i kullanmak zorunda kalmış ve orta sahada Wilhelmsson'un da varlığıyla çok zayıf kalmıştı.


Bu maçta Roma as kadrosuyla sahaya çıkma ayrıcalığına sahip ve Real Madrid de aksine kendi şablonunun dışına çıkmak zorunda kalacak. Van Nistelrooy ve Robben'in yokluğu sebebiyle Real maça Raul'u kaleye daha yakın oynatıp yanlardan Robinho ve Baptista ile destek verecek. Arkalarında ise Guti, Diarra ve Gago ile mücadele edecek. Roma'nın Real'e karşı en büyük avantajı nedir? Roma alan savunmasına çok çok iyi yapan bir takım olduğundan dolayı van Nistelrooy'un yokluğunda konsantrasyonunu daha fazla kenarlara yayacak ve bu Real Madrid'in olgun ataklarında pozisyon bulma şansını azaltacaktır. İlk maçı hatırlayalım, Real Madrid maçın çok büyük kısmında baskı kuran takım olarak gözükse de bu Roma'nın hızlı hücumlarına ve yerleşik savunmasına uygun bir sistemdi ve Roma iki güzel akınla Real'i yenmeyi başardı. Bu maçta takımın en yetenekli ve yaratıcı oyuncusu olarak yansıyan Robinho dönse de, Robben ve onun Robinho ile getirdiği pozisyonları bitirme konusunda uzman v. Nistelrooy'un yokluğunda Real'in bu kurguyu çözmesi zaman ve sabır azaldıkça zorlaşacak. Roma'nın, işini uzatmaya bırakmadan ve Real'e yenilmeden bu turu götürmesini bekliyorum ancak maçın başındaki konsantrasyon ve erken gelecek baskıya verilecek yanıt çok önemli, zira Roma'nın konsantrasyonu Serie A'daki bazı polemiklerle hayli bozuldu. Ama işin içine Milan ve muhtemelen İnter'in elenecek olmasıyla tek temsilci durumuna gelmenin motivasyonu girecek ve bu ulusal liginde rakibi İnter'e gerekli cevabı veremeyen Roma için eşi bulunmaz bir fırsat.


Porto kendi liginde şampiyonluğu neredeyse garantilemişken, Schalke Bundesliga'da haftasonu aldığı Bayern mağlubiyetiyle yarıştan iyiden iyiye koptu. Porto'nun morali çok yerinde ve Quaresma "İlk golü atsak bu takımı parçalarız, 2-3 tane atmadan da göndermeyiz" diye açıklamalar yapıyor, takım arkadaşlarını gazlıyor. Öbür tarafta Schalke bir yıkıntının eşiğinde ve kaptan Bordon "Takımda varını yoğunu ortaya koymak istemeyen oyuncular var ve onlar kendilerini biliyorlar" diyor. Bu eşleşmede yine bence görmezden geinmeyecek bir gerçek var ki o da İngiltere-İspanya-İtalya-Almanya liglerinin başaltı takımlarının konsantrasyonunun Portekiz-Yunanistan-Hollanda-Fransa ve hatta Türkiye gibi ülkelerin güçlü takımlarına göre konsantre olma konusunda daha büyük sıkıntı yaşamaları. Bunun sebebi de büyük liglerdeki başaltı takımlarının Şampiyonlar Ligi alışkanlıklarının ve sürekliliklerinin diğer ülkelerde sürekli şampiyonluk yaşayan ya da Şampiyonlar Ligi vizesini kapan takımlara karşı bu ligde oynama konusunda daha az tecrübe sahibi olmalarını gösterebiliriz.


Ancak olayın bir de diğer boyutu var. Porto'lu oyuncuların çok iddialı açıklamalar yaptığı bir ortamda Schalke'li oyuncular avını bekleyen kurt gibi sessiz ve pusuda gözüküyorlar. Avantajlı halde bulunan takım çok konuşmuyorsa o işten her zaman korkmak gerekir. Bir de Schalke'nin skor avantajı onlar için bu maçta çok faydalı olacak zira Porto'dan bir gol yemeleri halinde bile açılıp gol atmak için kendilerini kasmaları gerekmeyecek. Bu haldeki bir maçın, Schalke'nin kontra atak becerisinin de fazla gözönüne alınacak kadar iyi olmadığını düşündüğümden dolayı, uzun süre 0-0 gideceğini tahmin ediyorum. Schalke'nin maçı kazanma şansı bence bir hayli düşük ancak Porto'nun Quaresma'nın hayallerindeki gibi farklı galibiyetten de uzak olduğunu belirtmekte fayda var. iddaa'cılara Porto çifte şans ya da alt tüyoları vermekten çekinmem.


Chelsea tek forvetli Mourinho sistemini bu maç için benimsemiş gözüküyor. İlk maçtaki 0-0'lık skor avantajlı gibi gözüksede yenilecek gol maçı çok sıkıntıya sokacağından, Chelsea'nin temkinli davranacağını ve gol için fazla acele etmeyeceğini düşünüyorum. Avram Grant fena bir performans sergilemese de özellikle iç sahada yenilen sürpriz gollerin sayılarının artması ve stres katsayısı yüksek maçlara takımı hazırlayamaması eksikleri. En azından kadro olarak maçta acele etmekten uzak bir mantaliteyi tercih edeceğinden şüphem yok. Uzun zaman sonra Lampard ve Ballack'ı sahada beraber görme ihtimalimiz var. Tüm bu yorumların yanında, her ne olursa olsun Chelsea'nin tur geçme şansının Olimpiakos'a göre çok daha yüksek olduğunu belirtmekte bir sakınca yok.

Rey del Andalucia


Çok beylik bir laf gibi gelir okuyunca, karışık duygular içerisinde olmak yazınca birisi. Dün bu beylik laf bir çok benliğe bir kez daha ne kadar bağımlılık yapıcı bir ilaç olduğunu gösterdi. Kopenhag'a kadar giden Galatasaray'dan beri belki de karakteri en oturmuş Türk takımı bu Fenerbahçe. Agresif bir atmosferde, daha maça giremeden yenen iki hatalı gole rağmen inanılmaz bir comeback izlettiler bize.


Medyanın sevgilisi Diego Capel bu sefer 11'di. Öyle diyorum çünkü bayraktarlığını Gürkan Kubilay'ın (-Deniz abi, Sevilla'da bir adam var adı Jesus NavaL!) yaptığı bir grup Avrupa futbolu uzmanı, -ki uzmanlıkları haftasonları doldurdukları iddaa kuponlarının pembe kutucuklarının yarıçapının karesi kadar olduğunu düşünüyorum-, daha A takıma yeni çıkmış Capel'i bir anda Cristiano Ronaldo yapmış, hatta İstanbul'daki maçta maçı kazanan futbolculara "Hacı, Capel yoktu, ne diyosun bu işe?" gibi saçma sorular soran muhabirler türemişti. Sırf bu yüzden, Mata'lı Adrian Lopez'li İspanya U20 takımından beri sempati duyduğum Capel'in adı irrite etmeye başlamıştı beni. Dün geceye dönersek, ara sıra hakeme yedirmeye çalıştığı art niyetli dive'larla bir diğer İspanyol Javier Bardem'in elinden alamaz Oscar'ı. Biraz kendini toplaması lazım, Celtic deplasmanında Gilardino'nun düştüğe duruma düşmek istemez muhtemelen. Maçın aslında bir çok hikayesi var anlatılması gereken, Avrupa'nın 2. sınıf Brezilyalı'larının sahneyi çalması, dünyanın en kötü psikolojisine giren ve böyle durumlarla baş edememesiyle tanınan bir kalecinin oyuna tutunması, iddalı ve bir o kadar da hatalı işler yapan Jimenez, bir takımın rakibinin terk-i diyar eden oyuncusuna ve taraftarlarına anlamlı bir jest yapmasına izin vermeyen Uefa..

Son olarak, tribündeki 2500 seyirci, bizlerden çok daha şanslıydı tabi ki, İlker Yasin ve Gökhan Telkenar'ın depresif ses tonlarıyla, bugüne dek yapılan ego mastürbasyonları sayesinde beyaz ekranlıktan beyaz bir peçeteye dönüşen Star'ın Şampiyonlar Ligi yayınları yeni bir boyut kazandı.

03 Mart 2008

Diego Kortta


Geçen hafta biten Buenos Aires turnuvasını finalde İtalyan Starace'ı yenen Nalbandian kazandı. Ama asıl enteresan olan bu değil. Potito Starace, Güney İtalya'da doğup büyümüş fanatik bir Napoli taraftarı. Ve tabi, Buenos Aires ve Napoli şehirleri dünyada sadece tek bir adam söz konusu olduğunda aynı paragrafta geçer, Maradona.


İyi de olay ne derseniz, olay şu. Final karşılaşması sırasında Starace, Maradona'yı tribünde görünce heyecanlanıyor, haklı da, çocukluk kahramanı kendisini izliyor. Maçtan önce gazetecilere onunla tanışmak istediğinden bahsediyor. Ama biraz sonra işin rengi değişiyor. Maradona, vatandaşı Nalbandian'ı desteklerken, Starace'a hakaret ve küfür (ne dediğini bilmiyoruz.) etmeye başlıyor. Diego işi abartıyor ki, Starace başhakeme gidiyor ve Maradona'nın çenesini kapatıp, dışarı çıkartmazlarsa, dişlerini raketiyle dökeceğini söylüyor. Maradona'yı tenis maçına getirirsen olacağı budur, Maradona korttan çıkarıldı mı bilmiyorum ama dişlerinin yerinde olduğu kesin.

01 Mart 2008

Manchester Götürür

Bugün oynanan 17:00 maçlarının ardından Premier Lig'in şampiyonluk yarışı şekillendi iyice. "Manchester Arsenal'in ensesine geldi, heyecan arttı" denebilir ama ben zaten sezon başından beri Arsenal'in şampiyonluk şansının düşük olduğunu düşünüyorum. Takımın son haftalarda düşen formu dar kadro sebebiyle artarak devam edecektir. Ayrıca iki büyük rakibiyle deplasmanda oynayacak olması da bence şampiyonluk yarışı yapan üç takımın en son sırasına itiyor onları, şu anda lider olmalarına rağmen.

En büyük aday ise hiç süphesiz Manchester United. Genellikle rakiplerini buldozer gibi ezen United'ın ligin bitimine birkaç hafta kala çıkacağı Chelsea deplasmanına 3 puandan fazla bir farkla gelmek isteyeceği kesin. Gelemeseler de ben Stanford'dan iyi bir sonuç alabileceklerini düşünüyorum. Şu ana kadar Grant'li Chelsea'nin büyük maç performansının çok düşük olması beni bu düşünceye itiyor. Liverpool karşısında hücumda hiçbir şey üretemeyen takımın bir benzeri Carling Cup finalinde de sahadaydı. Hem Manchester hem Arsenal ise kendi evinde oynayacak olması büyük bir avantaj gibi gözükse de, ikisini birden yenebileceğini zannetmiyorum.

Jose olsa Maviler şampiyon derdim şu dakikada, çok da iddialı konuşurdum. Ancak şu durumda %50 Manchester, %30 Chelsea, %19 Arsenal, %1 Liverpool olarak görüyorum şansları. Kıyak geçtim Liverpool'a da.

Mount Mutombo


Takma adının hakkını veren dağ gibi bir adam. Sevmeyeni çoktur ya, o parmak hareketi sayesinde NBA tarihinin en akılda kalan imzalarından birine sahiptir. Şu anda 41 yaşında ve bu sezon adamakıllı süre alamıyordu, ancak Yao'nun sezonunu bitiren sakatlık sebebiyle yine ona sarıldı Rockets. İlk beş başladığı iki maçta dörder kez parmağını salladı yine.

25 Şubat 2008

Recipe for Life

What's the thing you'd most like people to say about your life?

I'd like for them to say he took a few cups of love, he took one tablespoon of patience, one tablespoon teaspoon of generosity, one pint of kindness. He took one quart of laughter, one pinch of concern, and then, he mixed willlingness with happiness, he added lots of faith, and he stired it up well, then he spreads it over his span of a lifetime, and he served it to each and every deserving person he met.

En Büyük Klitschko Başka Büyük Yok

Aslında yazacak fazla bir şey yok. Kazanmasını bekliyorduk şüphesiz ama bu kadar dominant bir galibiyet süpriz oldu. Klitschko'nun yeteneklerinden şüphe ettiğimizden değil ama, Ibragimov'un en azından varlık göstermesini beklerdik.


Rakibin ters gardlı olmasından dolayı çok temkinli başlayan Klitschko, ilk 2-3 roundda neredeyse sağını hiç kullanmadı bile. Savunma amaçlı sol direklerle rakibini kendisine hiç yaklaştırmadan, "bana vurman için ekstra bir şey gerekir" mesajını verdi. Maçtan sonra yaptığı açıklamada "Wladimir'i bundan önceki maçlarında hiç bu kadar çabuk görmemiştim" diyen Ibragimov da çaresiz kaldığını itiraf ediyordu bir nevi.

8. rounda kadar tatsız tutsuz giden, seyircilerin yuhaladığı maç, bu noktadan sonra güzelleşmeye başladı. Klitschko yavaş yavaş rakibin üzerine gitmeye başlayınca, bir kaç tane güzel kombine izleyebildik. Çok rahat nakavta gidebilir gibi görünüyordu aslında ama risk almadı Wladimir Klitschko.


Dediğim gibi yazılacak pek bir şey yok, beklediğim gibi olmadı. Bu durumda geçen entry'de atladığım kemer durumlarını toparlayayım biraz da. Orada bahsetmediğim bir de WBC var, ve ünvan sahibi Oleg Maskaev. Hatta yanılmıyorsam 8 Mart'ta Samuel Peter çıkacak karşısına, ve kazanan da büyük ihtimal bir diğer challenger Vitali Klitschko'yla dövüşecek. Uzun zamandır sakatlıklar nedeniyle bu işten uzak kalan Vitali'nin performansını merak etmeyen de yoktur sanırım.

24 Şubat 2008

Tayfun Korkut


21 yaşında geldiği Fenerbahçe'de 5 sezon boyunca takımın banko isimlerinden biri olmuştu. Klasik Türk futbolcusu şablonundan biraz daha farklı olarak fiziği güçlü, oyunuysa sade ve varyeteden uzak bir istikrara sahipti, topa da iyi vururdu. Türkiye'deki ilk sezonunda milli takıma seçildi. O 5 sezon boyunca sayısız teknik direktörle çalışmasına rağmen hiç yedek kalmadı, takımın banko ismiydi. Kaptanlık beklerken, Pendik ve MTK'nın izlerini silmek için ertesi sezon Denizli'yle anlaşan Fenerbahçe tarafından kadroda düşünülmediği söylendi. Sessiz sedasız gittiği 4 sezon tutundu, bir vefasızlık da 2003'te Şenol Güneş'ten görüp, son dakikada kadrodan kesildi. Beşiktaş günlerini yazmaya gerek yok, oraya girersek çıkamayabiliriz.

Az önce Habertürk'te rastladım Tayfun Korkut'a. Real Sociedad'ın genç takım antrenörü olmuş, hoşuma gitti açıkçası. Sevilla maçını da yorumlamış İspanyol televizyonuna, eşleşmenin kısa da olsa bir analizini yaptı, fena değildi. Futbolu erken bırakmak zorunda kalmıştı, çocuğunun hastalığı sebebiyle. Yeni kariyerinde başarılı olacağına inanıyorum.

23 Şubat 2008

Ağır Toplar

1998'den beri ilk kez gerçekleşecek ünvan birleştirme maçı için bu gece ekran başına davet ediyorum herkesi. Fox'tan canlı yayınlanacak maçı muhtemelen RTL de verir, hangisi işinize gelirse artık.


Ünvan birleştirme nedir açalım bunu biraz. Ağır siklet öyle bir hâle geldi ki, ortalama bi boks izleyicisine şu an ünvan kimde diye sorsanız muhtemelen cevap veremez. Zamanında Lennox vardı, Holyfield vardı herkes bilirdi kimin şampiyon olduğunu. Şimdi ise durum şöyle: Wladimir Klitschko IBO ve IBF kemerlerini sahibi. Bu geceki rakibi Sultan Ibragimov ise WBO kemerini, haziranda Shannon Briggs'i yenerek elde etmişti. Bunların dışında bir de WBA var, o ünvan ise Ruslan Chagaev'de. Yakında Valuev tekrar bu kemer için ünvan maçına çıkacak ama şu an konumuz değil.

Yukarıdaki paragraftan anlayacağımız üzere boksörler üç kemeri de ortaya koyacaklar ve kazanan hepsini alacak. İki boksör de yaptıkları açıklamalarda ağır siklet boksta tek bir şampiyon olması gerektiğini söyleyerek bundan sonraki maçın da WBA şampiyonuyla ünvan birleştirme olabileceğinin müjdesini verdiler.

Maçın favorisi tabiki Klitschko. Doktoralı boksör, üstün fiziğiyle son dönemin en dominant boksörü, ancak karşısında da boyu kısa olmasına karşın bir hayli kuvvetli bir adam var. Daha önceki maçlarından göründüğü kadarıyla uzun boylu boksörlere karşı başarılı olan Ibragimov, buna Klitschko karşısında da devam edip güzel bir süpriz yapabilir. Maçın bahis oranları genellikle 1.3 - 3.5 civarında, yani çok da büyük süpriz sayılmayacak olası bir Sultan galibiyeti.

Maç sonrası uzun uzun değerlendirme yaparız, şimdi biraları hazırlayalım, güzel maç olacak.

22 Şubat 2008

Zidane'ı Tanımamak

Fransa'da Zinedine Zidane'ı tanımayan var mıdır? Yoktur derdim, birkaç gün önce sorsanız. Ama öğrendim ki varmış. Olay şöyle:

Paris'te hastanede yatan eski takım arkadaşı Ronaldo'ya geçmiş olsun dileklerini iletmek amacıyla telefon eder Zizou. Operatör olarak çalışan arkadaş isim sorar, Zidane da kim olduğunu açıklar. Ancak duyduğu ismi tanımayan görevli, görüşme isteğini reddeder. Zidane da şaşkınlıkla telefonu kapatır.

E yatan Ronaldo olunca arayanı çok oluyor tabi, ipini koparanı görüştürmüyorlar. Pele aramış mıdır acaba? Onu da tanımamıştır muhtemelen bizim eleman.

20 Şubat 2008

Ordan burdan

Şampiyonlar Ligi tarihinin en tatsız akşamlarından birine tanık olmak üzere ilerliyorduk ki, beklenmedik goller maçların akışlarını biraz değiştirdi. İzleyebildiğimiz maçlardan bahsediyorum tabii ki, yani Liverpool-İnter ve Roma-Real Madrid.

Roma maçın başında yememek üzere kadrosunu kurduğu golü yiyince ciddi bir afallama yaşadı ve bir süre oyun kurgusu oluşturmakta zorlandı, oyuncuların sinirleri gerildi. Real Madrid'in kalın defansı ve topu çok olumlu kullanıp rakip yarısahada tutmayı başaran hücum hattı ile Roma ilk yarıda pek bir fark yaratamayacak gibi gözüküyordu. Ancak Totti'nin yaratılma aşamasında imzasını koyduğu pozisyonda Pizarro beklenmedik bir yerde bitip golü yapınca oyunun şekli de biraz değişti. Real Madrid rakibi uyutma taktiğinden biraz uzaklaştı ve oyun içinde pozitif atraksiyonlara girmeye başladı.


Zaten Roma da ilk yarının sonuna kadar pozisyon bulamadı ve maçın ilk devresi bu şekilde noktalandı. Totti'nin orta saha civarında topları toplaması ve iki yanından hızlı hücuma katılan Mancini ve Guily'i kullanarak tehlike yaratma prensibi malesef önde bitirici bir oyuncu daha bulunmayınca sekteye uğruyor. Öyle olunca da defansif açıdan hiçbiri çok güçlü olmayan De Rossi, Pizzaro ve Perrotta'dan birini daha kesmek zorunda kalıyor Spalletti ve takımın dengesi epey bozuluyor. Buna çözümolarak Perrotta sanki bir hücuma yönelik orta saha gibi sürekli ceza sahası civarında bitiyordu ancak o da dün gece ortalıkta gözükmedi.

Söylemek üzücü ama Real Madrid çok daha güçlü şu anda Roma'dan. Spalletti'nin prensibi tuttu ve ikinci yarının başlarında Roma Totti-Mancini işbirliğiyle golü buldu ancak kadro çok yetersiz. Mesela Roma sağ açıkta Guily'i kullanmak zorunda ve Mancini ile onun alternatifleri Taddei'den ibaret. Real'in çok fazla kullanmadığı Robben Roma'da olsa nasıl bir etki olurdu çok merak ediyorum, yetenek düşmanı Guily'nin yerine. Zaten maçın son yarım saati tamamen Roma yarı sahasında geçti. En iyi yanı defans kurgusu olan Roma bir de aksayan Panucci'yi değiştirince Real'i bir nebze kilitledi ama yine de iki net pozisyon buldu Real, güç farkından sebeple.

2-1 iyi skor değil tabi ama güç farkı iki takım arasında oluşacak diğer parametrelerin hepsinden daha etkili olduğ için Roma'nın deplasmandan turla dönmesinin çok zor olduğunu söylemek çok da zor değil.


İkinci maça bir türlü dahil olamadım, ama İnter'in gücünün aslında biraz da suni olduğunun kanıtı gibiydi. Hesapta olmayan ve bence haksız -ikinci sarı kısmından bahsediyorum- kırmızı kartı bir kenara koyarsak İnter her zamanki orta sahası kalabalık ve güçlü kurgulu takımlara karşı zorlanma geleneğini sürdürdü ve neredeyse pozisyon bile bulamadı, tıpkı Fenerbahçe'ye karşı olduğu gibi. Bu anlamda onlar için Liverpool en zor eşleşmeydi diyebiliyorum şu an. Yine de on kişiyle avantajlı bir skor almaları imkansız değildi, Kuyt'un golüne kadarki görüntüye bakarsak. Yan yorumlar, Vieira sakatlıktan kurtulamamış gibiydi ama kurtulsa bile eski Vieira asla olamayacak. Forvet hattında İbrahimovic çok etkisizdi. Chivu muhakkak stoper oynatılmalı sol bekten ziyade. Bu turu da büyük bir sürpriz olmadığı takdirde Liverpool geçer artık.

Bugüne gelince, Fenerbahçe-Sevilla eşleşmesi hakkında daha önce yazdık, rakibin en tehlikeli hücum hattı olan kanatlarına özel bir önlem göremedim, hayırlısı olsun. Özellikle Boral'ın yerine Gökçek bekliyordum.

Söylentiler olsa da bir süredir oynamayan Rosicky ve van Persie dışında Arsenal tam kadro, Almunia belki oynamaz ama onun da yedeği sağlam. Milan'da üçüncü kaleci Fiori'nin oynama ihtimali var deniyor ancak ona da inanmıyorum. Bu maç birbirine zıt Arsenal futbolu ve Milan futbolunun karşılaşması açısından güzel olacak. Özellikle ilk maç için bu geçerli zira Arsenal kazanamadığı takdirde Milano'dan turu çıkaramaz gibi. Milan son zamanlarda çok formda ve orta sahada bence bariz bir üstünlükleri var hem fiziksel hem de teknik açıdan, ama Arsenal'in ikiyle çarpılmış hızı karşısında nasıl bir reaksiyon verebileceklerini tahmin edemiyorum. Çok güzel bir alan savunması örneği görebiliriz Ancelotti'nin klasikleri arasından.

Kei Nishikori


Michael Chang ve Aaron Krickstein 80'lerde ilk ATP turnuvalarını kazandıklarında 16 yaşlarındaydılar. 90'da ATP Tour adı altında oynanmaya başlandıktan sonra profesyonel tenis, rekor 98'de yine 16 yaşında Adelaide'de (yarı finalde Agassi'yi eleyip) şampiyon olan çelimsiz bir Avustralyalı çocuğa yazılmıştı. Lleyton Hewitt'e yazılan bu rekora 10 senedir hiç yaklaşan olmamıştı, geçen haftaya kadar.

18 yaşındaki Japon tenisçi Kei Nishikori, anime kahramanlarına benzeyen adıyla, geçen hafta elemelerden gelerek katılmaya hak kazandığı Delray Beach turnuvasını kazanarak herkesi şok etti. Yarı finalde Amerika'nın 3 numarası Sam Querrey'e karşı 4 maç puanı çevirip finale çıkması ve finalde de James Blake'e karşı 0-1'den geri gelerek şampiyon olması oldukça etkileyici. Yazılanlara bakılırsa, yaşından beklenmedik üzere oldukça soğukkanlı bir oyuncu. Ve ufak tefek fiziğine rağmen savunmadan ziyade atak oynayıp, winner kovalayan bir oyun yapısı var.

Adını da bir kenara not etmekte fayda var.

19 Şubat 2008

Alemciler

Fransızların iki altın çocuğu Richard Gasquet ve JW Tsonga, Davis Cup'ta Romanya'ya karşı kazandıkları çiftler maçına Romanya'da bir gece kulübünde devam ediyorlar. Bomaye!


14 Şubat 2008

Marsel İlhan


Asıl adı, Marsel Khamdamov. 16'sında Özbekistan'dan gelip İstanbul'a yerleştiğinde, aslında bela bir maceraya girdiğinin farkında değildir. O süreden beri, dünyanın hala iyi bir tenisçi çıkaramayan yegane ülkelerinden birinin tek umudu, yeni ismiyle Marsel İlhan. Mutlaka adını duymuşsunuzdur, sadece futbol haberi vermiyoruz biz imajı çizmeye çalışan futbol haberleri ve futbol sayfalarında ufak haber olarak arada ismi geçer.

Bugün ajanslara düşen habere göre kariyerinin en iyi derecesine çıktı, tur 307.'si. Yeni yılın ilk haftasında bir sponsorluk anlaşması okumuştum, genel müdürlüğünü sevgili Alp Evcimen'in yaptığı Çelik Motor, Marsel'e sponsor oldu. Teniste elbette sponsorluk çok önemli, herhangi bir kaynak olmaksızın dünyanın dört bir yanındaki turnuvalara katılabilmek tabi ki çok zor. Bu turnuvalarında oyuncuya tecrübe, sıralamada ilerleme ve para olarak geri döndüğünü söylemeye zaten gerek yok. Bu bahsettiğim haberde, Marsel'in Avustralya'ya gittiği ve qualification (eleme) oynayacağı yazıyordu. AO'da elemeleri takip ettim ama Marsel yoktu, işin aslı da zaten Marsel'in elemeler için 27. yedek olduğuymuş. Bu çıkışını sürdürürse bu sezon sonunda ilk 200'e yakın bir sıralamayla, GS elemelerine girebilir.


Marsel'i açıkçası hiç izlemedim, 87'li ve ilk 300 sınırında. Evet, yaşıtları Grand Slam oynuyor devamlı olarak ama mevcut şartlarla çok daha iyisini beklemek biraz haksızlık olur. Söylenenlere göre iyi bir servise ve gittikçe iyiye giden bir forehand'e sahipmiş. Size olarak da 1.90'lık boyu bir artı. Gerçi çevresinde şimdiden "Marsel, Baghdatis'ten iyi" sesleri var, sanırım bu çocuğa yapılması gereken en son şey gereğinden fazla sorumluluk yükleyip, baskı altına sokmak. Bireysel sporlarda mücadele eden sporculara ülke olarak hiç bir zaman becerilmemiş olan şeyi yapmalı, onu kendi haline bırakıp, oyununu geliştirmesini beklemeli.

Belki gerçekten de yetenekli, belki asla ilk 100'e giremeyecek, bırakalım çıkabildiği yere kadar çıksın.

Ronaldo...

Bizim nesil için yeri ayrıdır Ronaldo'nun. 20'li yaşların başlarında sakatlık belasından, sonlarında ise fazla kilolar ve kondüsyon sorunundan kurtulamamasına karşın, sağlam ve fit olduğu zamanlarda öyle bir futbol oynamıştır ki, uykudayken sorsalar bana en iyi golcü kim diye, otomatik Ronaldo derim bilinçaltı.


2000 yılında sakatlığından dönüş maçında oyuna girdikten 7 dakika sonra dizindeki bağları tekrar haşat etmesi, futbol izleyicilerinin en zor anlarından biri olmuştur. Fakat ardından gelen 2002 Dünya Kupası mucizesi ile başlayan (mucize diyorum buna çünkü bu denli ağır bir sakatlığı iki kez yaşayıp da böylesine bir geri dönüş yapan adam sayısı sanmıyorum ki fazla olsun) ve bikaç saat öncesine kadar geçen zaman içerisinde formsuz dönemler geçirse de genelde yine dünyanın en iyi forvetleri arasındaki yerinden pek de aşağılara düşmedi. Ve hepimiz o meşhur sakatlığı unutmuşken, tamamen iyileşti zannederken, 6 yıla yakın süredir arıza çıkarmayan tendonlar tekrar hortladı ve Ronaldo mâlesef sahalardan uzunca bir süre için ayrılmak zorunda kalacak.


Eski sakatlık olup olmadığı henüz net bilinmiyor ancak kendisiyle görüştüğünü söyleyen Leonardo'nun ifadesine göre Ronaldo hissiyatın aynı olduğunu söylemiş. Korkulan olursa Ronaldo'nun futbol kariyerinin bitmesi bile gündemde. Şu an için yapılan ilk tahminler 9 ay futbol oynayamacağını ön görüyor. Aslında yalnızca 31 yaşında Ronaldo. Çok genç yaşından beri süperstar kategorisinde olması ve başından birçok şey geçmiş olması sebebiyle daha yaşlı zannedilir genelde. Ama bir kez daha aynı sakatlıktan dönüş için gerekli psikolojik gücü bulabilir mi? Yaşlanan vücudun etkisiyle öncekinden daha sancılı ve zor olacağını da hesaba katarsak, sanmıyorum ki Ronaldo futbola tekrar dönebilmek için var gücüyle çalışsın.

Gerek de yok bence. Ronaldo, bu saatten sonra ne yaparsa yapsın, hep bir efsane olarak kalacaktır. Tüm zamanların en iyi futbolcuları sayılırken adından her zaman bahsedilecektir. Ve yanına bir de "sakatlıklar olmasaydı..." ibaresi eklenecektir.

11 Şubat 2008

08 Şubat 2008

En İlginç Takas

NBA tarihinin en garip takaslarından biri gerçekleşti bu hafta içinde. Az biraz bu lige ilgi duyan herkes biliyordur zaten takasın ana hattını, ben tekrar edeyim: Shaquille O'neal'a karşılık Shawn Marion + Marcus Banks. Kısa bir değerlendirme yapacağım, ama peşin peşin belirteyim ki bence bu takas iki tarafa da yarayan ancak amaçlar göz önüne alındığında Suns'ı daha fazla ihya edecek bir takas.


Öncelikle neden çok ilginç olduğunu belirteyim. Bu takas başlı başına bir kumar. Yıllardır makine düzeninde işleyen ancak şampiyonluğun 1-2 adım gerisinde tıkanıp kalan Suns için düzenini bozmak yerine ufak tefek rötuşlar yapmak hep daha mantıklı öneri olarak gözükmüştü. Hali hazırda ligin şampiyonluk adayı takımlarından birinin böyle bir radikal değişikliğe gitmesi başlı başına bir kumar. Ama Steve Kerr'ün Yahoo'daki yazılarından da böyle fantezi takasları sevdiğini biliyoruz.

Olayın bence bir başka boyutu da var. Shaq çok değil beş sene öncesine kadar lig tarihinin en dominant pivotlarından biri olarak kabul ediliyordu. Lakers'tan takas olmadan evvel son sezonunda finalleri domine etmiş ve kaybedilen seri sonrası Kobe ile aralarında bir çekişme oluşmuştu. Shaq Miami yoluna koyulduğunda değeri sorgulanmaya başladı, fazla kilolarından ve maç seçmesinden dem vuruldu, yaz aylarında kendine iyi bakmadığı ve sezona formda girmediği konuşuldu.

Shaq Heat ile şampiyonluk kazandıktan sonra tekrar düşüşteydi ve bu takas sayesinde değeri tekrar sorgulanmaya başlandı. Sorgulanmaktan ziyade, Suns sahasında taraftarları selamlarken gösterdiği yüzük parmağını bir kez daha doldurup dolduramayacağı konusunda makul tartışmalar yapılıyor şu anda. Halbuki bu adam daha bu sene içerisinde, takas söylentileri çıkmadan evvel kimsenin yanına yaklaşmak istemediği bir adam değil miydi?

Burada Shaq'ın söylediklerini de dikkate almak gerek. Miami'nin sistemi içerisinde çok verimli olamadığını ve motive olduğu takdirde tekrar çok tehlikeli bir oyuncu olabileceğini söyledi. Bu konuda sonuna kadar katılıyorum, kimse Suns'ın mevcut sistemi içinde aktif bir parça olmasını beklemiyor ama Shaq eklentisiyle Suns'ın durdurulması zor hücumuna en azından maçın belli dönemleri için çok tehlikeli bir boyut kattığının da farkında olunmalı. Suns'ın hücum sahasında pek de bir şey kaybetmediğini, aksine fazla fazla kazandığını düşünüyorum.

Marion suns hücumunda aktif bir parçadan ziyade tamamlayıcı görevi görüyordu. Hiç bir zaman bel bağlanmaması gerektiğini düşündüğüm dış şutunun yanında en önemli katkısı hücum ribaundları ve Nash'in yaratıcılığını daha etkin bir hale sokan pota altı ve hıclı hücum bitiriciliğiydi. Suns'ın zaten contender takımlar arasında en kötü ribaund potansiyeline sahip olduğunu düşünürsek Marion'un katkısını bir anlamda kapatabileceklerini düşünebiliriz. Marion'un gidişi aynı zamanda yıllardır daha aktif bir rol oynamayı bekleyen Diaw'dan da önemli katkı alınması demek, ki onun ilk beş oynadığı 2006 playofflarında verdiği katkı da açık. Şimdi Suns Nash-Bell-Hill-Diaw-Amare beşiyle eski sistemini ufak eksiklerle oynamaya devam ederken, aynı zamanda sahada Shaq varken yarı sahada da çok rahat boşluk bulabilecek bir takım haline geldi.

Marion'un savunma katkısı çok aranacaktır şüphesiz. Her deliğe parmağını sokan, her boşluğa uzanan, gerektiğinde rakibin kısa skorerini ya da uzun forvetini tutabilen bir oyuncu olması hızlı hücumlara en büyük darbeyi vuracaktır şüphesiz. Ancak Suns'ın aynı zamanda istikrarı olmayan bir savunmaya sahip olduğu da bir gerçek. Şimdi Shaq sahadayken belki daha az penetre ile karşılaşabilecekleri ihtimalinin yanında, uzun zamandır aradıkları Duncan'ı savunabilecek oyuncuyu da buldular.


Bunların yanında, Shaq'ın gelişinin takıma katacağı hava ve motivasyon var. Etrafındaki oyuncuları onore etmeyi çok iyi bilir Shaq, keza taraftarı da, ek olarak kritik bir playoff maçında tecrübesiyle ağırlığını koyup Nash'in üzerine binen aşırı yükü biraz daha hafifletecek olması da cabası. Shaq'ın şu anda ölüsünün yaptığı rakamlar 14.7 sayı, 7.8 ribaund. Biraz daha motivasyon ve hırsla rakamlarını 18-10 civarına çekebileceğini ve Marion'un rakamsal bazda yaptığı katkıyı verebileceğini düşünmek çok mu ütopik? Adamın üç farklı takımı şampiyonluğa taşıyarak lig tarihindeki cvsine en kral katkıyı yapacak için oynuyor olmasını düşünün.


Heat tarafına bakarsak, bu seneki çirkin durumları sebebiyle onlara sempati duyamasam da, şu andaki durumları sayesinde radikal değişiklik yapması gereken takım sayısının bir inmesine ve Shaq'ın Suns için bir kumar malzemesi haline gelmesine imkan sağladılar. Artık Shaq onlar için bir kangren haline gelmişti ve karşılığında Wade'le uyumlu oynayabilecek çok iyi bir oyuncu kazandılar. Banks'in kontratı kötü ama Shaq'ınkinin yanında lafı edilmez. Yine de finansal açıda iki takımın da kaybı yok toplam rakamlara bakıldığında. Aynı zamanda Marion'un kontratı bittiğinde cap 35 milyon dolar seviyesine inecek ve bu sene drafttan yıldız bir point guard alacaklarını düşünürsek iki sen sonrasında Derrick Rose (mesela) - Wade - yıldız - Haslem - Blount gibi bir beş kurabilirler. Şık hareket.

Beylik tahminlerimi de yapayım. Bu takasla Suns NBA Finali oynar ama kaybeder. Heat ise bu yaz 1. sıradan Beasley seçer, 2009 yazında Banks-Wade-Beasley-Haslem-Brand beşiyle girer.

Chambers Olimpiyat Koşar mı?

Bu yaz Çin'de gerçekleşecek Olimpiyatlar'ın belki de en merakla beklenen yarışı olan erkekler 100 metrede, herkes Asafa ve Gay'i konuşurken bir aday daha ortaya çıkıverdi. Aslında "aday" kelimesini kullanmak için henüz çok erken keza bu işin ağaları tarafından hâlâ şiddetle karşı çıkılan bir vaziyet. Evet, Dwain Chambers'tan bahsediyorum. Bir dönem adı en iyiler arasında anılan, daha sonra doping skandalı ve ardından gelen garip bir NFL Europe kariyeri. NFL yetkililerinden Chambers'ın sıkı doping kontrollerine tabi tutulacağı şeklinde bir açıklama gelmesinin ardından ağır bir sakatlık geçirerek ortadan kaybolması doping ihtimallerini tekrar gündeme getirmişti. (Hemen akabinde de NFL Europe kapandı. Bu bambaşka bir konu ancak bu sayede Chambers'ın doing kontrolleri de askıya alınmış oldu.) Bunun üzerinden fazla zaman geçmedi ki, Chambers tekrar koşabilmek için hukuki mücadeleye girişti. Karmaşık ve tuhaf bir dönemin ardından (federasyon önce reddetti, sonra kabul etti, vs.) yapılan son açıkamaya göre Chambers Dünya Salon Şampiyonası seçmelerinde koşabilecek, ve büyük ihtimalle de güle oynaya katılacak şampiyonaya. Sanmıyorum ki İngiltere'de onun kalibresinde bir atlet olsun.


Hatırlarsınız pistlerden 2 seneliğine ayrılmadan önce rekor adayları arasında gösteriliyordu bu adam. Tim Montgomery, Asafa Powell ve Dwain Chambers arasında müthiş bir rekabet beklenirken Asafa'nın bir anda tek kalması belki de Tyson Gay'in 100 metre dünya şampiyonluğunu kazanmasına yol açtı. Şimdi ise Chambers'ın Olimpiyat koşmasına izin verilir mi, verilse bile Gay-Powell rövanşının gölgesinden çıkabilir mi, bilemiyorum.

Camianın ağır toplarından Lord Sebastian Coe (hani şu Wilson Kipketer'den önce yıllarca 800 metre dünya rekorunu elinde tutan adam), bu işe şiddetle karşı çıkıyor. İki senedir doping kontrolüne girmeyen ve ceza almış bir adamın Olimpiyat etiğine aykırı olduğunu düşünenler arasında İngiliz atletler de var, ancak onlar biraz da Chambers'ın kendi yerlerini almasından çekiniyor olabilirler.

Sonuç olarak ne karar çıkarsa çıksın, bu iş tartışılacaktır. Özellikle şu ara İngiliz gazetelerinde sürekli bir Chambers haberi görmek mümkün. Kendi içinde bile henüz net bir görüşe varamayan İngiliz medyası, şu an muhtemelen Chambers'ın derecelerini bekliyor. Eski günlerine dönüş ihtimali belirirse, sanmıyorum ki İngilizler işin etiğini düşünmeye devam etsinler. O zaman ciddi lobiler başlayacaktır ve bir şekilde Chambers Olimpiyat koşacaktır.

"Bence" diyelim bir de, atıp tutuyor gibi görünmeyelim.