23 Haziran 2009

Lakers C'ship Parade

Geçen sezon bizim yaptığımız kutlamaların, ufak, küçücük bir versiyonu. Stadı doldurmuşlar, 90000 kişiymiş. Ne, 90000 mi? Real Madrid'in her maçını bu kadar adam izliyor lan?





fotolar:
yahoo sports

Last Day Dream

İzleyince bir hoş oldum. Bazıları yapıyor işte.

Last Day Dream [HD] from Chris Milk on Vimeo.

Wimbledon'ı Jude Law açtı



Sevgili Jude, Federer-Hu arasındaki ilk tur maçını tribünlerden takip etmiş. Geçen sene manitayla gelmişti, bu sefer "burası Staples Center değil!" ayarını almış olmalı ki yalnız gelmiş. Ne tipsiz adamsın Jude Law...

20 Haziran 2009

Nadal, Wimbledon'da yok!


2008 Wimbledon finali, izlediğim en heyecanlı tenis maçıydı. En iyi olması da kuvvetle muhtemel. Ne yazık ki rövanşını bu sene izleyemeyeceğiz, çünkü birkaç mesajdır bahsettiğimiz diz sakatlığı, Nadal'ın Wimbledon planlarını suya düşürdü.

"Bir süredir kapasitemin altında oynuyordum" demiş, kararını açıklarken. Katılmamak mümkün değil. Federer, bence gelmiş geçmiş en iyi tenisçidir, bir önceki jenerasyonu (TRT sağolsun) da fazlasıyla izledim. Nadal ise sadece şu andaki en iyi tenisçi değil, önümüzdeki 4-5 sene içinde Federer'in tahtını da zorlayabilecek kapasitede ve gelişim sürecinde. Federer'in 2003/07 sürecini incelerken, bir zamanlar toprakçı deyip geçilen Nadal'ın kariyer GS'inde sadece Amerika Açık şampiyonluğunun eksik olduğunu da belirtmek gerek.

Bu sakatlık ve karar, ister istemez Federer'in Fransa şampiyonluğu için de tekrar düşünmemizi sağlayacak. Nadal ortalarda olmadığı takdirde Fransa'yı süpüreceğini zaten biliyorduk, yıllardır da final oynuyorlar. Şampiyonluk'tan sonra Amerika yayıncısına bir verdiği bir röportajı izlemiştim (videonun son bölümünde), hatta soruları soran da John McEnroe idi, "onu Madrid'de de yendim, bu sebeple final oynamasam da hak ettiğimi düşünüyorum" diyordu Roger. Bu laf da havada kaldı, zira sakatlığın Madrid'i de kapsadığını biliyoruz.


Sonuç olarak gelmiş geçmiş en iyi maçın rövanşını engelleyen, Nadal'ın belki de beşinci üst üste Fransa şampiyonluğunu kaçırmasını sağlayan, Federer'in de kariyerinin belki de tek Roland Garros zaferini -se, -sa ekleriyle süsletecek bir haber oldu bu. Tenisi bir zamanlar gerisinde olduğu onlarca sporun önüne fırlatan, Mayıs-Haziran döneminde futbolun da önüne taşıyan müthiş rekabetin bir bölümü iptal oldu.

Bu arada sakatlık da diz tendonlarında. Bu sakatlığın bilinen en basit sebepleri, aşırı yükleme ve darbedir. Nadal'ın darbe almadığını biliyoruz, aşırı yükleme sonucu oluşan tendon sakatlıkları da genelde uzun süreler rahatsız eder. Kısa bir süre önce Hewitt'le iki, Wawrinka ile üç setlik maçları kaybettiği için, en azından sahaya çıkacak durumda olduğunu biliyoruz, çünkü ağır tendon sakatlıkları oturmanızı bile engelleyebilir. Kısa zamanda dönmesi dileğiyle.

19 Haziran 2009

Konfederasyon vızıltısı





Görüntülere bakmayın. Bu kadar boş taraftar olmaz. Herifler sanki ilk defa futbol görüyorlar, ellerindeki borularla vızıltı yapmaktan başka bir işe yaramadılar turnuva başından beri. Seneye çok sıkıntı çekeceğiz, belli oldu.

Marcello Lippi


-Bi de yerden kalk be adam!


- Anlaşılan bunlara herşeyi baştan öğretmem gerekecek...

Böyle elime düşersin!


Nadal ve Hewitt, Fransa Açık'ta üçüncü turda eşleşmiş ve Nadal, sanki boş bir kortla oynuyor gibi, 6-1/6-3/6-1 süpürmüştü. Fakat sonra sakatlık etkisini artırdı, dizi uzun Soderling maçında iflas etti ve hâlen Wimbledon öncesi deneme turlarında. Çimin ısınma turlarından Hurlingham Club'da Hewitt'e 6-3/6-4 mağlup oldu Nadal, maç sonunda da ikili arasında samimi gözüken ancak pis kokan bir kare kaldı. Kimbilir ne tür bir laf sokmuştur Hewitt, bilemiyoruz.

Sercan Yıldırım kaç eder?


Fenerbahçe'nin Bursa'lı Sercan Yıldırım için ciddi görüşmeler içinde olduğunu biliyoruz. Son Mehmet Topuz macerasından sonra haklı olarak Bursaspor en az 7,5 milyon €'luk bir teklifi masasında görmek istiyor. Fenerbahçe de ama takasla, ama parayla bu işi çözmeye niyetli gibi.

Çünkü Sercan, futbolumuzun yıllardır görmediği bir yetenek (en azından böyle düşünmemiz için yeterli sebep var). Çok hızlı, gol vuruşlarında seçici, hızını topla da koruyan, şimdilik doğal olarak fizik eksiklikleri bulunan bir yıldız adayı. Bursaspor da onu çok doğru zamanda süsledi ve şimdi istedikleri tip satıcıyı oynayabilirler (tok, aç).

Peki Sercan Yıldırım 7,5, kuvvetle muhtemel 10 milyon €'ya kadar çıkacak bir bonservisi hak ediyor mu? Öncelikle bu kadar yükselen fiyatın baş sorumluları olarak, Florentino Perez'e özenip transfer piyasasının tozunu alan yöneticilerin payı büyük. Yıllardır milli takımda oynamayan, üç takımın sürüklediği bir ligde takımıyla ezberi bozamamış, bazı özellikleri dikkat çekse de henüz büyük takıma adaptasyon konusunda soru işaretleri barındıran Mehmet Topuz'un, o kadar naz-niyaza rağmen 9 küsür milyon ettiği bir ortamda eder. Ancak, 1990 doğumlu Sercan'ın hakkında bu paraları konuşuyorsak, Balotelli, Miralem Pjanic, Macauley Chrisantus, Levan Mchedlidze, Lulinha gibi kendilerini şimdiden ispat etmiş futbolcular için nasıl rakamlar konuşuruz merak ediyorum. Bugüne kadar yurtdışına satılan en pahalı Türk futbolcunun, 8,7 milyon € ile Gökdeniz Karadeniz olduğunu da hatırlatmak gerek!

Sercan'ın açısından bakarsak, Arsenal, Man Utd, Man City (Tugay!), Hamburg gibi klüpler tarafından da istendiği biliniyor. Ben olsam ya Bursaspor'da kalır, ya da Arsenal opsiyonunu zorlarım. Birincisi, Fenerbahçe'ye gittiği takdirde bu muhtemelen kariyerinin son büyük transferi olacak. İlk 11'i bıraktım, Güiza ve Semih'li düzende yedek klübesinde bile yer bulmakta zorlanacak, genç oyunculara özel bir antreman tekniği ve programı geliştirilmediği için de olduğu yerde sayacak. Arsenal'de en azından kupalarda oynama şansı ve Arsene Wenger gibi bir hocanın ellerinde yoğurulma şansı var. Bursaspor'un daha az para kazanmayı göze alıp, kendi yetiştirdiği yeteneğin daha üst seviyelerde yer bulmasını sağlamasını tercih ederdim.

18 Haziran 2009

Röyksopp @ Efes One Love


Geçen seneki asparagastan sonra, bu sene harbiden geliyorlar. Ve baktığım kaynaklarda yanlış görmediysem, Robyn de yanlarında olacak. Güzeeel, güzel.


Vision One - Junior (2009)


There was a time when all the shadows of these tall buildings
Would throw their cape around each corner of their grassy feet
And one by one, each new shade, would cover the green way back;
Allowing changes that we could not have foreseen

Everybody let us kiss upon the world, we created
Let us rest our eyes up by the great machine, as we wave goodbye
Feel the evening breeze caress your smile, the cities are dying
As we watch it falling to a modern state, a modern time

Remember when we hear the distant sound of human life?
A zillion noises whip our eyes that travel through the sky
And one by one, each little sound, has faded away with time,
Allowing changes that we could not have foreseen

Everybody let us say goodbye to all, our emotions.
'Cause there's nothing left to say that we're humane, when we're left behind
It's to late to think that we can worship hu-man emotions
'Cause we've already evolved into machines, in our minds

17 Haziran 2009

Tenisçiler nasıl hazırlanır?


Bir tenisçi, mental ve fiziksel açıdan ciddi anlamda hazır olmalıdır önemli bir turnuva öncesinde. Günlerce üst üste beş setlik maçlar, 4-5 saatlik mücadeleler, 20-30 vuruşluk rallilerin altından kalkmak için kusursuza yakın işleyen bir vücut şart.

Mental sertlik, doğuştan gelen bir özellik. Ne kadar turnuva oynasanız, antrenman yapsanız, psikolojik destek alsanız da kafaca belli bir yere kadar hazırlanabiliyorsunuz. Efsane tenisçilerle iyi tenisçiler arasındaki farkı yaratan da genelde mental unsur oluyor. Kimseye Nadal gibi bütün toplara koşmayı, Federer gibi 15-40 gerideyken kendi oyununu oynamayı, backhand slice ile lob atmayı öğretemezsiniz.

Fiziksel açıdan, olay biraz daha basit. Tenisçilerin neredeyse tamamı aynı yöntemleri kullanıyorlar. Birincisi, bol su içmek. Molalarda, antrenmanda, ısınırken, evde otururken, dışarıda takılırken sürekli su içiyorlar. Maçlarda suyu istemeye istemeye içtiklerine şahit olmuşsunuzdur. Bunun sebebi, içmek zorunda oldukları için içmeleri.


İkincil olarak, beslenme alışkanlıklarını sayabiliriz. Tenisçiler, tıpkı yüzücüler gibi, yoğun antrenman ve maç temposunu kaldırmak için bol miktarda protein, karbonhidrat ve su almak zorundalar. Suyu belli bir düzen içinde içtiklerinden bahsettik. Tenisçilerin tamamına yakını bir beslenme uzmanıyla çalışıyor ve düzenlerinin dışına çıkmıyorlar. Karbonhidrat ihtiyacınızı, büyük bir tabak makarna, bol mayonezli bir sandviç, büyük boy pizza gibi normal bir insanı doyurmaktan öteye gidecek menülerle karşılayabiliyorsunuz. Protein ihtiyacı ise maç içinde yenilen muz, çikolata, rengini görüp anlam veremediğimiz yoğunlaştırılmış enerji jelleri vasıtasıyla karşılanıyor. Bir tenisçinin, bir yüzücüden farkı, maçların daha uzun sürmesi ve oyunlar arasında oyuncuların oturup dinlendiği molaların bulunması. Bu sebeple protein deposu olan muz çok önemli. Diğer ihtiyaçlar da enerji jelleri ve içecekleri ile karşılanıyor.


Enerji içecekleri, bir tenisçinin menüsünün en önemli parçası. Gatorade, Powerade bizim de bildiğimiz, özellikle uzun süren müsabakalarda oyuncunun vücut ısısını kontrol altında tutan high-carb içecekler. Bunların bir de protein içerenleri var, Accelerade gibi. Bu tip içecekleri kullanırken vücudunuzu tanımanız çok önemli, zira fazla ya da erken kullanım metabolizmanızı alt-üst edebilir.


Bir saatin altında süren maçlarda enerji içecekleri tavsiye edilmiyor. Suyun yeterli olacağı söyleniyor. Çünkü enerji ihtiyacını karşılamış bir sporcunun vücudundaki karbonhidrat miktarı normal seviyededir. Tenisçiler de genelde ilk set sonrası renkli enerji içeceklerini çıkarır ve keyiflerine bakarlar. Büyük su şişesi içindeki içecekler de büyük oranla marka reklamından kaçmak için şişeye aktarılmış, bazen de tozlu karışımlar olarak şişelenmiştir.

Tony & Eva


Eva Longoria & Tony Parker
7 Haziran 2009, Philippé Chatrier Court, Paris

RG 2009 ve Federer'in zafer süreci


Federer’in kariyerindeki tek eksik parça, herkesin dimağında değişmez bir yeri olan, o özel toprak kortta alınacak bir şampiyonluk kupası idi. Sonunda bunu başardı, her ne kadar kucağına düşmüş gibi olsa da. O kupayı kaldırırken ve bir yandan izleyenler olarak biz de “Nadal olsaydı…” ile başlayan yorumlar yaparken, kendi kendime sordum: Acaba çok mu şey istiyoruz Federer’den?

Öncelikle Nadal. Bu turnuvaya sakat sakat geldiğini, Madrid finalinde bu ufak gibi gözüken sakatlıkların çok sıkıntısını çektiğini biliyoruz. Bu sakatlıklar büyük oranda yıllardır süregelen uzun maçların, yorucu turnuva temposunun getirdiği ağırlıktandı, finalde Federer’e yenilince gündeme yerleşti ama aynı adam, yarı finalde Djokovic’i yenmek için dört saat kortta kalmış, iki çok yorucu tie-break kazanmıştı. Cumartesi oynanan bu yarı final maçının da dört saat sürdüğünü ve bu turnuvanın best of three oynandığını da belirtmek gerek. Sonuç olarak Nadal, normal şartlarda toprakta en fazla bir set vereceği Soderling’e elendi.


Nadal sakattı, yorgundu, Federer kadar hazır değildi ve Madrid’i kaybetti. Federer, yaklaşık iki buçuk senedir tüm konsantrasyonunu Fransa Açık şampiyonluğuna yoğunlaştırmış durumda ve bunun meyvesi kadar çürüğünü de yedi. 2007 Hamburg’da rakibinin 81 maçlık serisini bitirdiği maçtan sonra Fransa’da varlık gösterememiş, sonra bir düşüş dönemine girip sadece Roland Garros’ta değil, Avustralya Açık ve Wimbledon finallerinde de rakibine geçilip, bir numarayı kaptırmıştı.

Madrid, bu sezon Federer’in kazandığı ilk turnuva oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Avustralya’da ağladıktan sonra çok iyi bir rehabilitasyon dönemi geçirmiş, ufak tefek turnuvalarla kendini strese sokmadan doğru bir hazırlık yapmış. 2009 RG boyunca çok sert, ne yaptığını bilen, rakibini okuyarak oynayan, kısacası eski model bir Federer karşımızdaydı. Karşısındaki kimsenin oyunu dikte etmesine izin vermedi, mesela Haas karşısında geri düştüğünde çabuk toparlanıp hemen kendi oyununu adapte etti, Del Potro karşısında alçak toplarla fileye gelip, kısa toplarla rakibi koşturdu. Tekniği kısıtlı Soderling zaten kolay lokma idi, o aşamaya geldikten sonra. Bu sert görünüm, Federer’in sağlam bir Nadal karşısında kazanmasını sağlar mıydı? Büyük ihtimalle hayır. Federer uzun rallileri, rakibe göre oynamayı, stabil maçları sevmiyor ve Nadal karşısında da bunu değiştirmek zor. İnsanların “Federer’in backhand’i” muhabbetine bu kadar takılmasının sebebi de bu. Federer belki de dünyanın gördüğü en baba backhand’e sahip ama yine de Nadal’ın fizik gücüne ve oyun istikrarına karşı çok işe yaradığını söyleyemeyiz.


Nadal önümüzdeki çim sezonu için dizini hazırlayadursun, Federer en büyük emelini gerçekleştirdi ve artık tamamlamak istediği son bir hedef kaldı: Geçen sene, her ne kadar elinde olmayan sebeplerin payı olsa da, kendi çöplüğünde Nadal’a yenildi ve bu onu çok yaraladı. Neredeyse bir sezon süren bir toparlanma süreci geçirdi. Federer’in, kelimelerle tarif edilemeyecek kariyerini taçlandırmak için aklında böyle bir son olduğuna eminim. Ama bu, Fransa Açık şampiyonluğu gibi olmazsa olmaz değil. Önce Wimbledon’ı geri alıp, sezonu tamamlayabildiği kadar iyi tamamlayıp tekrar bir numarayı almak asıl hedefi olacaktır. Nadal sakatlıktan geri döndüğünde onun da hesapları olacak elbet. Çekişmenin geçen sezonki tadına tekrar ulaşması zor; ancak en azından iki tane daha baba maç izleriz.

14 Haziran 2009

Do this! - 2

Oklahoma City Thunder:

Draft’te ne yapmak istediklerine göre değişir; ama ben olsam Swift ile cüzzi bir kontrat imzalarım, diğer takımların da bu işe taş koyacağını zannetmiyorum. Green ve Durant harika bir ikili, üzerine takım kurulacak adamlar; ancak Russell Westbrook’un daha ciddi, daha sistemli bir ortamda ne kadar verimli oynayacağından çok emin değilim ve ilk iki sıra pas geçerse Rubio’yu atlamam. Swift’i bir kenara koyarsak eldeki uzunlar Nick Collison ve Nenad Krstic, vay vay vay. Gelecek sezonda da bu takımdan birşey beklenmemesi gerektiğinin farkındayım; ancak amaçsız bir sezon daha geçirmemeliler, kesinlikle. Hem Durant, hem de Green ligdeki üçüncü sezonlarına girecekler ve mental gelişimlerinin önemli bir kısmı da takımın yapacağı somut (galibiyet-mağlubiyet derecesi) gelişimle de doğrudan alakalı. Bu yüzden, çok da suyunu çıkarmayan bir meblağ ve uzunluktaki bir kontratla Swift’i bench’te tutmak gerekir. Swift kimdir, ne iş yapar, çok da mesele değil, takımın cap’i müsaitken cüzzi bir yatırımı daha hak eden bir fiziğe sahip. Öte yandan draft’tan Thabeet ile çıkılmazsa; Rasho olur, Orlando’nun Hedo hakkındaki tutumuyla da alakalı olarak Marcin olabilir, orta karar, sesini çıkarmadan işini yapacak bir uzun daha şart. Earl Watson ve Chucky Atkins’in ’10 yazında biten 10 milyon dolar civarı kontratları da yazın ya da sezon içinde kullanılmalı, draft’tan Thabeet gelirse bir pg-sg için, başka biri gelirse de savunma yapan, makul sayıda ribauntunu alan bir c için.



Memphis Grizzlies:

Kadro o kadar boş ki çok da yapılacak hamle gelmiyor aklıma. Boşluktan kastım nitelik değil, nicelik. Blake Griffin dedikleri kadar iyi çıkacaksa çehre değiştirebilirdi; ancak Ricky Rubio da hiç fena değil. (Memphis’te oynamama falan gibi şeylere itimat etmiyorum açıkçası, oynamıyorsa da takas eder alırsın şık bir adam.) Her yerde Ricky Rubio’nun adı geçiyor, laf arasında şunu da belirteyim: Rubio bence bu ligi çok bekletmeden sallayacak bir herif, farazi konuşuyor gibiyim ya da daha çok kahve ağzına benzedi; ancak iddiamın altını çizeyim istedim. OJ çok güzel herif, Mike Conley’i bench’imde isterim, peki ya Marc Gasol’e ne demeli? Ama draftten geleni de sayarsak, 2 tane büyük potansiyel, 2 tane de güzel gençle takım kurulmuyor takdir edersiniz ki. Free Agent’lardan da tutulacak adam yok ne yazık ki. Diğer takımlardaki Free Agent’lar arasından da piyasada fark yaratıp, sonra da cakasını satacak kalibre de adam da pek yok. Vasat adamlarla kadroyu doldurup, sezon ortasında 2010 gazındaki bir takıma Darko+Gay’i postalayıp, pota altında etkili bir adamı kadroya katıp bir top 3 pick daha kovalanılır mı, bence kovalanır. Bütün bunlar gerçekleşirse, Grizzlies önünü görecektir.

Ps: Rudy Gay son dönemlerde gördüğüm en tırt oyunculardan biri, bazı Nba kliplerinde bir değil, iki kere gözüküyor olması da kaderin bir cilvesi heralde.



Minnesota Timbervolwes:

Ooo babalar, bu nasıl kadro ama ya. Pota altı güzel, Craig Smith’ler falan; ama takımın gardları Bassy ve K-Oll, olmaz böyle! Yine tutmanın pek anlamı olmadığı free agent’lar var elde, aslında aklı evvelin biri çıkıp Rodney Carney’e büyük para vermezse, bench’te tutulacak bir herif kendisi. Jason Collins’in de korkunç kontratının sonuna geldik hayırlısıyla, basketbolu bırakacaktır umarım. Brewer sağlıklı dönerse, Foye, Miller, Gomes falan güzel herifler. Bassy de ilk 5 çıksın çok problem değil; ama güzel bir back up lazım. Yaklaşık 4 dakikadır free agent listesini inceledim baştan sona, şak diye alınacak biri gözüme çarpmadı. Ramon Sessions falan mantıklı bir hedef olarak gözükmedi. Mike Miller’dan vazgeçilir mi, bence geçilir; pazarlanmaya çok uygun bir kontratı var ve ortaya ne koyduğundan da çok emin değilim. Kevin Love’un olmasını bekleyecekler nasıl olsa ve bu arada Foye, Brewer, Gomes’e 3’er 5’er dakika daha fazla vermek, Mike Miller’dan 2 üçlük, biraz akıl beklemekten daha mı mantıklı acaba? Seneye bu zamanlar beni öldürün bunu söylediğim için; ama aklı başında bir koç ve şık bir pg’yle bu takımın çehresi çok değişir. Bu noktada pek çok Timbervolwes taraftarından ayrılıyorum sanırım; ancak bir outsider olarak görüşüm bu yönde. Ya aslında potansiyelli çok adam var 2-3 pozisyonlarında, draft’te de anladığım kadarıyla bu kadar yukarıdan seçilmeye değer bir pg yok Rubio dışında, koy baba pick’i Miller’ın yanına, güzel paket ha, şekil değiştirecek adam alınır.

13 Haziran 2009

Yaya Toure


Hakkında bildiğimiz çok fazla şey yok gibi. Yediği yemekten, takıldığı restorana, beraber olduğu kadına dair önümüze sunulan futbolculardan değil. Abisinin, Arsene Wenger piyangosu çarpan futbolculardan Kolo Touré olduğunu biliyoruz. Peki Yaya abisi kadar şanslı mıydı, futbol kariyeri açısından? Hayır. Çok daha taşlı yolları teperek geldi Barcelona'ya.


Aslında yolları birbirine benziyor. Yaya, birçok vatandaşı gibi Avrupa'ya ilk olarak "resmi Fildişi bağlantısı" olarak da adlandırabileceğimiz Jean-Marc Guillou vasıtasıyla ve Beveren klübüyle ayak bastı. Eski Fildişi antrenörü olan (Fildişi'nin altın jenerasyonunun ergenliğini tamamlamadığı dönemlerde bu görevi yaptı) Guillou, Belçika'nın çalışma izni konusundaki esnekliğinin de katkısıyla, şu an Avrupa'nın önemli klüplerinde oynayan pek çok Fildişiliyi bu klüpte topladı. Kolo da bu isimlerden biriydi, Beveren'in feeder klübü olan ASEC Mimosas'ın genç takımında yetişmişti ama Arsenal'deki deneme periyodunda göze girince orada kaldı ve kaptanlığa kadar yükseldi. Yaya ise Beveren'den 2 milyon € karşılığında Metalurgh Donetsk'e geçti ve bu iki klüpte toplam dört sezon geçirdi.


2005 yazında 1,2 milyon € karşılığında Olympiakos'a gitti, 25 maç oynayıp kendini gösterdi ve fiyatını üçe katlayarak Monaco'nun yolunu tuttu. Bu transferin öncesinde abisinin klübü kendisini bir denemeye tabii tuttu ama imza attıracak kadar etkilenmedi. Monaco'da geçen bir sezonun ardından fiyatını tekrar katlayarak Barcelona'ya gitti.

Barça'da da bu sezonun başında bocaladı, ilk sezonunda as kadronun isimlerinden biri olarak sayılmasına rağmen, Pep'in revizyonunda yerini Busquets'e kaptırdı. Yılbaşına doğru işler normale döndü ve Yaya, sadece orta sahayı toparlayan bir dinamo değil, aynı zamanda savunmanın ortasında ve kenarlarda da oynayabilen bir joker olarak kendini ispatladı. Bu noktada Olympiakos'a transfer olduğu rakamı tekrar hatırlatmakta fayda var: 1,2 milyon €!

Forza Binali Yıldırım


Bitmeyen bir hikâye: Ne işiniz var elalemin internet sitesinde?

12 Haziran 2009

Yaratıcı İngiliz - 3

Ada'dan sezonun enteresan tezahüratları, bir nevi kompileyşın,

"There's only one Vince Grella, ella, ella, hey, hey, hey."

Rihanna - Umbrella melodisiyle, Ewood Park'ta Rovers taraftarı yeni oyuncuları Grella'yı selamlıyor.
"Don't you wish your midfield had Kompany?"

City tribünlerinden Kompany'ye Pussycat Dolls (Don't Cha) bestesi.

"How many special people came? How many flights we had to change? Where were you when we were in Chennai? Hit for four with his first ball, then got Gambhir and The Wall. Where were you when we were in Chennai? Somewhere you will find him, taking loads of wickets, in a Swanny Super Over in Chennai. Somewhere you will find him, taking loads of wickets, in a Swanny Super Over, a Swanny Super Over... Because some people believe that we shouldn't even come here at all...but you and I will never die, and Graeme Swann is just the reason why, why, why, why."

Kriketçi Graeme Swann için biraz (!) fazla emek sarfedilmiş bir Champagne Supernova uyarlaması.
"Whoh-oh Theo Walcott, Theo, Theo Walcott. He's an Englishman at Arsenal."

Emirates'te takımlarının nadir yerli oyuncularından biri olan Walcott'a Sting'den okuyor Arsenal taraftarı, Englishman in New York.

ve benim favorim,

"When the ball hits your head and you sit in row Z, that's Zamora!"

Dean Martin'den That's Amore'yle söyleyin içinizden, harika. Bravo Craven Cottage, bravo Fulham!

Yaratıcı İngiliz - 1
Yaratıcı İngiliz - 2

10 Haziran 2009

Nostalji 9 - Legend on the grass


Bob Marley, Am/Jam (Amerika ve Jamaika) takımıyla birlikte, Haiti karması karşısında. Yer: Miami. Yıl: 1980. Kansere yakalandığını öğrenmeden birkaç hafta önce.


fotoğraf: David Brooks - pobm

07 Haziran 2009

Çocuklar gibi şen



Arjantin 1 - 0 Kolombiya
Dk. 56: Diaz

06 Haziran 2009

United We Win

The NBA Finals 2009 are here. It is time to unite behind our leaders in Phil Jackson and Kobe Bryant. Kobe's entire career and legacy can be cemented with a 4th title. This is about the city behind...

04 Haziran 2009

Hata.

Kusturica’nın Maradona filminden bir parça görüntü bulup koymuştum bloga. La Vida Tombola’yı söylüyordu Manu Chao, Maradona’nın karşısında, sokakta. Emir Kusturica zannetmiştim Maradona’nın sırtına dokunan adamı. Sedat söyledi Douş’tan duymuş, o adam Kusturica değilmiş. Hata yapmışım. Yakın renkleri ve suratları karıştırırım zaten. Belgesi aşağıda. Hiç de benzemiyor Kusturica’ya ortadaki adam. Komutan Logar’dan geliyor:

- Kimsin sen?